İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

BİR SANATÇI DOSYASI: RESSAM ÜMİT ERZURUMLU

Ressam Ümit Erzurumlu’nun “Kavga”sında Bulduğum İnsan Sevgisi

Prof. Dr. Hayriyem Zeynep ALTAN

Nişantaşı Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi

Kavga

Benim amacım kesinlikle ressamın eserini yorumlamak ya da açıklamak olamaz. Hiçbir resim sözcüklerle betimlenmenin ya da insanın bilme ihtiyacının getireceği sınırlara sığamaz. Bu sınırları baştan reddeden bir belirsizlikte ve yaratıcısının bile adlandıramayacağı bir yolculukta doğmuştur eser. Dahası ressamın orada ve o süreçte, bir tekrarı olmaksızın yaptığı yolculuktur, o. Sanat bir büyülenmedir. Sanatçının kendi yolculuğunun büyüsüdür. O büyünün kendini sanat eseri olarak nihai biçimde ortaya koymasından sonra, sanatseverin ya da okurun yaşadığı büyülenmeye verilen yanıt olur, eser. Benim bu resimle karşılaşınca yaşadığım şey; içimde bulduğum sevgidir. Beni böylesine özgür konuşturan, bu sevgidir. İnsana duyduğum sevgi.

Her tablo bir nesnedir aslında. Masa, kalem, duvar saati gibi bir nesnedir. Onu diğerlerinden ayıran pek çok özellik sıralayabiliriz. Ne de olsa, bir sanat nesnesinden söz ediyoruz. Bir zanaatın üretiminden ya da bir sanayinin çoğaltım düzeneğinden ışık yılı uzakta, başka bir düzlemde hayat bulan; çok özel bir yaratıcılığın meydana gelmesinden söz ediyoruz. Ancak bir sanat eserini, gündelik yaşamımızın üzerine inşa edildiği sayısız nesneden ve o nesnelerle kurduğumuz otomatik ilişkilerden ayıran en önemli öğe; onun bakanın ruhunda içeriden dışarıya ve dışarıdan içeriye doğru hareket eden sonsuz bir anafor yaratabilmesidir. Bu, bir insan deneyimini bir başka insanın bilincine ve bilinçdışına bağlayan gizli bir köprüdür. O köprüden geçip o özel dünyaya adım atabilmek ve orada gezinebilmek için her şeyden önce resme bakabilmeyi bilmek gerekir. Bir resimle ilişki kurmayı daha önce deneyimlemiş olmanız gerekir. Bu, okumayı bilmekle okur olmak arasındaki fark gibidir. Kimi eserler vardır ki; herkesle kolay, yüzeysel bir bağ kurarlar. Ortalama bir ilginin hedefi olurlar, anlık beğenilerle yükselir ve sonra suya yazılan bir sözcük gibi zamana yenik düşerler. Ümit Erzurumlu’nun resimleri sizden iyi bir okur olmanızı talep eden, özel bir dile sahip. Sanat tarihinin kilometre taşlarından defalarca geçmiş, tekrarın bilgeliğe dönüştüğü, tüm zamanları içine alan bir hikâye anlatıcılığı onunki. Erzurumlu’nun imgeleri; geçmişe ait duyumların, şimdinin egemenliğinde hareket ederken; geleceği kucaklayan hayallerle bütünleştiği yerde var oluyor ve sizi bir ifadenin yoğunluğundan yakalayarak içeri davet ediyor.

Kavga adlı bu eserin gücünü bu iki insanın bakışları taşıyor. Düşmanlığın ve nefretin insanı kardeşlik ve sevgi kadar birbirine yaklaştırdığını ironik biçimde gözler önüne seriyor. Mesafeleri yutan öfke, savaşan iki insanı aynı auranın içinde birleştiriyor. Düşmanlık da bir sırrı paylaşmak gibi. Belki de insana kendi yüzünü bunca açık biçimde gösteren daha güçlü bir enstrüman yok yeryüzünde. Gerçek bir düşmanınız varsa, bilin ki o sizin karanlık ikizinizdir. Size sizi göstermek için, tüm silahlarını kuşanıp karşınıza çıktığında; onu yenilgiye uğratacak tek şey, kendi imgesiyle karşılaşmaktaki başarısızlığı ya da hazırlıksızlığıdır. Polisin suçluyu kovalamasının bir serüvene dönüştüğü hikâyelerde bu olguya sıkça rastlanır. Polis suçluyu yakalama bahanesiyle onu anlama çabasını abarttığında; daha önce girmediği batakhanelerde zaman geçirmeye başladığında, geceden, karanlıktan ve suç işlemekten daha önce almadığı biçimde zevk almaya başladığında yani onu bir polis olarak tanımlayan mevcudiyetinin toplumsal ve psikolojik sınırlarını aştığında, kovaladığı adamın kendi gölgesi olduğunu anlayacağı geri dönülmez bir noktaya doğru ilerliyordur. Şayet kendisiyle yüzleşecek gücü varsa, gölgesini içine alıp yoluna bütünlüklü bir kişi olarak devam edebilir. Suçluyu öldürmeye ya da yok etmeye ihtiyacı kalmaz. Ancak kendi gölgesini taşıyamayacak kadar uzak düşmüşse kendine; suçluyu hiç düşünmeden vuracaktır ve gölgesini sonsuza dek kayıp bir cehennemde bırakacaktır. Ben, Erzurumlu’nun bu eserinde bir insanın gölgesiyle karşılaştığı o olağanüstü tekinsiz anı ve bunun geleceğe yansımalarını buluyorum. Bu her kavgayı hem insani hem de insani olmayan bir hüviyete büründüren yaşam dürtüsüne götürüyor bizi. Aynı zamanda ölmekten duyduğumuz korkuya ve hayatta kalan olarak duyabileceğimiz şükranla karışık suçluluk duygusuna. Bu yüzden hayatı ve ölümü eşzamanlı olarak taşıyan bu gözlerde yalnızca düşmanlık yok. Birbirlerinin kaderlerini etkileyen iki insanın sırdaşlığı da var. Bunca duyguyu böylesine naif biçimde hikâyeleştiren Ümit Erzurumlu’nun bu eseri üzerinden yaptığım yolculuk olabildiğince kişisel ve özel. Ve beni insana duyduğum sevgiyle yeniden buluşturdu. Bu, kültürleri aşan, evrensel bir kaygıda kendine yer bulan, insan sevgisidir.

Sanatın hayatlarımızı dönüştürmek ve kendimizi yeniden yaratmak konusunda bizde uyandırdığı heyecan ve etkiden söz ediyorum burada. Amerikalı entelektüel Susan Sontag’ın ‘Yoruma Karşı’ adlı ünlü denemesinde ısrarla vurguladığı gibi; bir eleştiriden beklenen şey, kesinlikle bir sanat eserinin ‘anlam’ düzlemine indirgenmesi değildir. “Eleştirmenin işi bu ‘duyusal düzeyi’ betimlemek, anlamına odaklanmadan üslupsal biçimini analiz etmektir.” (Schreiber, 2019, 96). Aksi bir tutum, sanat eserinin sonsuz okumalara gebe olan varlığını hiçe saymak olur. Bir sanat eseri hiçbir eleştirmenin ya da entelektüelin yorumuna ya da aşırı yorumuna kurban verilemeyecek kadar değerlidir. Kendi bütünlüğüne ve açıklığına sahiptir. Benim eserle kurduğum bağ yani onunla çıktığım yolculuk sırasında yaşadığım duyusal deneyim; toplumu yeni deneyim olasılıklarıyla karşılaştırma amacıyla giriştiğim özel bir eyleme karşılık geliyor. Bir beğeninin dışavurumundan çok, Erzurumlu’nun kübo-fütüristik imgelerle yarattığı kendine özgü üslubuna dikkat çekmeyi amaçlıyor. Bu bağlamda benim yaptığım şey, eserin bana kendisini açması için onunla zaman geçirmek oldu. Böylece yalnızca bir eserde yolculuk yapmadım; Erzurumlu’nun diğer eserlerini de görme yolunda hem kendime hem de okurlara bir kapı açmış oldum. Bir sanatsever ya da okur olarak ihtiyacımız olan şey, eserle saf bir bağ kurmak ve aşırı yorumlarla yıpratılmadan kendi yolculuğumuzu yapabilmektir.    

Kaynakça:

Schreiber, Daniel, (2019). Susan Sontag – Entelektüel Bir İkon, Çev. Gözde Serteser, İstanbul, Everest Yayınları.

Ümit Erzurumlu & Hayriyem Zeynep Altan

Ressam Ümit Erzurumlu ile Atölyesinde Röportaj – 25 Nisan 2019

Ümit Erzurumlu’nun Maltepe’deki atölyesine girer girmez insan, duvarlarda ayrı bir dünyanın soluğunu taşıyan eserlerinden hemen etkileniveriyor. Gözüme ilk çarpan eser, kocaman bir duvarı kaplayan, İstanbul Boğazı’nı resmettiği, en son sergisinin en etkileyici resimlerinden biri. İlginç biçimde fark ediyorum ki, bu röportajın omurgasını belirleyen şey; kendisiyle  önceden yaptığım gayri resmi sohbetlerden edindiğim tavır. Bir sanatçıyı, ressamı tanımak için girişilen çabanın; o kişinin kendisini size açmak isteyebileceği doğal bir diyalogla başladığına inanıyorum. Atölyesini bana açması; benim onun özel dünyasına davet edildiğim anlamına geliyor. Gözlerimi etrafta şevkle gezdirirken, atölyesinin sağ duvarının yanında duran çalışma masası dikkatimi çekiyor. Dahası masadan çok, açık bilgisayar ekranındaki Chopin’in ellerini birbirine kenetlemiş olduğu portresine çekiliyorum. Portrenin hemen yanında besteler sıralanıyor. Sonra gözüm kalemlere, boyalara, resim yapmayı mümkün kılan o türlü gerece yakalanıyor ve hemen ardından mekânın tam ortasında, ışıklar altında duran şövalenin üzerindeki kadın imgesini görüyorum. Kırmızılar içinde bir kadın dans ediyor gibi. Daha fazla bağ kurmak istiyorum onunla ama resim henüz bitmemiş. Sormadan, bunu anlayabiliyorum. Hemen sonra başka bir şövaleye dayalı palet dikkatimi çekiyor. Bir çocuk gibi seviniyorum tam bilemeden nedenini. Kırmızılar, yer yüzüne aniden inmiş bulutlar gibi duran beyazlar ve sarılar, birbirinin içine geçmenin büyüsünde kaybolmuş renkler… Hiç bir nesneye giydiremediğim bir yeşil, tekinsiz bir mor, bir kâbusu yavaşça çağıran gri ve siyah. Gözüm en çok da o tatlı kırmızıda kalmaktan hoşlanıyor. Bence bu geniş odadaki en mahrem şey bu palet. Bir yazarın zihninde olup biteni görmek gibi bir şey bu, benim için. Kalemin sayfayla buluşmadan önce, kelimeler arasında; duyguların peşinde koşarak yaptığı dans bu. İster istemez beni yazmaya iten imgeleri ve renkleri düşünmeye götürüyor. Palette kendini ele veren, o büyülü yaratma anlarının içinden geçerek; etrafımı saran tablolardaki biçimlere doğru yol alıyorum. Erzurumlu’nun üslubunu açık biçimde ortaya koyan bu biçimsel dili anlamak istiyorum. Nasıl atıldığını bilmediğim düğümlerden oluşan bir örgü gibi bu dil. Daha fazlasını bulabilmek için, onun kendisinin anlatması gerekiyor. Röportaja geçiyoruz:

Altan: Sevgili Ümit, her yolculuk baştan başlar; çocukluğumuzdan. Çocukluk hepimizin iyi ya da kötü krallığıdır. Kimimiz için dünden bugüne akan bir nehir; kimisi için o çok özel kağıtların, nesnelerin, kartların içine kapatıldığı teneke kutudur. Sen çocukluğunu yanına aldın mı? O çocukla konuşmayı sürdürüyor musun resim yaparken?

– Erzurumlu: Ben çocukluğumu yanımdan hiç ayırmadım desem yeridir. 11 ya da 12 yaşlarındaydım. Babam emekli öğretmendir benim. Ortaokul birinci sınıfa başlar başlamaz, ilk kez bir resim öğretmenim ve resim dersim oldu. Öğretmenimiz ilk derste “Elinizi çizin” dedi. Ve ben bir el çizdim. Öğretmen geldi, elin çizili olduğu sayfayı yırtıp aldı, “Bu bende kalsın” dedi. Sonradan öğrendim ki, komşularımızın lisede okuyan çocuklarına derste benim resmimi iftiharla göstermiş ve “Size örnek olsun” demiş. Babama da gitmiş şöyle demiş: “Bu çocuk çok yetenekli. Mutlaka resim yapması lazım.” Ben zaten resme çok düşkündüm. 5 yaşımdayken annemle birlikte resim yapmaya başlamıştım. Babamın benim hayatımı değiştiren eylemi şu oldu: Beni elimden tuttu ve bir resim atölyesine götürdü. İki kardeş ressamın yanına beni çırak verdi. Orta birinci sınıftaydım burada çalışmaya başladığımda. Taşrada, “Ressam olup ne yapacaksın!” denilen bir ortamda, bir baba çocuğunu iki ressamın yanına çırak veriyor. Bu davranış elbette bu ressamlara atfedilen bir kıymeti gösteriyor. Daha sonra babam tayin olup İstanbul’a geldi. Sonrası Marmara Güzel Sanatlar. Ben bu anlattığım süreçten dolayı, çocukluğumu resim defterimle birlikte bugüne taşıdım her zaman. Annem ilk resim öğretmenimdir ama sonrasında babamla yol aldım diyebilirim. Babam köy enstitüsünün devamı olan o okullardan gelme. Sanatın değerini bilen bir adam. Bir çocuğun aslında ağaç yaşken eğileceğini, sevdiği şeyi yapmasının gerektiğini bilen bir adam. Çocukluğumda en mutlu olduğum şey resim yapmaktı, misketlerim değildi. Okul yıllarımda çizdiğim, boyadığım bir resim bugün elime geçtiğinde hissettiğim mutluluğu hiçbir şeyle kıyaslayamam. Çocukluğumu hiç bırakmadım.

– Yapmayı tasarladığımız ve bazen de yaptığımız büyük, idealist, hayatı tanımlayıcı eylemlerin ya da üretimlerin eninde sonunda annemiz ya da babamıza sunduğumuz armağanlar olduğunu düşünüyorum. Biraz psikanalizden beslenen bir bakış açısıyla. Senin sanatın kime armağandır? Bir erkek evlat olarak babanı mı takip ettin yoksa ilk onayları annenden mi bekledin? Ya da belki onay yerine isyanı seçen bir adamsın. Hangisi?

– Annemle başladım resme ve babamla devam ettim diyebilirim. Ancak ikisinin de resmime desteği hayatım boyunca sürdü ve sürüyor. Çok destek oldular bana ve benimle her daim gurur duydular. En çok sevdiğim iki insanın beni takdiri bana verilen en kıymetli hediye. Bugün de bir sergi açtığımda, en çok eşimin ve çocuklarımın düşünceleri, duyguları beni mutlu ediyor. Oğullarımın benimle gurur duyması başka bir mutluluk.

– Bu armağanlar kime diye sorduğumuzda; annenle baban arasında bir öncelik söz konusu mu?

– Öyle bir öncelik söz konusu değil. Babam bir öğretmendi ve her zaman yolumu açtı. Benim çocukluğumda, TRT 2’de pazar günleri klasik müzik konserleri olurdu. “Oğlum, bu müziği dinleyin!” derdi babam. O zaman benim kulağım bu müzikle dolmaya başladı. Ben Sivaslıyım. Bağlamayı severim. Halk ozanlarıyla, türküyle, Mahsuni’ler ve Nesimi’lerin yanında Hamiyet Yüceses gibi birçok kıymetli Türk Musikisi sanatçısını dinleyerek büyüdüm. Klasik müzik bu toprakların melodisi olmamakla beraber, beni besleyen çok önemli bir unsur oldu hayatımda. Yazları köyümde bir klasik müzik tınısı duysam, sevinçten uçarım. Bana huşu verir. Tasavvuf gibi düşünün. Bana öyledir yani. Rahmaninov 3. konçertonun bana verdiği coşkuyu başka bir yerde bulamam mesela. Bir resme başlarken, palet yaparken onu dinlerim. Onun coşkusuyla resim yaptığım çok olmuştur. Tırmanan bir coşku var orada. Doğum sancısı gibidir biraz. Bir ressamın da doğum sancısı her zaman olmuştur. Soruna dönersem, onay değil de, ben isyanı seçen bir adamım. Bir sanatçının da onayı seçmesi bana pek doğru gelmez zaten. Çünkü dünyada benim resmimi onaylayacak bir kişi bile olmasa, ben o resmi yapacağım. Bir adada yalnız olsam, yine resim yapmak zorundayım. Bu şöyle bir duygu: Acıktığınız zaman yemek yersiniz. Bir başkası için yemezsiniz. Resim yapmak da benim için böyle bir ihtiyaç. Birinin onayının çok ötesine geçmiş bir şeydir, bu. İsyandır. Yine de bizim yaşadığımız isyan biraz içine kapanıktır. Örneğin siyasi bir göndermeyi bir dansöz figürüyle anlatmak ya da kavga temalı bir resimle ortaya koymak. Metaforlarla yüklü bir isyandan söz ediyorum burada. Çocukken insanın elbette bir onaya ihtiyacı oluyor. Mesela bana kasabada “Büyük Ressam” diyorlardı. Çünkü başka yoktu ki. 13 yaşlarımda bana takılan ad buydu. Bu beni resme iten bir onaydı elbette. Sonra İstanbul’a geldiğimde, “Dünyanın en büyük ressamı olacağım!” dedim kendime. O gazı yaşadım. Geldim, baktım; İstanbul’da öyle yetenekli adamlar var ki okulda. “Kendi ülkemde büyük olayım, yeter.” dedim. Güzel Sanatları kazandıktan sonra bu cümleler “Ben iyi bir sanatçı olacağım”a dönüştü. Yıllar içinde anladım ki, büyüklük bir ölçüt değilmiş aslında. Sahici olanı yapmaktır, önemli olan. Bu düşüncemi bir anıyla anlatayım size. Sürrealist çalışan Ressam Erol Deneç’le bir gün atölyesinde oturduk; Boğaz’a karşı birlikte müzik yapıyoruz. Doğancılar Tepesi’ndeyiz. O keman çalıyor, ben de ud ile eşlik ediyorum ona. Camla kaplı bir atölye bu: Tarihi yarımada ayaklarımızın altında.

– Erol Bey, yıllar önce, ben 20 yaşımdayken beni tanıştırdığın, Emin Ongan Musiki Cemiyeti’ne girmeme vesile olan kemancı ressam mı yoksa?

– Evet. Ta kendisi. (Gülüşüyoruz… Erzurumlu ile ilk gençliğe uzanan sağlam bir arkadaşlığımız var.)

– Şimdi ismini hatırlamadığım Rus bir ressamın kataloğunu gösterdi bana. Şunu incele, dedi. Dedim ki “Hocam sizin resimleriniz daha güzel bu adamdan.” Hiç unutmuyorum yanıtını: “Sen şu an farkında değilsin. Ben onun gibi olabilsem, hayatımı vermeye razıyım.” Ben onun yanında hiçbir şeyim, dedi. Öğrencisi konumundaki birisine böyle bir itirafta bulunmak nasıl bir şeydir diye düşündüm. Kendinin bir hiç olduğunu kabullendikten sonra kıskançlık duygusu falan kalmıyor insanda. Sen sadece sahici olmaya odaklan, dedim kendime. Picasso da öyle demiş zamanında: “Asıl olan sahicilik”. Ben resmimi hiçbir zaman “acaba” ile yapmadım.

– İşte tam bu noktada; resminin beslendiği kaynağı merak ediyorum. Sana kapı açan ilk imgeler neler? Ya da şöyle sorayım: Seni etkileyen ilk hikâyeler hangileriydi? İlk tiyatro oyunu, ilk sinema filmi, ilk masal. İlk okuduğun ve unutamadığın bir kitabın var mıydı? Olmak istediğin ya da pelerini altına sığınmak istediğin bir kahramanın var mıydı?

– Benim ilk oynadığım tiyatro, ilk içinden izlediğim tiyatro oyunuydu aynı zamanda. İlkokul 5. sınıftaydım. Hiç tiyatro izlemeden oynadım aslında. Neredeyse sınıfın tamamı rol almıştı. Babam da yönetmenimizdi. Hiç unutamadığım kitap ise Heidi. Defalarca okudum. Çizgi filmini izlerken o hayalini kurduğum Heidi’yi göremedim sonraları. Zaten çizgi filmi çıktığında, benim çocukluğum bitmişti. Sokaklarını dahi kafamda çizdim, çok kereler resmini yaptım. Beni en çok etkileyen Heidi’nin dedesiyle olan ilişkisiydi aslında. Çünkü benim iki dedem de ben çok küçükken vefat etmiş. Biri ben 6 aylıkken, diğeri de üç yaşımdayken. Arkadaşlarım dedelerinden söz ederdi. Ben özlem duyardım. Bir de Heidi’nin o dağlardaki özgürlüğü beni cezp etmişti. Ben o günden bugüne hep zirvelere çıkmak isterim. Köye gittiğimde de zirveye çıkar, bakarım. Rüzgâra yönümü dönerim. O tepedeki sessizlik hep arzuladığım şeydir.

– Bu duyguların, bağ kurduğun şeylerin resminde bir karşılığı var mı?

– Yok aslında. Benim resmim hep hayatın içinden oldu. Mesela bu sene peyzajlar çizdim. Neden çizdim? Çünkü yazın çocukluğumun geçtiği yerlere gittim. Bir hafta kaldım. Fotoğraflar çektim. Çocukluğumda misket oynadığım bir sokağın fotoğrafını çektim. Onun resmini yaptım dönünce.

– Her zaman fotoğrafını çeker misin peyzaj çalışacaksan?

– Tabi. Orada etüt de yapıyorum bazen. Bazı yerde karşısında çizmenin heyecanı başka oluyor. Benim resmim zaten yorumdur, biliyorsunuz. Empresyonistler gibi ışığı kovalamıyorum. Elbette fotoğraftan istifade ediyorum. Kendi çektiğim fotoğraflardan. Yani içine girdiğim ortamın resmini yapıyorum. Peyzajda da buna dikkat ediyorum. Bir yazımda “Rüzgârla çatıların çığlıklarını dinliyorum” demiştim. O atmosferi yaşadığım zaman çizebiliyorum. Örneğin, uçaktan Ankara’yı berrak bir havada fotoğrafladım, onun da resmini yaptım. Uçak alçalırken Ankara’ya, o kadar ilginç geldi ki tarlaların doğal parçalanmaları; bana resmim için hazır bir eskiz sundu.

– Eskiz demişken; bir resme nasıl başlarsın? Tuvalin karşısına geçip boyar mısın yoksa eskiz senin için bir zorunluluk mu?

-Eskiz benim için bir zorunluluk diyebiliriz. Bütün resimlerim için eskiz yaparım. Bazı resimlerimi  ise tuvale geçirmem, boyamam. Benim resmimde matematiksel parçalanmalar önemli bir yer tutar. Onları kağıt üzerinde; daha minik bir alanda, siyah beyaz olarak çözümledikten sonra renklisini tuvale yapmaya başlarım. Bazen kağıt üzerinde o kadar üzerine giderim ki, hoşuma gider ve onu boyarım. Boyadıktan sonra o da bir resim olur. Ben bir resmi, bir konuyu bir kaç sefer resmedebilirim. Eskizini de birkaç sefer yaparım. Belki içinden birini veya ikisini seçer ve tekrar yağlı boya olarak tuvalde, değişik boylarda resmedebilirim. Konu beni çok etkilediyse yapabilirim. Mesela 2,5 metrelik bir Beyrut tablom var. O resmin eskiz süreci çok uzun sürdü. En az 5 ya da 6 tane eskizi çıkmıştır. Bazen eskizlerimi önemsemeyip attığım, yırttığım da olur. Eşim bir tanesini alıp saklamış o eskizin ve çerçevelemiş. Sonradan bundan mutluluk duydum. Diğerlerini de keşke atmasaydım dediğim oluyor bazen. Bundan 15 yıl öncesine kadar çok önemsemezdim. Artık her çizdiğimin bir duygusu olduğunu düşünerek bir kenara arşivliyorum. Bir gün mutlaka o arşivden çıkacak ve yaşadığım duyguyu bana anımsatıp bir yere götürecek beni diye düşünüyorum, saklıyorum.

– Küçük resimle büyük resim yapmak arasında nasıl bir farklılık var?

-Büyük resimlerde boşluk sorunları daha başka olur. Bütün tarzlar için geçerlidir bu durum. Mesela küçük bir resimde yaptığınız bir şeyin boş alanlarını bazen büyük bir resimde keyifle çoğaltırsınız resim nefes alsın diye. Bazı eskizler büyük resimde daha güzel durur. Biz sanatçı dostlarla da konuşuruz bazen; “Bu resim büyük istiyor” deriz. “Bunun espasını daha güçlendir, yeniden yorumla” gibi birbirimize önerilerimiz olur. Mesela bazı tablolar renk de istemez. Örneğin, Picasso’nun Guernica’sı. Renksizdir çünkü orada bir katliam vardır. Bazı resimler vardır, duygusu rengi kaldırmaz. Örneğin, Beyrut resmimde yanan bir Beyrut’u resmettim. Beyrut, Doğu’nun Paris’idir, biliyorsunuz ve Orta Doğu’nun kanayan yarasıdır. Dinler tarihinde adı geçen, çok önemli bir merkezdir aslında. Ve ben orada fazla yeşil olmamasına karşın, tabloda çok fazla yeşil kullandım. Çünkü yeşil hayattır. O yanmayla bitmesin o hayat istedim. Bu da, resmimde kullandığım bir dildir. Öte yandan yeşil dediğimiz renk, kırmızının zıttıdır. Renklerin dili giriyor burada devreye. “Kavga” resmimde niye kahverengi kullandım, örneğin? Her ressamın üslubunun yanında bir de renk dili vardır.

-Atölyeni ilk ziyaretimde bana “Dağınıklığın kusuruna bakma” demiştin. Resimlerini yaptığın, düşünüp hayal kurduğun, müzik dinlediğin; deyim yerindeyse dünyanın gürültüsüne kısa devre yaptırdığın bu mekânın dağınık olması senin için ne ifade ediyor? Dahası bir başkası için ne ifade ettiğini düşünüyorsun?

– Ben dağınıklık derken; dağınıklığın içindeki düzeni seviyorum. Resmimde de bu var. Dağınığım ama düzensiz bir insan hiç olmadım. Dağınıklık dediğimizde bohemlik kavramı geliyor zihnimden. Mesela Paris’in 1950’lere kadarki bohem hayatı modern resmi doğurdu. Ama bohemliğin bizim toplumumuzdaki karşılığını pek sevmiyorum. O da ayrı konu. Soruna gelirsem, her tarafın tuvallerle yığılı olması benim için dağınıklık değildir zaten.

– Bu soruda ısrarlıyım çünkü dağınıklığın seni yakından tanımak bağlamında bir anahtar olduğunu düşünüyorum. Bundan sonraki soru da buradan gelecek. Belki sanatçının dağınıklığı üzerinden gidebiliriz.

– Mesela şu da var: Smokinle resim yapan sanatçı var. Ama ben öyle değilim. Atölyeme ayda bir temizlikçi gelir. İlk söylediğim şey, masama dokunma, oluyor. Kütüphaneme dokunma, diyorum. O dağınıklığın içindeki her şeyi ben ezbere biliyorum. Oradaki kalemlerimden biri bile eksilmesin. Oradaki yarım olan kalemime dokunmayın.  Çünkü onun ucunun yuvarlandığını biliyorum ve çizerken bana lazım olan da o. Kendi yaşam alanım, sanatımı ürettiğim alandaki her şeyim kendi içinde, o dağınıklık görüntüsü içinde muazzam bir düzene sahip. Kontrollü bir dağınıklık, bu.

– Kimi psikanalizcilerin dağınık evler ve erkeklerle ilgili hipotezleri dahası saptamaları var: En dağınık mekânların en narsist erkeklere ait olduğunu söylüyorlar. Narsist olduğunu düşünüyor musun? Ya da her sanatçının biraz da olsa, narsist olması gerektiğini?

– Ben aslında bunların tamamının en çok sanatçıya yakıştığını düşünüyorum. İsyan, narsisizm, egoizm, nihilizm ve hatta hedonizm. Bunlar olmak zorunda bir sanatçıda. Sanatçı hedonist olmadan resim yapamaz bana göre. Psikanalizcilerin bu saptaması bir ölçüde doğrudur.

– Kendi narsisizmin için ne söyleyebilirsin? Örneğin insani ilişkilerinde bir belirleyici olabilir mi? Sanatında işaret ettiği bir yer var mı?

– Yalnız olmak, kendini dinlemek ve kendi yaptığın resmi beğenmekse eğer narsisizm; yanıtım evet. O anlamda bir narsist tanımına oturuyoruz elbette. Kendime özgü bir yalnızlığı yaşamak zorundayım. Uzun saatler boyunca bunu yaşamayı seviyorum. Hatta günlerce. Ve çok da mutlu oluyorum yalnız yaşadığım zaman. Ama bir taraftan da empati kurmayı çok önemserim. Benim en değerli şeyim nedir dünyada? Sanatım. Aile, sevdiklerimiz onların yeri ayrı elbette. Sanatımı çok seviyorum. Ama yanlış anlaşılmasın, paylaşıma da değer veririm. Dünyayı paylaşmak zorundayız. Atölyemden çıktığımda, sanatı konuşacağım insanlar olmadıktan sonra bir kıymeti yok ürettiklerimin. Öte yandan ben güzel resim yapıyorum demem hiç bir zaman. Hep kavga halinde oldum yaptığım sanatla. Ressam 40’ından sonra olgunluk dönemine girer. Hayatta hep solist olmak için gaye güttüğünde, esas narsisizm orada çıkıyor işte. Çarkın bir dişlisi olmayı kabul ettiğiniz an önemlidir. O çark zaten o dişli olmadan dönemez. O dişli olmak kıymetli bir şeydir, biraz da içine kapalı olmak demektir. Çünkü bir sanatçı hayatı, dünyayı çok da değiştirmez aslında. Ondan bunu beklememek lazım. Ama sanat toplumun önden giden gücüdür. Sanat bilimden de önce gelir. Örneğin, “Vokalistler” resmim tam da bu düşüncemin bir tezahürüdür. Bir orkestrada 10 kemancıdan bir tanesi de çok kıymetlidir. Picasso çarkın kendisi olmadı. Gene dişliydi. Braque da öyle. Modern resmin öncüsüydüler. Sonuçta bir resmin bittiğine karar verdiğiniz bir an var. Bir imza atmaya karar verdiğiniz bir an geliyor. Ve resim diyor ki; “Tamam, at bana imzanı!” Bunu söyleyen iradenin elbette kendisine inanması gerek. Bu, yaptığınızın iyi bir resim olduğunu kabul etmenizdir aynı zamanda. Bir sonraki resim ondan daha iyi de olabilir, daha kötüsü de. Kuralları unutabilmek lazım. Ancak bu biçimde yeni bir kural koyabilirsiniz.  

– Bir ressamın yalnızlığı nedir, anlatır mısın? Hangi duyguları içine alan, hangilerini dışarıda bırakan bir yalnızlıktan söz ediyoruz burada?

-Ben hayallerimle yaşıyorum. Giderim, gezerim, yaşarım. Zihnimin içinde konuşurum. Olmadık şeyler hayal etmeyi severim. Yalnızlık biraz ölüm düşüncesini de içinde barındırıyor. Aslında çok fazla anlam yüklemediğin zaman hayata, sevdiğin şeylere, ölüm daha kolay karşılanıyor gibi geliyor bana. Sırtına ne kadar yük alırsan, bırakman o kadar zor oluyor. Mesela 40. yaşımda ben böyle bir yüzleşmeye girdim. Beni yine bütün bu hesaplaşmadan sağ salim dışarı çıkaran resim oldu ve olmaya devam ediyor. Herkes ister ardında kalıcı bir şeyler bırakmayı. Benim kimsem olmasa hayatta, resimlerimi bırakamasam birilerine; çok mu önemli? O  sorgulamayı da geçtim. Ardımdan törenler yaptılar falan filan. Yalnızlık biraz da bu senaryolardır.

– Senin kendi portrende neler gördüğünü merak ediyorum. Her ressam kendi özportresini yapmıştır mutlaka. Bu, insanın kendisini aynada görmesinden farklı bir şey olsa gerek. Kendi imgene karşı tutumun nedir? Ve kendinle olan ilişkinde babanın yeri neresidir?

-Ben baba rolüne geçtikten sonra, babalığın ne olduğunu anladım. Erkek için öyle. Annelik çok hissi bir şey. Her kadın annedir aslında bir çocuk sahibi olmasa da. Ama her erkek, baba değildir. Ben babamla ilişkimi olgunlaştığım zaman daha iyi yorumlayabildim. Babam şefkat duyduğum özel bir özneye dönüştü. Benim kendi çocuklarım üzerinden yaşadığım babalık duygusu – onları hayata karşı kollama hissi -babamın da benim için bunları hissettiğinden emin olmama neden oldu.  Babam benim için kutsallaştı neredeyse. İşte bu noktada baba senin için en güçlü karakter haline geliyor yeniden. Çünkü güç fiziksel bir şey değil. Cesaretten söz ediyorum. İnsanın evladı için yapamayacağı şey yoktur, noktası bu. Benim için tek süper kahraman babam oluyor. Büyük bir saygı ona karşı hissettiğim. Kendi portreme gelirsek; Benim üzerinde durduğum iki önemli portre çalışmam var: İlkinde gözümü kapalı yaptım. İkincisinde gözlerim açık ve çok güçlü bakıyorum dünyaya. Birincisinde belki gözümü açmaya cesaret bulamadım. Orada bir narsisizm vardı mesela ama bana gözümü açtıracak kadar etkili değildi. Ama ikincisinde kendimi asker gibi yaptım. Kimileri “Hz. Ali gibi olmuşsun” dediler. Ben zaten bir savaşçıyı çizdim. Topluma mal olmuş bir imgesi vardır Hz. Ali’nin. Ben yaparken böyle bir benzerliğin farkına varmadım. Kendimi aynada alt açıdan çizdim. Kendime bir güç atfettim orada. Bunu fotoğrafla yapmak başka bir şey. Ya da birilerinin bana söylemesi başka bir şey. Benim öyle hissedip de bunu çizmem, önemli olan. Her iki portre de benim dilimden çıktı elbette. Beni ruhsal olarak çok iyi anlattıklarını düşünüyorum. İkisinin arasında çok zaman farkı var. En az 7 sene. Biri gençliğimin sonuna doğru, diğeri orta yaşın başlangıcına denk geliyor.  Biraz da ölüme meydan okuyan bir güç var ikincisinde.

-Resimlerinin diline gelirsek; üslubuna. Daha önceki bir sohbetimizde; değer verdiğin ressam arkadaşlarının senin resmini “fütürist” olarak tanımladığından söz etmiştin. Bir ressamın kendi dilini bulması nasıl bir süreç? Bir ekole dahil olması ya da olmaması neyle açıklanabilir?

-Benim resmim fütüristik olarak tanımlandı ama ben böyle bir çabayla çıkmadım ortaya. Ben Gustave Klimt gibi, biraz dışavurumcu, biraz da yüzey resmi yapıyordum. Kübik ama kübist de değil. Sonra fark ettim ki, resimlerim durağan oysa ben çok hareketli biriyim. Yaptığım resimlerde beni anlatan bir şeyler var ama tam olarak ihtiyacımı karşılamıyor diye uykularımın kaçtığını bilirim. İşte böyle bir sorgulama noktasına geliyorsun. Orada sıçrar mısın yoksa düşer misin? Sanatçının hayatında böyle vartalar vardır. Bunlar dönüm noktalarıdır. Ben ne kadar doğru geçtim burayı? En azından o virajı yanlış almadığımı biliyorum. Yani savrulmadım. Biraz Amerika’yı yeniden keşfetmiş gibi oldum. Resmimi hareketlendirmek istedim. Fütürizmde zaten gelecek ve hareket vurgusu çok önde. Böylece benim resimlerim fütüristik bir hâl aldı. Kendiliğinden yaşanan bir süreç. Bizim gençliğimizde internet yoktu. Fazla bir şey de görmedik etki anlamında. Benim bundan sonra fütüristik resim yapacağım diye bir iddiam da yok, zaten olmamalı.

Seni tanımlayan bu sanat akımına yani fütürizme bağlılığın ne durumda?

Ben böyle olacağım ideali ile gelmediğim için; ben böyle devam edeceğim şeklinde bir idealim de yok. Ama şu beni mutlu etti: Kendiliğinden gelip de sana bir gömleğin giydirilmesi ve sana denk gelmesi. Çünkü sen kendine bir gömlek biçmeye çalıştığın zaman durum biraz farklı oluyor.  Her resmimde yeni bir şeyler zorluyorum zaten. Beni takip eden dostlarımla zaman zaman resmin gideceği yeri tartışırız. Birbirimizi de bu anlamda irdeleriz, eleştiririz. Küçük resimlerde sürekli denemeler yapıyorum. Mesela çok fazla ressamın resmini incelerim. Her gün bir saat ayırırım bu gezintiye.

– Peki, etkilenme endişesi yaşamaktan korkmaz mısın?

– Her sanatçı etkilenir. Konu olarak da, biçim olarak da etkilenirsin. Ama bu süreci denetleyebiliyorsanız, bu etki sizin için anlamlı olur. Mesela fütürizmde bisiklet, uçak, at imgeleri bir hız temasının öğeleridir. Şimdi bugün baktığımız zaman roketler var, çok hızlı trenler, jetler var. Şimdi hız deyince, frekanslar var. Ses dalgaları var. Elektrik zaten saniyede 300 bin kilometre yol kat ediyor. Yarın, muhayyilenin bile alamayacağı yeni hız imgelerinin çıkmayacağını kim söyleyebilir? Belki bir galaksiye düşündüğün an gideceksin. Benden önce bu dili kullananların kullandığı imgelerin hepsini denedim elbette. Yarın öbür gün birileri bu akımı değerlendirirken benim kendi ülkemde yaptığım ve kendi dilimce yorumladığım bu çabayı da görecektir diye düşünüyorum. Bu adam da “Atı böyle yorumlamış” diyecekler. O poker masasına oturttum kendimi. Öyle diyebilirim. Her sanatçı bir “Guernica”sı olsun ister. Bu cesareti gösterdiğin zaman Guernica’n olur. Bu ekolün ustalarıyla bir cebelleşme durumu oluyor elbette. Daha önce de söylediğim gibi, bir ekolün içine yerleştirilmiş olmak benim resmimin sınırlarına dayandığı anlamına gelmiyor. Dünya ve hayat değiştikçe, ben de o değişimin içinde kendi dilimin evrimini yaşayacağım.

– İç dünyanı, sanatını bizimle paylaştığın için teşekkür ederim.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mission News Theme Compete Themes tarafından yapılmıştır.