İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

1900’lerden Bize Kalan: George Orwell

Yazan: Ece Zeren Aydınoğlu

Bir yazarı anlamak 1900’lerden koşup gelmiş; dünü bugünü ve yarını her dilde, her kültürde geleceğe anlatmaya çalışan bir yazarı anlamak! Hiç de öyle sanıldığı kadar kolay değil. Sanatın insan hayatıyla iç içe olduğunu ve zamanla her noktasından etkilendiğini biliyoruz. 1900’lerde bu, siyasetin sanat üstünde hegemonya kurmaya çalışmasının da ötesinde onu kullanarak kendi ideallerini yaratma çabasının da gösterisi halini almıştı. Hükümetler sanatçıları, yazarları ihanetçilikle suçlarken eserlerini sığlaştırıp amacından uzaklaştırmayı hedefledikleri yetmiyormuş gibi onları kendi fikirlerini yaymak için kullanmaya da çalıştılar. Sanatçılarsa tüm bu baskılara ve yaftalara rağmen zamansızlığı tercih etti, tıpkı George Orwell gibi…

Dünya savaşları; yıkımları tek yönlü olmadığı gibi toplumu derinden etkileyen, sanki kalıtımsal özellikmişçesine sıyırıp atamadığımız yaralar bıraktı insanlık üstünde. Katliamların yanında zihinsel sürgünlere şahit olduk hep birlikte. Eleştirel düşünceler ya yok edildi ya da sürgün edildi. Kitle iletişim araçları dönemin liderleri tarafından mükemmel şekilde kullanıma sunuldu. Radyodan afişe, romandan, günlük gazeteye kadar her şey bir yönlendirici olarak ve hatta işkence aracı olarak kullanıldı. Peki tarihin tekerrüründen bahseden insanlığın atıf yaptığı nokta olaylardan mı ibaretti yoksa zihinlerden mi? Yani tekerrür eden şey en temelde olaylar ya da tarih miydi (!)

Gerçekliğin peşinden koşarken yönlendirmelere maruz kalmak ve ithamlar

Bana kalırsa Orwell, eserlerinin bu denli sığlaştırılacağını bilmiyor değilidi çünkü o, hayata atıldığı günden beri insanın içindeki ihaneti görüp onu açığa çıkarmaya çalışan, bekli de çevresi tarafından saf görülecek kadar insan odaklı biriydi. Elton Koleji’nde burslu okuduktan sonra üniversiteye devam etmeyen Orwell, kısa bir süre o dönem İngiltere sömürgesi olan Bruma’da polis teşkilatında çalıştı. Burada gördüğü acımasız uygulamalar onun zaten içinde biriktirdiği emperyalizm öfkesini daha da yükseltti. Sonrasında gazetecilik yapmaya karar veren aynı zamanda kitap eleştirmenliği de yapan yazar, zekasının yanı sıra mesleğinin de yardımıyla bugünü dünden görebilen fikirler bıraktı notlarında.

“Burası Londra: Yüzlerce bomba atılıyor, insanlar ölüyor, yiyecek kıtlığı yaşanıyor. Dünyanın gördüğü en vahşi savaş: İkinci Dünya Savaşı. Medya gerçeği çarptırıyor. Gelen haberlerin hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğu belirsiz. Gazeteler eleştirel bir tutum takınmak yerine lüks ürünlerin reklamlarına yer veriyor. İngilizler, bir bölük askerin tahıl ihtiyacıyla at besliyor. Savaş kimsenin umurunda değil. Bomba alarmları İngiliz halkını uyutmuyor ama insanlar garip bir şekilde buna alışmış. Savaş haberleri takip edilmiyor. Yazılı olan her şeyde sansür var. Aydınların dosyaları her geçen gün kabarıyor, her muhalif fişleniyor. Her gün tahminen binlerce insanın öldürüldüğü korkunç bir savaşın ortasında, insan hiç haber olmadığı izlenimine kapılıyor.” George Orwell, Savaş Günlükleri, Günlükler 1.

Şunu unutmamak lazım bir yaşamın bize bırakacağı o kadar çok şey var ki, onu okumak ve anlamak belki de sadece bir yazar olarak bize bugünün politikasını bırakan Orwell’in kısa hayatından alabileceğimiz en büyük verimdi. 

Geçirdiği hastalıklar ve savaş yaralarını öteye bırakırsak özellikle iş hayatının ilk yıllarında çektiği parasızlık da onu yıpratan konular arasındaydı. (Dünya savaşlarını görmüş nesillerin ve özellikle düşünür / sanatçı / yazar kitlesinin ortak problemlerinden.) Ayrıca sınıf ayrımı kavramına ve üst sınıflara karşı duyduğu öfke onu sıradan insanı yazmaya, onu savunmaya ve onun için eleştirmeye iten en önemli şeylerdendi. 

Edebi gazeteci olan George Orwell; sade bir dil kullanımını, yazının içinde zeka pırıltıları görmeyi, aktif ve anlaşılır yazmayı tercih etti. Aynı zamanda yazarların bu tarzı benimsemeleri gerektiğini salık verdi hep. İngiliz yazar, metinlerinde yabancı kelimeler kullanmayı doğru bulmadı ve kendine has kurallar oluşturdu. Bu durum, belki de yaşamın da sıradan bir şey olduğunu bize göstermek istemesinden kaynaklanıyordu kim bilir… Ya da üst tabakanın iletişim tarzına aykırı olarak yazdıklarını herkesin anlamasını tercih etmişti, yani gerçekte savunduğu şeyi!

İnsan çıktığı yola ihanet eder mi?

Gençliğinden beri emperyalizm karşıtı olan yazar için İspanya İç Savaşı, belki de bir dönüm noktasıydı. Çünkü Franco’ya karşı çarpışan gönüllülerin arasına katıldı hem bir gazeteci hem de mücadeleci olarak…

Orwell’in İspanya’daki sosyalist örgütlerde gördüğü eşit ve insan hakları odaklı politikalar onu çok etkiledi. Kurulan düzende üstünlük bildiren ön adların ve kelimelerin kullanılmaması, piyasadaki ürünlerin halka ücretsiz dağıtılması gibi uygulamalar onun da desteklediği bir hayatın ön gösterimi gibiydi. 

Savaşın ön cephelerdeyken gırtlağından vurulan Orwell ve ölümden döndü ve cephenin gerisine gönderildi. İşte tam da bu süreçte İspanya’da yaşanan değişiklikleri tekrar görme fırsatı yakaladı. İspanya’da gördüğü o düzen tamamen bozulmuş ve iktidar sarhoşluğu baş göstermeye başlamıştı, ona göre ve bu yalnızca İspanya için değil tüm Avrupa için böyleydi Ne yazık ki. Bir süre sonra zaten kendisi de sınır dışı edilecekti. (Yazının amacı Orwell’in hayatı olmasa da bu detayı vermek geri kalan kısım için önemliydi.)

Ve çok konuşulan, o zamansız kitap “Hayvan çiftliği”

Bir masal tadında yazılan ama gerçekte siyasal bir çözümleme olan bu kitap, Orwell’in o dönemde kullandığı yönteme de bakılacak olursa ne denli zeki bir hamle yaptığının ilk göstergesi. Fabl tarzında yazılan Hayvan Çiftliği, aslında herkesin anlayabileceği dilde diktatörlüğe karşı gelen bir düzene işaret ediyor. Fakat, insan zihninin belirsiz noktalarında ışıldayan zafer ve yönetim kavramlarının ”bedeni ve fikirleri“ nasıl etkisi altına aldığına vurgu yaparak…

Hayvan Çiftliğini okurken dikkat edilmesi gereken nokta “onun Stalin’i ve onun kurduğu sosyalist düzeni eleştiren bir kitap” olmasının çok ötesinde olduğudur. “Hayvan Çiftliği Stalin’i ve sosyalizmi kötülüyor ve sistemin yürümediğini anlatıyor” demek kitabı sığlaştırmaktan öteye gitmez.

Öngörü sahibi olan Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü de aynı şekilde basitleştirilmemeli, her satırı altında yatan derinliklerle okunmalıdır.

Hayatı boyunca tüm yazdıklarında kişisel deneyimleri ve toplumsal hayata dair gerçeklikleri anlatan yazarın sadece Stalin’e ya da Hitler’e eleştiride bulunması gibi bir şey söz konusu değil. Burada aslında onun eleştirisi “insan zihninin güç kavramının bulanıklığına yenik düşmesinde” temelleniyor.

Celal Üster İngilizce aslından çerisini yaptığı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört için hazırladığı önsözde Hayvan Çiftliği’ne dair şu cümleleri kullanır:

“… Soğuk Savaş’ın boy atıp gelişmesiyle birlikte Batı Dünyası özellikle de ABD’nin en tutucu çevreleri ‘Hayvan Çiftliği’ni Sovyetler Birliğine karşı kullanabilecekleri düşünsel bir araç olarak görmekte gecikmedi. Onların gözünde Orwell ‘nedamet geçirmiş bir komünist’, Hayvan Çiftliği de Ekim Devrimi’nin nereye vardığını tüm açıklığıyla gözler önüne seren bir kitaptı. Gel gör ki Sovyetler Birliği’nin yöneticileri ve onlara bağlı komünistler de, Orwell’i ‘dönek’ ya da ‘ajan’ olmakla suçluyorlar, Hayvan Çiftliğini de ‘karşı devrimci’ ‘komünizm karşıtı’ bir yapıt olarak yerden yere vuruyorlardı.”

Burada net olan bir şey vardır ki: Orwell’in ne doğrudan Stalin ile ne de sosyalizm ile bir derdi vardı. Ölene kadar arkasında durduğu eşitlikçi hayat için dönemin dikta yönetimlerine, zafer sarhoşluğu ve devrim sürekliliği için değişen uygulamaların baskıcı ve kötü yöntemlerine yazılarında atıfta bulunmak, onları eleştirmek peşine düştüğü sıradan halk ve sıradan yaşam kavramlarına hatırlatma yapmaktı aslında. Detaylı değerlendirildiğinde, korku masalı olabilecek kadar derin bir şekilde insan bilincinin o katılaşmış yüzünü anlattığı Hayvan Çiftliği’nde Orwell, onun için söylenenlerin çok ötesinde düşünceler saklıyordu.

“Big Brother is Watching You!”

Uzun uzadıya anlatacak çok şey var elbette ama bu cümle tüm diktatörlüklere atfen yazılmış, toplumun her hareketini izleyen ve onu elindeki tüm araçlarla (kitle iletişim araçları dahil) yönlendirmeye çalışan bir baskıcının hikayesi. Kitapta yazar kurgudaki diktatörün kimliğinden ziyade toplum zihninin nasıl yönlendirildiği ve baskı altında tutulduğu konusuna vurgu yapıyor. 

Popüler kültürün getirdiği saçma eğlence programlarının ve pornografinin insan zihnini oyaladığı ve yönetimi ele geçirdiği bir süreçtir aslında bu. (Black Mirror’ın ilk sezonunda da vardı benzer bir bölüm hatırlarsınız.)

Gazeteci yazar Eric Arthur Blair namı diğer George Orwell, saf ve pür yazım tarzı, kelime seçimlerindeki ve kurgularındaki çözümlemelerle, toplumsal yönelimlerin çıkış noktaları ve baskıların varabileceği olası sonuçlarla, kendi deneyimlerinden yola çıkarak oluşturduğu kurgularla; çağının ötesinde, zamansız bir yazar olmayı her zaman fazlasıyla hak etti!

Not: İngiliz yemeklerini çok severdi 🙂

Kaynakça: 

Douglas Kellner, From 1984 to One-Dimensional Man: Critical Reflections on Orwell and Marcuse

Bilge Yasemin Böğür, Ömer Özer, 2019, “George Orwell’ın Edebi Gazetecilik Anlayışı: ‘Wigan İskelesi Yolu’ Yapıtının Çözümlemesi.”

Why I Write” in The Collected Essays, Journalism and Letters of George Orwell Volume 1

George Orwell, (1982) “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört.”

George Orwell, (2001) “Hayvan Çiftliği.” 

George Orwell, “Savaş Günlükleri, Günlükler 1.”

Ece Zeren Aydınoğlu

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir