İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

20. Yüzyıl Edebiyatının Ana Kavramı: ‘‘Yabancılaşma’’

Doğumdan itibaren hep etki-tepkiler neticesinde bu güne gelmekteyiz. Onlarca insan bize dokunuyor ve biz bu dokunuşlarla ilmek ilmek kendimizi örüyoruz. İşte bu etkileşimler neticesinde diğer bireylerle ortak bağlar kurmaktayız. Mesela bir insanla aynı müzik zevkine sahip olup, başka bir insanla aynı damak tadını paylaşabiliyoruz… Böylesi bir ”kendilikle” birbirine bağlı, birbirinden doğan yaşamlar içerisinde, bir güç ortaya çıkıyor ve bireyi kendi istediği kalıba sokmaya çalışıyor. Bu noktada birey, ya ona çizilen sınırları kabul ederek kendi benliğinden her geçen gün ödünler vermeye ve git gide kendine yabancılaşmaya başlıyor, ya da toplumun çizdiği bu sınırları reddederek bir varlık arayışına giriyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan durum ise, bir yanda yabancılaşma, diğer yanda varoluş sancıları…

Yabancılaşma terimine bakıldığında, kavramsal zeminini Hegel de (1770-1831) bulmaktadır. Hegel’e göre yabancılaşma, insanın gelişim sürecinin merkezi olmaktadır. Kendi dışında bir dünya yaratan sonra da bu dünyanın kendi ürünü olduğunu anlayan ruhun, yavaş yavaş dünyanın kendi dışında olmadığını kavramasıdır. Hegel yabancılaşmanın, bu kavrayışın eksikliğinin bir sonucu olduğunu söylemektedir. Georg Lukács’ın (1885-1971) yaptığı tahliller ise yabancılaşma fenomenine farklı açılımlar sağlamıştır. Lukács’a göre yabancılaşma, daha genel olarak, bireylerin kendi sosyal ilişkileri üzerindeki kontrol eksikliğini ifade etmektedir. Bu anlamıyla yabancılaşma, bireylerin, kendi hayatları hakkında söz sahibi olma konumlarının eksikliği anlamına gelir. Yani toplumsal sözleşme aracılığıyla toplumda ortaya çıkan özgürlük kaybı olarak tanımlar. Yabancılaşma, Erich Fromm’un (1900-1980) da ilgilendiği temel meselelerin başında gelmektedir. İnsanın yabancılaşmasını kapitalist toplumun ekonomik yapısıyla ilişkilendiren Fromm, modern endüstri toplumunda insanın, kör ekonomik güçlerin objesi haline geldiğini ileri sürmektedir. Yabancılaşmış insan, hem diğer kişilerden hem de kendisinden kopmuştur. Kendisini kendi yaşantısının merkezi olarak algılamayan yabancılaşmış birey, aynı zamanda benlik duygusunu da yitirmiştir. Her şeyi bir tüketim ürünü haline getiren yabancılaşmış insan için hayat anlamsızlaşmıştır. Fromm yabancılaşma sorununu ele alırken özgürlük konusuna da değinir. Fromm’a göre, modern insan yapay bir özgürlüğe sahiptir ve yapay bir kişiliğe bürünmüş durumdadır. Söz konusu isimler gibi daha birçok düşünür, filozof ve kuramcı yabancılaşma kavramı üzerine çalışmalar yapmıştır.  Biz bu yazıda yabancılaşma kavramının 20. yy edebiyatına nasıl yansıdığını belli başlı örnekler üzerinden kısaca ele alacağız.

20. Yüzyıl Edebiyatında Yabancılaşma

Bu yüzyılda yazarların, insanın yabancılaşmasını, çağcıl edebiyatının ana sorunsalı olarak irdelemekte olduğu görülmektedir. Yani içerikte yabancılaşan insanı odak alan edebiyatın biçimdeki ana sorunsalı da yine yabancılaşmadır.

Kafka Dönüşüm (1915) isimli kitabında, her şeyin çıkar üzerine kurulduğu ve bireyin insan olmaktan çıkartılarak hiçleştirilmeye başladığı bir dönemin analizini yapmaktadır. ‘‘…sürekli değişen, hiç kalıcı ve samimi olmayan insan ilişkileri.’’ Gregor Samsa’nın gözünden, insanoğlunun bu değişimini çarpıcı bir şekilde fiziksel başkalaşımla somutlaştırdığı görülmektedir. Kafka’nın hemen hemen bütün eserlerinde görülen yabancılaşma olgusu, onun kendi yaşamında da belirgin bir biçimde izlenmektedir. Ya da bir diğer modernist edebiyatçılardan Elias Canetti, Körleşme (1935) isimli kitabında, ontolojik yabancılaşmayı ve seküler dünyanın mekanik dinamiklerini romanın kahramanı üzerinden sergilemeye çalışmıştır.

Fransız yazar ve düşünür J. Paul Sartre ise Bulantı (1938) romanında yabancılaşmayı, insanın varlık karşısındaki trajik yüzünü açığa vuran bir duygu olarak tasvir eder. Bireyin kendine yabancılaşması, romanın kahramanı Antoine Roquentin’in kendisinden üçüncü tekil kişi olarak bahsetmesiyle yüzeye çıkar: “Üşüyorum, bir adım atıyorum, üşüyorum, bir adım, sola dönüyorum, sola dönüyor, sola döndüğünü düşünüyor, deli, deli miyim? Delirmekten korktuğunu söylüyor, varoluş, varoluşta küçük mü görüyorsun, duruyor, vücut duruyor, durduğunu düşünüyor, nereden geliyor o? Ne yapıyor? Gidiyor, korkuyor, çok korkuyor, ahlaksız, istek bir sis gibi, istek, tiksinti, var olmaktan tiksindiğini söyledi. Tiksiniyor mu? Var olmaktan tiksinmekten yorgun…” Burada sadece yabancılaşma değil, aynı zamanda varlığın yadsınmasını, varlığa karşı bir tiksinmeyi de görmekteyiz.

Bir diğer Fransız yazar Albert Camus ise, Yabancı (1942) romanında, bir arabı öldüren ama bu suçtan çok, yalnızca gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen bir yabancıyı ele almaktadır. Kahramanın yaşama ve ölüme duyduğu kayıtsızlık, varoluşçu bir temelde ele alınırken, aynı zamanda 20. yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşmayı da okura sunmaktadır.

Modernist Türk edebiyatının önemli isimlerinden Yusuf Atılgan ise, Aylak Adam (1959) isimli kitabıyla bu konulara değinen bir diğer isimdir. Romanın kahramanı, aylaklığı kendisine iş edinen, aykırı, sarhoş olup dayak yiyen, cinsel isteklerini gerçekleştiren, takıntıları olan, toplumla uyuşmak gibi bir hedefi olmayan, psikolojik sorunları olan, nevrotik ve narsist mizaçlı, entelektüel bir tip olarak karşımıza çıkmaktadır. Atılgan kahramanı üzerinden, bilinçakışı, iç monolog, iç çözümleme gibi teknikleri de kullanarak varoluş ve yalnızlaşma kavramlarını çözümlemiştir.

Modern Türk edebiyatının önemli isimlerinden bir diğeri ise Oğuz Atay’dır. Atay’ın Tutunamayanlar (1972) romanının kahramanlarından Selim ve Turgut için toplumsal ve kültürel yabancılaşmanın etkileri, kendine yabancılaşmalarıyla birlikte açığa çıkmaktadır. Ayrıca kitabında Tutunamayanlar için şunu da söylüyor: ”“Önce kelime vardı,” diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık. Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelime ile birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.

Söz konusu örneklerden de görüldüğü gibi modern dünyanın gücü altında ezilen bir insanlık söz konusudur. Bu ezilme, bireyde yetersizlik duygusu veren büyük, anlaşılmaz bir duygusal boşlukla kendini dışa vurmaktadır. Evet, modernleşme hayatın her alanını kolaylaştırdı ama bu kolaylaştırmayla kişi benliğinden yavaş yavaş kayıplar vermeye, makineleşen çağın bir çarkı olmaya başladı.

KAYNAKÇA

Bilgili, M. (2012). Dışavurumcu Resimde Modern İnsanın Yabancılaşması İnsan Doğası, Yabancılaşma ve Adalet Üzerine Prometheus İmgesi . Çanakkale : Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi.

Kiraz, S. (2015). Kitle, Kültür, Bunalım ve Yabancılaşma. Mavi Atlas, 5, 126-147.

Osmanoğlu, Ö. Hegel’den Marcuse’ye Yabancılaşma Olgusu. Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2(3), 65-92.

Bir yorum

  1. Adnan özkaçmaz Adnan özkaçmaz 14/05/2020

    Albert camusun insanı en yalın ve samimi haliyle yabancı kitabında ortaya koyuşu beni tepe taklak etmişti üzerinden uzun zaman geçti kitabı okuyalı belkide unutmak yok yok kaçmak istemiştim onu hatırlamak korkutuyor beni hayata karşı kayıtsızlığım bazen mide kramplarına sebeb oluyor bu yazı yine mideme kramplar soktu açıkcası ne kadar kaçsakta gerçekliğimizden birgün biri çıkıp böyle yüzüne vurur. Gerçekliğini sanırım bu gerçekle yüzleşme zamanı geldi 😠

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir