İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İlgi Görmemesinden Hızla İvme Kazanışına: Ahmet Hamdi Tanpınar

Edebiyat tarihimizde bazı isimler var ki, yapıtları yaşadıkları dönemde pek rağbet görmemiş, onlara ancak öldüklerinden belli bir süre sonra meyledilmiştir. Bunun en öne çıkan isimleri arasında Oğuz Atay’ı, İkinci Yeni şairlerini sayabiliriz. Bu listeye eklenmesi gereken bir büyük isim daha var ki ona olan ilginin bugün sürekli bir artış gösterdiğini, gerek popüler kültürde gerek akademik çevrelerde hiç dinmediğini söyleyebiliriz: Ahmet Hamdi Tanpınar. Yazarın eğitim alanında ve edebî sahada üstüne giydiği birden fazla gömlek vardır: Cumhuriyet tarihimizin ilk öğretmenlerinden biri, şair, romancı, edebiyat tarihçisi, 1939’da Tanzimat’ın yüzüncü yılında Edebiyat Fakültesi’nde açılan 19. Yüzyıl Türk Edebiyatı kürsüsünde profesör… Onun özellikle romanlarını okurken geçmişle sıkı bir muhasebeye girmemek, Doğu ve Batı (onun deyimiyle Şark ile Garp) arasında gidip gelişlerimizi düşünmemek ve bu iki alem içindeki nöbetlerimizin çoğunlukla bize mahsus olduğunu fark etmemek neredeyse imkansız. Zaten Tanpınar’ın en mühim meselelerinden birinin de akan bu iki büyük nehrin ortasında durmamız olduğunu söylersek malumu ilam ederiz. Yazarımız bugün geniş çevrelerce anlaşılabilmiş midir? Yoksa hala zıt kutupların onu kendisine çekme telaşı sürüyor mu? Fitili ateşlediğimize göre biraz hayatından, biraz da yapıtlarına olan temayülün tarihi ve sebeplerinden konuşalım…

1901 – 1962 yılları arasında yaşayan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın gözünü açtığı ve kapadığı yer o çok sevdiği İstanbul’dur. 20. yüzyılın hemen başında dünyaya gelen şair, tabii ki yaşadığı çağın toplumsal, siyasi, kültürel dönüşümlerine de şahitlik etmekteydi. Bununla neleri kast ediyoruz? Mesela Birinci Cihan Harbi başladığında henüz 13 yaşında bir ergen olduğunu, Milli Mücadele’ye girişildiğinde 18’ine yeni bastığını, Cumhuriyet ilan edildiğinde 22 yaşında genç bir çocuk olduğunu… Yazar, kadılık yapan babası Hüseyin Fikri Efendi’nin görevi gereği ilk, orta ve lise eğitimini çeşitli illerde görmüştür. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne giren Tanpınar buradan 1923’te mezun olmuştur. Ardından Erzurum, Konya, Ankara’da lise öğretmenliği yapan edebiyat tarihçisi ‘’Beş Şehir’’ kitabında İstanbul ve Bursa’yla beraber bu üç ili de anlatmıştır. Bu arada İstanbul Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarında, mektepte edebiyat tarihi dersi veren Yahya Kemal’in öğrencisi olmuş ve Kemal onun üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Hocasının çevresinden hiç kopmayan Tanpınar, daha sonra Yahya Kemal için şunu diyecektir: ‘’Dilin kapısını bize Yahya Kemal açtı.’’

Yahya Kemal (1884 – 1958)

Divan edebiyatı/ eski şiirin de tadını Yahya Kemal’den alan yazar, Beş Şehir kitabını da ona ithaf etmiştir. 1934’te Güzel Sanatlar Akademisi Sanat Tarihi Öğretmeni olarak karşımıza çıkan Tanpınar bu dönemde yazdığı şiir, hikaye ve makalelerle dikkat çekmeye başlamıştır. 1942’de Maraş Milletvekilliği, 1946’da Milli Eğitim Müfettişliği, 1948’de tekrar Güzel Sanatlar’da sanat tarihi hocalığı, aynı yıl eski görevi İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat profesörlüğü yapmıştır. Son görevini ölene değin sürdüren profesör, ‘’19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’’ adlı kıymetli bir yapıt da yazmıştır. Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler, Yaşadığım Gibi başlıca bilinen yapıtları arasındadır. Düzyazılarında toplumsal meselelere eğilen romancının şiir dünyasıysa çoğunlukla bilinç dışı ögeler barındırır ve estetik ön plandadır.

Mümkün mertebe özetlediğim bu yaşam hikayesi tabii ki büyük düşünürümüzü yeterince anlatmıyor. Meraklısının zaten araştıracağını varsayarak, ana meselemizin düğmesine basabiliriz: Birçok çağdaşıyla kıyaslanınca Tanpınar neden öldükten sonra büyük ilgi görmeye başlamıştır? Bu konuda bugünün akademik çevrelerinin hemfikir olduğu husus; yazarın alışılageldik biçimde bir kalıba oturtulamamasıdır. Ahmet Hamdi Bey, Doğu’dan Batı’ya doğru taşınmaya başladığımız –ne kadar taşındıysak– 20. asırda, yetiştiği kültür dairesinden, Doğu’dan ayrılmayı arzulayan bir kültür insanı değildir. O; eski şiiri, müziği, mimariyi bilip benimser. Benimser ama, edebiyattan toplumsal sahaya kadar insanlık birikimini, modern anlayışı da görmezden gelmez. Bu onda, iki medeniyet dairesinin de bilgisine sahip olmak şeklinde cereyan eder. Dolayısıyla, zamanın ruhuna aykırı diyebileceğimiz bu anlayış günün harareti için ilgi çekici değildir. Yaşadığı dönemin kesinlik/ keskinlik beklentileri Tanpınar’ın karşılayabildiği bir şey olmamıştır. Onu bir muhafazakar çerçeveye oturtmayı denediğinizde modernleşmeci kimliği, seküler yanlarını ön plana çıkardığınızda da eski alemi seven yönleri ortaya çıkar. Bu ikilik, çağdaşları için doyurucu, tatmin edici değildir, çünkü yaşadığı dönemde kesin cevap arayışları hakimdir. Yani özetle; Tanpınar meseleye kendi çağının öncelediği, istediği şekilde yaklaşmamıştır. İşin trajikomik yanı şu ki; 1960’larda başlayan ve günümüze kadar süren ‘’onu kimin sahipleneceği’’ tartışması, tam da Tanpınar’ın eğildiği meselelerden biridir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, tam da bu Doğu – Batı ikiliğinin, arada kalmışlığın anlatıldığı eserlerden biridir. Yani; Tanpınar’ı sahiplenme telaşesi, iki tarafın da onu kendisine çekme çabası, yazarın kafa yorduğu meselenin kendisidir. Bu anlamda; ‘’Tanpınar sekülerdir’’ ya da ‘’Tanpınar muhafazakardır’’ gibi kati bir sonuç çıkaranlar, öyle sanıyorum ki yazarı verimli bir şekilde okumamış ve onun roman karakterlerinden birine dönüşmeye aday olmuştur.

En meşhur eserlerinden Huzur ilk baskısını 1949’da görmüş, ikinci kez yayımlanmak içinse 23 yıl (1972) beklemiştir. Bundan da 10 yıl sonra, 1982’de üçüncü kez yayımlanan Huzur bu tarihten itibaren rağbet görmeye başlamıştır: 1986, 1992, 1996, 1997, 1998, 2000 gibi çok kısa aralıklarla tekrar basılmıştır. Tabii ki edebiyat sahasındaki derin isimlerin Tanpınar’ı daha önce keşfettiğini, bu rakamların geniş okur kitlelerini anlattığını da belirtmeliyiz. 2000’lere geldiğimizden itibaren de Tanpınar’a olan ilgi hızlı bir şekilde ivme kazanmıştır. Bugün baktığımızda ise bahsettiğimiz bu geniş kitlelerin çeşitlilik gösterdiğini, onu hem seküler hem muhafazakar kesimin okuyup sevdiğini ve bu iki camianın Tanpınar etrafında birleşebildiğini görüyoruz. O zaman bu birleşimden şu sonuç da çıkabilir mi: Tanpınar’ın yaşadığı çağda, Doğu – Batı ikiliğine dair kesin cevap arayışı, bugün geçerli değildir. Bu bana doğru bir soru gibi geliyor, çünkü yazarımızın yaşadığı çağda rağbet görmemesinin en temel sebeplerinden birinin bu olduğunu söyleyebiliriz. Özetle; Tanpınar dün nasılsa bugün de aynı şekilde karşımızda duruyor. Haşim’in, Nedim’in ve yani eski şiirin tadını alan bir yazar; Kant, Nietzsche, Hegel, Freud gibi Batı düşünürlerine ilgi duyan bir mütefekkir. Bir yandan, hocası Yahya Kemal’le Itri Efendi dinleyen bir şair, aynı zamanda diğer kulağında Bach, Beethoven çalan bir öğretmen… O zaman soru şu olmalı gibi görünüyor: Bizde ne değişti?

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı anlatan, onun üzerine çalışma yapan emektar hocalarımızdan meraklısına birkaç kitap önererek faslı kapatıyoruz:

Nurdan Gürbilek – Yer Değiştiren Gölge

Oğuz Demiralp – Kutup Noktası

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir