Press "Enter" to skip to content

Alfred Hitchcock Sineması ile Tanışmak

Alfred Hitchcock’un film dünyasına girmek çok kolaydır. Film anlatımındaki ustalığını, tematik takıntılarıyla birleştirerek, filmlerini hem kolay tüketilebilir hem de sofistike bir hale getirmiştir. Film tarihinin en uzun ve en yoğun geçen kariyerlerinden birine sahiptir. Yani eğer Hitchcock sinemasına hayransanız, film tarihinin diğer büyük yönetmenlerinden daha fazla keşfedilecek şey var demektir. Birçoğu şaheser olarak nitelendirilen, göz kamaştırıcı 56 uzun metrajlı film yönetti, daha fazla uzatmadan muhteşem kariyerine irdelemeye başlayalım.

Bu haftaki takıntımız: Gerilimin babası Alfred Hitchcock ve onun sinema evreni

Leytonstone’da doğan Alfred Hitchcock, 1920 yılında, daha önce katip ve ressam olarak çalıştıktan sonra bir film şirketi için yazar olarak çalışmaya başladı. Hitchcock, sanat yönetmeni de dahil olmak üzere çeşitli rollerde çalıştı. Hatta Almanya’da, Alman Ekspresyonizminin zirvesinde, Fritz Lang ve FW Murnau’nun filmlerine hayran kalır, kısa bir süre onlar için bile çalışır. Hatta bu yüzden filmlerinin çoğunda, onlara eşsiz bir lezzet veren Ekspresyonist soyutlamanın ipuçlarını görmek mümkündür.

1920’lerde Hitchcock, ilk olarak ortak ve eşi olacak olan yetenekli film editörü Alma Reville ile tanıştı. Daha o dönemlerde yaptığı iki film çalışmasında, yönetmenin önümüzdeki otuz yıl boyunca tekrar tekrar ele alacağı sapık röntgencilik temaları mevcuttu.

1926’da, üçüncü filmi The Lodger: A Story of the London Fog ile birlikte, Hitchcock sinema sahnesine geldiğini gerçekten ilan eder. Ripper cinayetlerinden esinlenilen filmde, Hitchcock, sarışın kadınlarla rahatsız edici cazibelerinin yanı sıra yanlışlıkla suçlanan adamların hikayelerine izleyiciler getirmeyi başarır. Titular lodger, yanlışlıkla bir seri katil olarak saptanır ve daha sonra bir mafya tarafından film boyu yakalanmaya çalışılır. Lodger, Hitchcock’un hikayelerini görüntülerle anlatmasına izin veren bir karakter olmayı başardı. Sessiz dönem boyunca bu yeteneğini iyice geliştirerek sonraki Hollywood çalışmalarında çok daha başarılı oldu.

1928’de Hitchcock, “İngiltere’nin ilk sesli filmi” olan Blackmail’i yönetti . Genç ve güzel bir kız olan Alice, bir lokantada yakışıklı ve iyi giyinmiş bir yabancıyla flört ettikten sonra, Scotland Yard detektif olan sevgilisi Frank ile tartışır ve yabancının kolunda oradan ayrılır. Adam, Alice’i resim stüdyosuna davet eder ve o da bu daveti kabul eder. Adam, stüdyoda Alice’e tecavüz etmeye kalkınca, kendini korumaya çalışan Alice ressamı öldürür. Aynı gece Alice’i binadan çıkarken gören birisi, Alice ve dedektif Frank’e santaj yapar ancak yabancı adam, tanık iken birden nasıl olduğunu anlamaz ve sanık durumuna düşer. Paradoksal olarak, Hitchcock’un son sessizliğidir. Bunun nedeni, filmin çekildikten sonra konuşturulan bir resme dönüştürülmesidir, diyalog üzerine yazılmıştır. Bu sessiz filmlerin sonunu müjdeledi ve tartışmasız ki başarılı oldu.

30’lar Hitchcock’a hem başarı hem de başarısızlık getirdi. Bir yandan, ilk klasiği olan, The 39 Steps filmini yaptı. Benzersiz Macar aktör Peter Lorre’nin oynadığı The Man Who Knew Too Much yaptı. Ancak bir yandan, 1934’te Waltzes from Vienna ve 1939’da Jamaica Inn gibi unutulan filmler de yaptı. Birinci film, Hitchcock’un müzik türleri üzerine ilk denemesiydi.

Buna rağmen, Waltzes from Vienna, Hitchcock için önemli bir kilometre taşını temsil ediyor. Film (özellikle kurgu) ve müzik arasındaki yeni ilişkiyi araştırıyordu. Ses çağı film yapımcılarına müzik kontrolü sağlamıştı. Daha sonra “müziği ihmal etmemek, teslim olmak… Film yapımında ilerleme şansı…” olduğunu söylerdi. Gerçekten de müzik Hitchcock’un filmlerinde etkili olmuştur. 

Besteci Bernard Herrmann ile ortak çalışmaları sonunda bu ikonik duş sahnesi psycho filminde ortaya çıkar.
1930’larda Hitchcock İngiltere’nin en iyi yönetmenlerinden biri olarak kabul edildi. Film endüstrisinde yükselişinin zirvesi olabilecek başka bir dünyada, ancak tarihin farklı fikirleri vardı. 1939’da Hitchcock, Gone with the Wind filmiyle müthiş bir sükse gerçekleştirdi ve Amerikalı ünlü film yapımcısı David O. Selznick ile Hollywood sözleşmesi imzaladı. Hitchcock, Amerikalı yazar Daphne Du Maurier’in romanı Rebecca’nın bir uyarlamasını yönetecekti. İngiltere’yi Hollywood için terk etti.

En İyi Film dalında Oscar kazanan Rebecca, Hitchcock için tatlı bir filmdi. O ve Selznick filmin yapımı boyunca çatışmışlardı, neredeyse hiçbir konuda aynı fikirde değillerdi. Hitchcock, çekiminde ekonomikti, ancak Selznick her ihtimale karşı çok sayıda yedek çekim yapmak istiyotrdu. İngilizler komik anlar isterken Amerikalılar böyle bir mizahı kaba bulmuşlardı. Her şeye rağmen Rebecca, 1940’ların Hollywood klasiğidir. Son derece gotiktir, sadece ilk karısını öldürmüş olabileceğini öğrenmek için zengin bir dulla evlenen genç bir kadının hikayesini anlatır. Daha da kötüsü, ölü kadına takıntılı olan adamın hizmetçisi Bayan Danvers tarafından işkence görür. 

Danvers'ın üslubunda homoerotik bir alt ton var. Eşcinsel bir alt metin, Hitchcock'un sonraki filmlerinde, özellikle de Rope filminde sık sık yeniden ortaya çıkar. 

Hitchcock, 1940’larda Hollywood’da kendini sürekli zorlayan bir sanatçı olarak büyümeye devam etti. Daha sonra Salvador Dali tarafından tasarlanan bir sürrealist rüya dizisi ekledi çalışmalarına.

Daha iyisine ulaşmak için bir dizi deneyler gerçekleştirmiştir. Sinema tarihinin en janti katillerini gördüğümüz The Rope, Alfred Hitchcock’un ilk renkli filmi olmasının yanında tek mekanda geçmesi ve izlerken tırnak yedirmesi özellikleriyle de bilinir. Diğer bir önemli özelliği ise neredeyse hiç ara verilmeden çekilmiş olmasıdır. Makarada film değişmesi gerektiğinde kamera koyu renkli objelere odaklanır, bu sırada yeni makara takılır. Kamera hareket ederken bir yandan set görevlileri sessizce eşyaların yerini değiştirir.

Hitchcock’un Strangers on a TrainI ConfessDial M for MurderTo Catch a ThiefThe Trouble with HarryThe Wrong Man ve The Man Who Knew Too Much filmleri birbirini tamamlayan ortak temalara sahiptir, ancak hepsinin kendine özgü lezzetleri vardır. 50’li yılların en ünlü üç filmi, Northy by Northwest, Cary Grant’in oynadığı ve Jimmy Stewart’ın oynadığı Rear Window ve Vertigo‘dur

Northwest by North, mükemmel bir Soğuk Savaş gerilimidir. Cary Grant'in komedi yeteneklerinin yanı sıra aşırı çekiciliğini tam olarak kullanıyor. Ve o dönemde Bond filmlerinden çok daha fazla konuşuluyor.

Kameranın bakış açısını Jimmy Stewart’ın dairesiyle sınırlandıran Rear Window, Hitchcock’un Lifeboat ve Rope sınırlamasına geri döndüğünü gösterir. Ana karakter komşularını gözetler ve bir cinayete tanık olur. Rear Window, perspektifini asla terk etmeyerek izleyiciyi Stewart’ın röntgenciliğinde suç ortağı haline getirir. Ahlaki bir huzursuzluk yaratır. Stewart’ın karakterinin ne kadar müdahaleci olduğunu bilmemize rağmen, bundan sonra ne olacağını da görmek isteriz. Bu filmde adil olmak neredeyse imkansızdır ve sadece François Truffaut’un Hitchcock’la yaptığı röportaj ile bir şeylerin sonucuna varılabilir. Röportaj hakkında bilgi edinmek için burayı tıklayabilirsiniz.

Stewart, 1958’de Vertigo için son kez bir Hitchcock filminde rol alır. Bu, Citizen Kane‘in 50 yıllık saltanatını Sight ve Sound Dergisinin prestijli anketinde bir numaralı film olarak sona erdiren filmdir. Emekli, baş dönmesi çeken bir dedektif, karısını takip etmek için bir üniversite tanıdığı tarafından işe alınır. Dedektif bu gizemli, güzel kadını takip ederken yavaşça ona aşık olur. 

Vertigo, izleyicisine sayısız kez izlemesi karşısında her seferinde yepyeni bir şey verebilecek güçte bir yapımdır. Baştan çıkarıcı, ancak belirsiz bir şekilde dehşet vericidir. Tüm büyük Hitchcock temaları devreye girer: röntgencilik, kadın düşmanlığı, sapkınlık ve suçluluk. Bernard Herrmann’ın tınıları ise, romantizm ve korku arasında sallanır. Müzik, görüntülerle her an atmosferden sızacak şekilde birleşir. Vertigo, Hitchcock’un sanatının zirvesini temsil eder, ancak Hitchcock orada durmaz.

Hitchcock, İngiliz filmi Frenzy ile 1972’de köklerine dönmeye çalıştı . Filmde bir meyve satıcısı, kadınlara tecavüz edip öldürür. Frenzy tüyler ürpertici olsa da, önceki filmler daha rahatsız edici olmayı başardı. Daha önceki çalışmalarda yüzeyin altında kaygı ve korkunç şiddet vardı. Örneğin, başka bir kadın düşmanı ve Hitchcock seri katili, Shadow of a Doubt filmindeki Charlie Amca‘dır . Ustalıkla Joseph Cotten tarafından canlandırılan Charlie Amca, film sırasında kimseyi asla öldürmese de izleyicilere dehşet vermeyi başarır. Diğer yönetmenlere göre Frenzy harika bir film olarak kabul edilir, ancak gerilim ustasının diğer filmleri göz önüne alındığında ortalamanın biraz üstünde olduğu yorumu eklenir.

Hitchcock’un 60’ların sonu ve 70’lerin başında yaptığı işlere bakarsanız kendini tekrar etmeye başladığını görebilirsiniz. O dönemdeki iki filmi, James Bond serisinin artan popülaritesinden yararlanma girişimi olarak görülebilir. Ayrıca Frenzy‘de, şiddetin sınırlarını daha da ileriye taşıyarak Psycho büyüsünü yeniden yakalamaya çalışıyor gibi görünüyor. 

Hitchcock, Family Plot‘u çeker. İki suçlu çiftle ilgili bu hikayede, önceki filmlerde bir yan gösteri olan ürkütücü mizah daha belirgin hale gelir. Hitchcock, en son bu filmi çekmiştir. Efsanevi yönetmen bu işten üç yıl sonra Bel-Air’deki evinde vefat etti.

Sessiz çağın yüksekliğinden modern gişe rekorları kıran şafağa kadar 50 yılı aşkın süre ömrünü film yapımına adanmış Alfred Hitchcock, hayati bir sinematik figürdür. Ne kadar sürerse sürsün, film tarihinde her zaman şişman ve eksantrik bir İngiliz adamı olacaktır. Her yerde birbirini izleyen nesiller boyunca keşfedilmeyi bekleyen zengin hazineler bıraktı.


En İyi 5 Alfred Hitchcock Filmi:

Shadow of a Doubt (1943)  Joseph Cotten, banliyölerde saklanan bir seri katil olarak kariyerinin en iyi performansını verir. Anthony Hopkins’in sakinliği Lecter’in yapabileceğinden daha fazla rahatsız ediyor. Bu film, kötülüğün doğasını ve şiddet ile kurgu arasındaki ilişkiyi incelikli bir şekilde araştırıyor.

YanlThe Wrong Man  (1956)  Bu Hitchcock’un en kalıcı temasının en saf örneğidir. Gerçek olaylara dayanan filmde Henry Fonda, yanlış bir şekilde cinayetten hapsedilen bir adamı oynuyor. Film, kendisi ve eşinin (Vera Miles) çektiği çileyi anlatıyor. Muhtemelen Hitchcock’un en dokunaklı çalışmasıdır ve atmosferden çok karaktere odaklanan bir anlatıya sahiptir.

North by Northwest (1959)  Cary Grant, farkında olmadan casuslara yakalanan ve ABD’nin etrafında bir kovalamaca yol açan adamı oynuyor. Heyecan ve komiklik arasında çılgınca hareket eden Hitchcock’un sessiz dönemdeki çalışmalarının mükemmel bir uzantısı ve sadece görüntülerle etkili bir hikaye anlatımı var.

Rear Window (1954)  Tek bir dairenin içerisinde büyüleyici bir dünya yaratır. Jimmy Stewart, kaza geçirmiş bir gazeteciyi oynar. Can sıkıntısından komşularını gözetlemeye başlar. Ve bir süre sonra bir cinayete tanık olduğuna inanır. 

Vertigo (1958)  Hitchcock sinemasına başlamak için en iyi yer olan Vertigo, onun sinemasını anlamak için özet niteliği taşıyor. Stewart kariyerinin en karanlık performansını verirken, Bernard Herrmann belki de mükemmel bir film müziği yarattı. Edith Head’in kostüm tasarımı sadece harika görünmekle kalmaz, aynı zamanda filmin temalarına da katkıda bulunur. Ve Hitchcock, film bazen diyalog olmadan on dakika sürdüğü için görsellerden başka bir hikayenin nasıl anlatılacağını gösterir, baştan sona tamamen büyüleyici bir yapımdır. Çalıştığı tüm ekibin en iyi olduğu filmdir.

Vertigo 2

One Comment

  1. Gencehan Tetik Gencehan Tetik 10/05/2020

    Evde ve komşulardaki eski gazeteleri bakkala satarak koştuğumuz sinemanın hiç bilmediğimiz temel taşları hakkında güzel bir yazı/içinde emek/bağlılık/tebrikler …

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *