İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Anselm Kiefer Kadar Cesaretli Olmak

Fugue Of Death   (Ölümün Bellek Kaybı )

Şafağın siyah sütü, seni geceleyin içeriz

Ve seni öğle vakti içeriz

Ölüm Almanya’nın olduğu yerden bir usta gibi gelir

Seni gece gündüz içeriz de içeriz

Bir usta, Almanya’dan, ölüm masmavi gözlerle gelir.

Bir rehberin mermisiyle  vuracak nişandan, seni vuracak.

Evde bir adam var

Senin altın saçların Margerete

Bizi köpekleriyle yere yatırır ve gökyüzünde

Bir mezarlık çukuru kazar da avlar bizi

Yılan hayınlığında oynar rüyalarla

Ölüm Almanya’dan bir usta gibi gelir

Senin altın saçların Margerete

Senin kurşuni gri saçların Shulamith

 Paul Celan’ın holokost döneminde yazdığı ‘’Fugue of Death / Ölümün Bellek Kaybı’’ adlı şiirinden bir bölüm. (İngilizceden çeviri: Kadir Arslan)

Bu yazıya başlık bulmak zor oldu; çünkü üzerinde durulan konu itibarı ile pek çok başlığı bünyesinde barındırıyor. Temel olarak, Alman resim ve heykel sanatçısı ve aynı zamanda Neo-ekspresyonizmin önemli temsilcilerinden Anselm Kiefer’in neyin peşinde olduğu ve neyi anlatmaya çalıştığı üzerinde durmaya karar verdim.

Birinci Dünya Savaşı sonunda yenilen Almanya akabinde de yaşadığı iç çatışmalar ve 1929 Büyük Ekonomik Buhran’ın yarattığı depremlerle siyasal ve sosyal bir boşluk krizine girer. Bu durumun yarattığı boşlukta Avrupalı faşist blok büyük bir propaganda alanı bulur ve Almanya’da 14 Eylül 1930’da Hitler liderliğinde 2. Büyük parti olarak parlamentoya girer. İşsizlik, enflasyon, devletin bölünme korkusunun Hitler’in iktidara gelmesiyle giderilebileceğine inanmaya başlayan halk demokratik yöntemler ve siyasetteki komplolarla 1934’te Hitler’e mutlak güç verir. Hitler ve Nazi Partisi ele aldığı ilk iş tarih, mitoloji, kültür gibi konuları manipüle ederek yozlaştırmak olur. Böylece tarih boyunca kendiliğinden ve kendi doğasına uygun şekillenen kurumlar yozlaşır ve kendi anlamından uzaklaşarak başka bir şeye dönüşür.

Anselm Kiefer’in de sanat ve anlayışı tam bu noktada bir karşı duruş ve tavır sergiler. Nazi döneminde manipüle edilmiş, yozlaştırılmış, anlamından ve içeriğinden uzaklaştırılmış her şeyi Nazilerden geri alıp olması gerektiği yere geri bırakır. Kısacası kültürü temizler ve doğal sürecine geri koyar. Dönemin Alman toplumu şiddet ve barbarlığın boyutlarından habersiz yaşadığı söylenir. Buna katılmasam da katliam ve şiddetin boyutları o kadar büyüktü ki bunun yarattığı travmanın etkileriyle yüzleşebilmek bir yana sözünün dahi edilmesi istenmiyordu, olabilir. Şu da var ki; Holokost döneminde yaşanan vahşetin unutulmasının önüne geçmek ve yüzleşmek/hesaplaşmak için birçok aydın, sanatçı sanatsal üretiminde Holokost trajedisine yer vermiştir. Anselm Kiefer de bu noktada Romanyalı Yahudi asıllı şair Paul Celan’ın şiirleri üzerinden bu hafızayı diri tutmayı başarıyor. 

Paul Celan’a, Kül Otu, 2006, 330 x 760 x 40 cm
Paul Celan’a, Kül Otu, 2006, 330 x 760 x 40 cm

Daha öne YouTube üzerinden Anselm Kiefer’in röpörtajlarını dinledim; ama onun hakkında bir yazı yazmak şimdiye kısmet oldu. Sanatıyla ilk defa karşılaşanların onun bir neo-nazi olduğunu düşünmelerinden duyduğu rahatsızlığı çokça dile getiriyor. Amacını anlatırken kelimelerini çok dikkatli seçiyor ve yaşanmış olayların, acıların, travmaların altında yatan siyasi, ekonomik, uluslararası paydaşlarını da deşifre ediyor.  

Besetzungen, Fotoğraf, 1969
Besetzungen, Fotoğraf, 1969

Türkiye’de son yıllarda sanat okullarında ve ortamında sıra dışı resimleri / enstalasyonları / heykelleri ile dikkatleri üzerine çeken Kiefer hakkında aynı zamanda değerlendirme yazıları da ele alınmaktadır. Ancak İlginç olan, onun çalışmaların içeriğinden ve sanatsal yeniliğinden ziyade, yaygın bir görüş olan ve gerçeklikle bir bağı olmayan neo-nazi oluşu ya da bu yöndeki düşünceyi yücelttiğine ilişkin düşüncelerin tartışılmasıdır. Daha önce Kiefer hakkında ayrıntılı bilgiye sahip  olmadığı anlaşılan Türkiye’deki bir ressamın ondan bir Nazi olarak bahsettiğine tanıklık etmiştim.

Yazısında karşı olduğum nokta, Kiefer’in bir neo-nazi olduğunun ileri sürülmesi, sanatçının ticari başarısı ve ünlenmesinin de Almanların millî duygularla onu yüceltmesine bağlamasıydı. Günümüz sanatında önemli bir yere sahip olan böyle bir sanatçının sanatsal üretiminden çok onun nasıl ünlendiğiyle ilgilenmek ve bu yönde bir yargıya varmak kanımca sanatçıya yapılan büyük bir haksızlıktır. Kiefer’in başarısını onun ulusal kimliğine bağlayan bir düşünce herhalde Georg Baselitz ve diğer Alman Neo-ekspresyonistler için de aynı şeyi mi düşünüyorlar? Sanatçıların kişisel başarılarını salt ulusal kimliğine indirgemek ya da ona bağlamak, gerçeklikten sapmadır. Böyle bir yargıya sahip olan kişiler, acaba Contemporary Istanbul 2019’da çalışması sergilenen günümüz Alman sanatının önemli isimlerinden (millî duygularla ünlenen ve ünü ve çalışması ta İstanbul’a kadar gelen [!]) Neo Rauch hakkında ne düşünüyorlar? Almanların tarihsel süreçte kendinden olmayan toplumlara yaşattığı insanlık dışı trajedileri eleştiren Türkiye’deki ressamların vb. bu coğrafyada (ısrarla toplumdan gizli tutulmaya çalışılan)  geçmişte yaşanan trajik olaylarla  yüzleşebilecek, hesaplaşabilecek cesarete ve duyarlılığa sahip olduğunu bilmiyorum.

Bu yazıyı yazmadan önce Anselm Kiefer ile ilgili yazılmış bir makale de okudum.  Kiefer’in Nazi Almanya’sında yaşamış olan Yahudi asıllı Rumen şair Paul Celan’ın şiirlerini referans alarak oluşturduğu resimleri ve heykelleri ile ilgili bir makale yazan Sait Toprak, Kiefer’in bilmediğimiz bazı noktalarına işaret ettiği gibi sanatçı hakkında bilinenin aksine yeni bir portre karşımıza çıkarıyor. Makalenin adı ‘’Holokost Kurbanı İle Özdeşleyim; Kiefer’ın Celan’a Adadığı Resim ve Heykelleri.’’ Makale, 2019’da Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi’nde yayımlanmış. Kiefer ile ilgili yeni bir pencere açan makalenin giriş paragrafı şöyle: 

‘’Holokost sürecindeki toplama ve ölüm kamplarında akıl almaz acılardan, insanlık dışı durumlardan sonra yaşamın normalleşmesi; kültür, edebiyat ve sanatın yani yaşamın kendisinin hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi Adorno’nun kabul edeceği bir durum değildi. 1940’larda Avrupa’nın merkezinde yaşanılan insanlık dramının, tarihte benzeri görülmemiş zulmün belleklerden silinmesine, unutulmasına, üzerinin örtülmesine karşı çıkıyor, geçmişin yok sayılmasının, inkârının ya da unutulmasının, kurbanların anısına en büyük saygısızlık olduğunu haykırıyordu.’’ 

Yazının tamamı için: http://sosyalarastirmalar.com/cilt12/sayi62_pdf/3sanat_sanattarihi_arkeoloji_mimari/toprak_sait.pdf

Günümüz Türkiye’sinde yaşanan tarih hafızası kaybına (?) binaen anlayış açısından sağlam ipuçları bulunabilecek Anselm Kiefer’e ait benzer bir duyarlılık ve sorumluğa sahip entelektüel bakış açısına rastlamak zor. 

Anselm Kiefer

Anselm Kiefer, 1945 yılında İkinci Dünya Savaş’ının son demlerinde resim öğretmeni olan bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. Katolik bir inanca sahip ailesi Ren Nehri’nin Black Forest bölgesinde yaşamaktaydı. Çocukluk yıllarında yaşadığı ortam onun sanatındaki sembolik imgelere derinden etki etmiştir. 1951 yılında Ottersdof’a taşınan ailesi onu Rastat’daki gramer okuluna yazdırır. Henüz çocuk yaştayken sanatçı olma idealleri beslemeye başlasa da ileriki yıllarda Alber Üniversitesi’nde hukuk okur. Üniversitedeki üçüncü yılında hukuk okumayı bırakır ve sanata odaklanmaya başlar. Bu süreç boyunca da henüz 24 yaşındayken bir Avrupa gezisine çıkar. Gençken Holokost döneminden nefret duyan bir dizi gençlik hareketine katılır. O dönemde ortaya koyduğu fotoğrafik çalışmalarında Nazi dönemine dair provakatif çalışmalarla varlığını hissettirmeye başlar. 1970’te Kiefer Düseldorf’a taşınır ve orada kendisine çokça dayanaklı danışmanlık ve informal öğretmenlik yapacak olan Josef Beuys ile tanışır. Kiefer’deki Nazi Almanya’sına dair ironiyi fark eden ve onu kısa sürede resim yapmaya ve bir sanatçı olarak hayatına devam etmeye ikna eden de yine Josef Beuys’tur ve böylece 1971 yılında Anselm Kiefer ilk büyük manzara serisini yapmaya başlar. Josef Beuys’un konsept sanat akımından ve derin sembolik dilinden yola çıkarak kendi sanatsal tavır ve yönelimini geliştirir. Manzarayı anımsatan ve büyük iç mekân resimleriyle Kiefer konu olarak Alman mitolojisi ve tarihi üzerine yoğunlaşır. O dönemlerde Casper David Friedrich’ten çok etkilendiğini izah eder. 1970’ten 1980’e kadar Kiefer bolca gezer. ABD, Orta Doğu ve Avrupa’nın tamamını dolaşır. Gezdiği yerlerde mit ve semboller arar ve bunların insanın düşün dünyasında yarattığı alternatif dünyayı fark eder. Bu yıllar aynı zamanda onun dünyaca ünlü bir sanatçı olarak tanınmaya başladığı yıllardır. Yükselen ünüyle birlikte Kiefer Venedik Bienalinde Baselitz ile beraber Almanya’yı temsil eder. 

1992’de Kiefer 20 yıllık karısından boşanır ve aynı yıl Fransa’da Barjac’a 200 yıllık eski bir ipek fabrikasını atölyeye çevirerek yerleşir. Oradaki atölyesinde birkaç yıl boyunca beton, demir, kurşun gibi sert malzemelerle çalışarak enstalasyonlar ve tüneller yaparak çalışır. 1995’ten 2001’e kadar ise geleneksel fikirlerinden uzaklaşır ve kozmosa odaklanır. Soyut çalışmalarıyla tasvir ettiği kozmosu derinlemesine inceleyen Kiefer o dönemde yaptığı çoğunlukta heykel olan çalışmalarını Yahudi asıllı Holocost kurbanı şair Paul Celan’a ithaf eder. 

Bir yorum

  1. Atila Aktürm Atila Aktürm 01/10/2019

    ilginç başlangıç ,sanatçının değerlendirilmesi ve ilginç bir sonlandırma.sağol

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir