İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Alper Bakıcı: Çok yönlü bir çalışma alanı oluşturup halkbilimin sanat ile olan ilişkisini ön plana çıkarmak gayreti içerisindeyim


Merhaba Alper Bey. Okurlarımızın sizi daha iyi tanıyabilmesi için bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Alper Bakıcı kimdir?

Alper Bakıcı sanat camiasında üzerinde durulmayan bir konunun görünürlüğünü ön plana çıkarmaya çalışan bir folklorist, kültür araştırmacısı ve illüstratördür diyebiliriz.

Lisans eğitimimi Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Halk Bilimi Bölümü’nde, yüksek lisans eğitimimi ise Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim-İş Eğitimi Anabilim Dalı’nda tamamladım. Çeşitli akademik dergilerde kültür araştırmaları üzerine yazılar yayımladım. Türk sözlü kültür anlatılarını, özelde ise ekseriyetle hikâye ve masalları metinlerarasılık bağlamında yeniden kompoze ederek, kendi üslup ve formumla illüstrasyonlarını yaparak yorumluyorum.

Sanata yönelmeniz ne zaman başladı?

Çocukluk yıllarımdan bugüne kadar her zaman kültür, sanat ve tarihe karşı özel bir ilgi duydum. Çocukluk yıllarımda ansiklopediler karıştırırdım, orada gördüğüm sanat tarihine dair görseller ve tarihe dair verilen bilgiler beni her zaman etkilemiştir. Bunun yanı sıra tarihe ve özelde Türk tarihine her zaman ilgi duydum. Araştırma yapmayı seven, ayrıntılara dikkat eden birisiyimdir diyebilirim. Resim yapmayı çocukluğumdan beri severim. Evde çocukluğumdan kalma resimlerimi saklıyorum. Eğitim hayatım boyunca resim yapmak, keşfetmek, doğayı izlemek, izlediklerimi kağıda aktarmak istemişimdir. Bunun için bu soruya net cevap vermek zor, ama güzel sanatlara bir akademik disiplin olarak ne zaman bakmaya başladınız diye sorulursa yetenek sınavlarına hazırlandığım dönem diyebilirim. Sanata akademik bir disiplin gözüyle bakmaya başladığım bu süreçte, ben de yetenek sınavlarına hazırlanırken bir şeyler öğrendim. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nü kazandım, ama tercihimi Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Halk Bilimi Bölümü’nden yana kullandım. Nedeni iki disiplin arasında bir tercih yapmak değildi belki de ama yukarıda vermiş olduğum bilgiler dahilinde Edebiyat Fakültesi’nde daha başarılı olacağımı düşündüm. Lisans eğitimim bittikten sonra yüksek lisans eğitimime Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim-İş Eğitimi Anabilim Dalı’nda devam ettim. İki disiplininde bana kattığı çok değerli akademik bilgiler olmuştur. Farklı alanlardan yararlanmam entelektüel bakış açıma olumlu yönde etkiler sağladı, bugün yeni bir şeyler üretmeye çalışıyorsam bunu çok yönlü bakış açısına borçluyumdur.

Küplere Binmek

Sanatınız içinde neler barındırıyor, eserlerinizde ilham aldığınız konular nelerdir?

Sözlü kültür içerisinde yer alan masallar ve hikâyeler çalışmalarımın ilgi alanlarının başında gelmektedir. Özellikle masallarda yer alan olağanüstü tipler olan devler, dev anaları, karakoncoloslar ilgimi çeken konu başlıklarıdır. Bu arketipler kolektif hafızada uzun zaman yer edinerek günümüze gelmiştir ve semboller yoluyla önemli bilgiler vermektedirler. Carl Gustav Jung ve Freud’un Psikanaliz kuramı bağlamında bu çalışmaları inceliyorum ve illüstrasyonlarını yapıyorum. Masallara ilave olarak Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nden bahsetmek isterim. Evliyâ Çelebi, masallarla birlikte özellikle üzerinde durduğum önemli konu başlıklarından. Yalnızca Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’ni inceleyerek ne yapmak istediğimi anlayabilirsiniz. Evliyâ Çelebi bu olağanüstülükleri seyahatnâmesinde “Acayip-ül Garaip” olarak anlatmıştır.

Neden masalları ve hikâyeleri resmetme ihtiyacı duydunuz, sizi bu konuda güdüleyen ne oldu?

Hayatımda her zaman ilke olarak bulunduğum yer ve konum ne olursa olsun, yaptığım işin elimden gelenin en iyisi olmasına özen gösteririm. Bunu önemli bir prensip olarak görüyorum. Bu felsefeden yola çıkarak lisans eğitimimde akademik okumalar ile kendimi geliştirirken metinlerarasılık kavramı ile tanıştım. Kavramı biraz irdelediğimde sözlü kültüre ait olan masal ve hikâyelerin resim yoluyla aktarılmasının ne gibi sonuçlar doğuracağı düşüncesi bende bugünkü düşüncelerimin şekillenmesini sağladı.

Metinlerarasılık kavramı hakkında Kubilay Aktulum “Yazıya dökülüp metinleştirildikleri andan başlayarak sözlü geleneğin ürünleri bir yeniden kurgulama nesnesi durumuna gelirler. Değişik dönemlerde sanatçılar, yazarlar söz konusu şu ya da bu folklorik bir ürünü yeni bağlamlarda biçimsel, anlamsal ve işlevsel dönüşümlerle yeniden yazmışlardır. Bir ülkeyi temsil eden, ulusal kültürün klasikleşmiş temel yapıcı unsurlarını ölü birer yapıt olma durumundan kurtarmanın en etkili yolu onları sürekli olarak yeniden kullanmak, bir başka deyişle güncellemektir” yorumunu yapmaktadır.

Özetlemek gerekirse metinler mit, destan, efsane, masal, hikâye, mesnevi ve roman düzleminde belli bir sıra halinde günümüz modern okuru ile buluşur. Bu metinler yazıldıkları dönemin kültürel, politik ve sosyal değişimlerine uğrar ve eklemeler yoluyla günümüze ulaşır. Metinler statik değil, dinamiktir.

Benim metinlerarasılık kavramı ile ilgili olan düşüncem sözlü folklor ürünlerinin yeniden yazımı üzerine değil, yazılan bu eserleri plastik sanatlar yoluyla yeniden farklı bir dil ile kompoze etmek üzerinedir.

Şunu ifade etmek gerekli ki sanat bir ihtiyacın sonucu ortaya çıkar. Ortaya çıkan duygu ve heyecan sizde bir şeyler bırakmış olmalı ki sizi bir şeyler üretmeye itsin. İşte benim kavramı irdeleyerek üzerinde durduğum düşünce ve heyecan ortaya eserlerimi çıkardı.

Annesinden süt emen Keloğlan

Sözlü kültürün aktarma eylemini sürekli hale getirerek yapının tekrarını sağladığı ve sonsuz zaman diliminde kaybolmasını önlediği gibi, sizin de yaratmakta olduğunuz eserlerinizle bu aktarma sürecini devam ettirmeyi hedeflediğinizi söyleyebilir miyiz? Siz bu konuda bir misyon üstleniyor musunuz?

Metinlerin yeniden yazımı ve aktarımı her dönem devam etmiştir. Metinlerin yeniden üretimi salt yazın ile de sınırlı değildir. Bir metin sinema yoluyla, tiyatro yoluyla, resim yoluyla ve daha pek çok farklı yöntemle aktarılabilir. Bu konuda verilecek sanırım en iyi örnek Grimm Kardeşler’dir. Jacob ve Wilhelm Grimm kardeşlerin Kinder und Hausmärchen Çocuk Masalları derlemelerini hepimiz biliriz. Grimm kardeşler Almanya’nın uluslaşma sürecinde Alman köylülerinden derledikleri masalları ebedîleştirerek yeniden kompoze ettiler ve yayımladılar. Bununla da kalınmadı bugün dünyanın her yerinde Grimm Kardeşler’in masalları okunuyor, biliniyor ve hatta kültür endüstrisi yoluyla farklı alanlarda üretimi yapılarak pazarlanıyor. Yani üretim bir şekilde devam ediyor. Bundan üç dört sene önce bir alışveriş merkezinde yer alan dünyaca ünlü bir hazır giyim mağazasında Pablo Picasso’ya ait olan maskların küpe şeklinde satışa sunulduğunu gördüm. Picasso malumunuz modern sanatın öncülerinden. Afrika maskları sanatçının belli dönem ilgisini çeken konulardandı. Masklar Afrika yerlilerinin kültürüne ait bir estetik iken, Picasso bu kültürden esinlenerek kendi stili ile yorumladı ve modern sanata aktardı. Aynı masklar dünyaca ünlü bir hazır giyim mağazası tarafından küpe formatında satışa sunuldu. Evet burada kültür endüstrisinden bahsedebiliriz ama aktarma sürecinin önemli olduğunu düşünüyorum. Kim bilir belki gün gelir benim veyahut başka bir sanatçının farklı bir üslup ile çalıştığı bir konu başka bir aktarma sürecine dahil olur.

Misyon konusuna değinecek olursak ben yukarıda da ifade ettiğim şekilde sözlü folklor ürünlerinin yeniden yazımı üzerine değil, yazılan bu eserleri plastik sanatlar yoluyla yeniden farklı bir dil ile kompoze etmek üzerine çalışmalar yapıyorum. Benim misyonum bu konuda öncül bir rol oynamak. Gelenekseli modern sanata aktaran bununla ilgili değerli çalışmalar yapan pek çok sanatçı var benim ise serüvenim biraz farklı. Ben çok yönlü bir çalışma alanı oluşturup halkbilimin sanat ile olan ilişkisini ön plana çıkarmak gayreti içerisindeyim. Bir yönümle halk bilimciyim bir yönümle sanatçı.

Sözlü kültürde yer alan anlatılar metinlerarasılık kavramı içerisinde değerlendirildiğinde sizce özgün değerlerden söz edilebilir mi yoksa her yapıt metinler arasıdır diyebilir miyiz?

Sözlü kültürde yer alan anlatılar hazır kalıpların biçimlendirmesi yoluyla oluşurlar. Toplumun belleğinde gelişerek varlığını devam ettirirler. Bu metinler yazıldıkları dönemin kültürel, sosyal ve politik değişimlerine uğrar ve eklemeler yoluyla günümüze ulaşırlar. Doğal olarak her yapıt biraz da olsa metinlerarasıdır diyebiliriz. İnsan bu değişimlerden etkilendiğine göre estetik bakışı da değişime uğramaktadır.

Bilge Tonyukuk, Bengü Miras

Sözlü veya yazılı kültür ögelerinin, uluslaşma sürecinde millî kültürün şekillenmesine etkisi olmuş mudur?

Halkbilimi çalışmaları öz itibariyle geçmişe karşı nostaljik duygular besleyen ve milli kimliğin oluşma sürecinde fertler tarafından ilgi gören bir bilim disiplinidir. Halkbilimi mitleri, kahramanlık destanlarını, kutsallık atfeden mekânları ve birçok sözlü ürünü incelemesi sebebiyle özellikle 19. yüzyıl ile birlikte millî kimliklerin tanımlanmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Halk terimi 19. yüzyılda genel nüfus içerisinde aşağı tabakayı ifade etmekteydi, köylü kavramı ile eşdeğer görülmekteydi. Bu değerlendirme şehirli orta sınıf tarafından yapılmıştır. Etnosentrik önyargıların burada ön planda olduğunu söylenebiliriz. Çok uluslu imparatorluklardan ulus devlete geçiş sürecinde halk kültürü ortak bağı simgelemesi açısından önemli görülmüş, incelemeye değer bulunmuştur. Almanya’da Herder halk şarkısı kavramını Alman diline sokmuştur. Herder’e göre her milletin dili ve edebiyatı millî bir karaktere bağlanmalıdır. Herder sanatın halk bilgisinden yararlanması gerektiğini savunmuş ve bu sayede klasik Alman edebiyatının temelleri atılmıştır. Bu konuda Grimm Kardeşler örneğini vermiştim. Derlenen masalların uluslaşma sürecine etkisi ve daha da önemlisi bugün kültür endüstrisi yoluyla farklı alanlarda üretimi yapılarak pazarlanabilmesi önemli bir konudur.

Türkiye’de halkbilim çalışmalarına duyulan ilginin yine 19. yüzyılda başladığını görmekteyiz. Tanzimat dönemindeki yenileşme hareketleri hep batılılaşma olarak ele alınmış, edebiyat alanında yapılanların bir yenileşme mi yoksa geriye, öze dönüşü mü simgelediği çokça üzerinde durulmamıştır. İmparatorluğun yıkılma sürecinde farklı siyasi reçeteler sunulmuş, özellikle Balkan harbi sonrası yaşanan yenilgi ile birlikte milliyetçi düşünceler ön plana çıkmıştır. Halkbilimin millî kimliğin oluşma sürecinde aydın çevreler tarafından işlendiğini, erken Cumhuriyet döneminde de devam ettiğini görmekteyiz.

Bugün gelinen noktada ise uluslaşma sürecinden çok daha farklı bir şekilde küreselleşen dünyada, kültür endüstrisi yoluyla kültürün tanıtımının yapıldığı bir dönemi yaşıyoruz.

Küreselleşme sürecinde sözlü kültür ögelerinin aktarımı nasıl oluyor?

Bu soruyu yine Grimm Kardeşler’den bir örnek vererek açıklamak isterim. Jacob ve Wilhelm Grimm Kardeşler Kinder und Hausmärchen ismi ile derledikleri masallar bugün çocuk edebiyatı içerisinde değerlendirilmektedir. Masal deyip geçmemek gerekli. Grimm Kardeşler’in derledikleri masalların kültürün endüstri yoluyla görünürlüğünün arttırılması, hemen her alanda bu masallara bir yaşam alanı oluşturmuştur. Hepimiz Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Kırmızı Başlıklı Kız, Külkedisi, Fareli Köyün Kavalcısı, Bremen Mızıkacısı masallarını biliriz. Bu masalların bir şekilde endüstri tarafından üretimi ile karşılaşmışızdır. Belki masalı okuyarak, çizgi filmini izleyerek, sinema gösterimine giderek, belki de bir oyuncak mağazasında bu masallara ait oyuncakları görerek bir şekilde hafızamızda yer edinmişlerdir.

Kültür endüstrisi kavramının Theodor Adorno tarafından ilk defa 1947 yılında “Aydınlanmanın Diyalektiği” isimli çalışmasında kullanıldığını görmekteyiz. Theodor Adorno’yu ABD’nin tüketici kültürü oldukça etkilemiş hem de rahatsız etmiştir. Mensubu olduğu Frankfurt Okulu, modern kapitalizm yoluyla oluşan sorunlara, özellikle kültür ve onun geliştirdiği zihniyet konusunda psikolojik bir kavrayış getirmeye çalışmıştır.

Kültür endüstrisi, kapitalizmin etkisiyle ortaya çıkan bir kültürel oluşum olduğu için, uluslararası pazarın değişimlerine göre biçimlenmektedir. Kültür endüstrisinin içinde yer alan kültürel oluşum, toplumların katmalarından çıkan ve o toplumun kendi özvarlıklarını taşıyan değerlerden farklı olarak, dayatmacı bir şekilde, o toplumda endüstriyel süreçler sonucunda oluşturulmuş ve seri bir şekilde standart olarak üretilmiş ürünlerle kitlelere ulaştırılmış ve yeni bir kültürel sürecin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Grimm Kardeşler üzerinden verdiğim örnekten de anlaşılacağı üzere sunulan bu ürünlerin dayatmacı etkisini görmekteyiz. Masal kahramanlarının endüstri yoluyla farklı şekillerde karşımıza çıkmasına karşılık bizim masal ve hikâyelerimiz kültür endüstrisinde kendilerine yer bulamamıştır. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalının bizde karşılığı Nardaniye Hanım Masalı, Külkedisi masalının karşılığı ise Küllü Fatma masalıdır. Bu masalların bilinilirliği ne durumdadır? Grimm Kardeşler’in masalları üzerine birçok illüstrasyon çalışma yapılırken, bizim masallarımızda bunu görememekteyiz. Bu konuda bir başka örnek daha vermek isterim. Cadılar birçok mitolojide özellikle de Batı mitolojisinde olağanüstü güçleri olan yaratıklar olarak işlenmektedir. Cadılık Avrupa’da Orta Çağ ile özdeşleşmektedir. Cadılar toplumdan dışlanan olağanüstü yaratıklar olarak süpürgeye binerler siyah kıyafetler giyer ve ‘sombrero’ya benzeyen şapkalar takarlar. Hepimizin bu cadı figürleri hakkında kafasında oluşturduğu bir betimleme vardır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde de obur cadılar ile karşılaşmaktayız. Bizdeki cadılar masallarda küplere binerler. Küplere binmek deyimi çok öfkelenmek anlamında kullanılır. Tarihimizde Tırnova Cadı Olayı olarak bilinen bir vaka vardır. Bugün Bulgaristan sınırları içerisinde kalan Tırnova’ da 1833 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kapatıldığı bir dönemde Tırnova Kadısı Ahmet Şükrü Efendi tarafından İstanbul’a gönderilen bir cadı avı mektubu bulunmaktadır. Bu mektup Takvîm-i Vekâyi’nin 69. sayısında yayımlanmıştır. Belki yukarıda verdiğim örnek Yeniçeri Ocağı’nın kapatıldığı bir dönemde Yeniçerilere karşı bir olumsuzlanma örneği olarak folklor üzerinden işlenmiş olabilir. Ama bu acayip ve garip olaylara inanalım ya da inanmayalım folklorda bir şekilde işlenmiştir. Bu örneklerden yola çıkarak şunu ifade edebiliriz ki; kültüre ve onun yeni bağlamlarda güncellemesine katkı sağlayan, değer veren toplumlar kendi kültürel değerlerinin üretimini devam ettirerek kitlelere ulaştırmışlardır.

Kazan’ın yedi başlı ejderha ile savaşı

Endüstri hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Yukarıda da ifade ettiğim şekilde kültüre ve kültürün yeni bağlamlarda güncellemesine katkı sağlayan toplumlar kültürün üretimini bir şekilde kitlelere ulaştırmışlardır. Bu konuda kültür endüstrisi kavramına toptan bir olumsuzlanma örneği olarak da bakmamak gerekli. Kültürel değerlerimizin modern dünyada bir esin kaynağı olması açısından yeni bağlamlarda güncellenmesi hem sözlü ürünlerin görünürlüğünü arttırmaya hem de kültürel ifadelerin çeşitlenmesine katkıda bulunabilir. Kültür aktarımımızı yeni üretim biçimlerine aktarabilmek yoluyla uluslararası toplumda görünürlüğün artacağını düşünüyorum. Bizim kültürel malzememiz çok güçlü mesajlar içermektedir. Sürdürülebilir barışın devamı için, özellikle kültür aktarımının yeni üretim biçimine aktarılabilmesi gereklidir. Avrupa’da skolastik düşüncenin eleştirildiği, hümanizmin ön plana çıktığı bir dönemden çok daha önce Türk hümanizmi Ahmet Yesevi, Mevlâna ve Yunus Emre’de şekil bulmuştur. Öncelikle kendi kültürümüze bir bütün gözüyle bakmamız gereklidir. Tekniği batının, özü itibariyle bizim olan kültürün, teknik enstrümanlarının iyi kullanılmasıyla daha iyi aktarılacağına inanıyorum. Sadece resim yoluyla değil, plastik sanatların tüm alanlarını kullanarak bunu yapabiliriz. Yunus Emre’nin bir operası, Dede Korkut’un bir senfonisi, masalların bir sinema gösterimi, Evliyâ Çelebi’nin bir çizgi romanı neden olmasın?

Bu yoldan çıkarak şunu ifade edebiliriz ki Batılı mitolojik anlatıların sanatsal ve kültürel alt yapısına saygı duymakla birlikte, kendi kültürel kodlarımıza değinen anlatılarında görünürlüğüne katkı sağlamamız gerektiğine inanıyorum. Kültürel malzemenin millî bir bakış açısıyla işlenmesi ve bu yolla kültürel ifadelerin çeşitlenmesi gereklidir. Unutmamak gerekli ki politik anlamda güçlü olan milletlerin kültürel malzemelerini millî bir yolla işledikten sonra küresel dünyada tanıtımını yaptıklarını biliyoruz. Öz itibariyle milli değerlere saygılı olup bu değerleri kültür yoluyla işlemek ve bir o kadar da evrensel değerlere saygılı olmak modern toplumun yerine getirmesi gereken bir ödevdir. Bu yolla insanlığın ortak mirasına farklı bir bağlamda bakabilir ve uygar bir dünyada farklılıklara saygı duyabiliriz.

Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, Çerkez ve Ahbaz Oburların Gökyüzü Savaşı

Çalıştığınız alanda sizi etkileyen, size ilham olan sanat eserleri ya da sanatçılar oldu mu?

Öncelikle kendi stilimi kendim oluşturmak gayreti içerisindeyim. Bir akımı ya da bir sanatçıyı rehber edinmedim, ama etkilendiğim sanatçılar olmuştur. Bunlar Salvador Dali başta olmak üzere, İlban Ertem ve Suat Yalaz’dır. Salvador Dali’nin sürrealist çalışmaları beni her zaman etkilemiştir. Sürrealizme karşı özel bir ilgim var ve üzerine çalıştığım konu da olağanüstülükler olunca Salvador Dali’yi takip etmemek eksiklik olur diye düşünüyorum. Belki sürrealizme olan ilgim olağanüstü tiplere ilgi duymamı sağlamıştır. Sonrasında İlban Ertem. İhsan Oktay Anar’ın kaleme aldığı İlban Ertem’in daha sonra çizgi romana aktardığı Puslu Kıtalar Atlası romanı başlı başına etkilendiğim bir çalışmadır. Ertem’in kitabı resimleme süreci üzerine bir yazısını okumuştum. Kitaptan etkilendiğini, adeta yaşadığını aktarıyor ve kitabı resimlemek istediğinden bahsediyordu. Benim de metinlerarasılık kavramı ve sözlü ürünleri resmetmek hakkındaki görüşlerim biraz İlban Ertem hocayla benzeşiyor gibi. Son olarak Suat Yalaz’ın Karaoğlan ve Tarkan çizgi romanları beni etkileyen çalışmalar olmuştur.

Ülkemizde üzerinde pek çalışılmamış bir alanda üretim yapmaya çalışıyorsunuz. Sizce sanatınız gereken değeri görüyor mu, sanatınız hakkında çevrenizden nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Çalışmalarıma çevremden güzel dönüşler oluyor. Çalışmalarımın özellikle akademide olumlu bir yorum aldığını söyleyebilirim. Özellikle Türk Dünyası üzerine araştırma yapan alanlarda ve Türk Dünyası üzerine çalışan sanatçılardan güzel dönüşler alıyorum. Türk Dünyası üzerine araştırma yapan alanlarda metnin görsel hali çok çalışılmadığı için, farklı duygular uyandırabiliyor. Güzel dönüşler motivasyonuma da olumlu yönde etki ediyor.

Dev ile Şehzade

İllüstrasyon çalışmalarınıza ilk olarak hangi anlatıyı betimleyerek başladınız?

İlk çalışmalarım Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nde yer alan İstanbul’un kuruluş epiği ve İstanbul tılsımlarının hikâye edilişi üzerineydi. Evliyâ Çelebi seyahatnâmesinin birinci cildini İstanbul’a ayırmıştır. Burada İstanbul’un kuruluşuna ve tılsımlarına dair hikâyeler paylaşır. Bu hikayeler gerçek ile kurmaca bağlamı arasında okuyucuya anlatılır. İstanbul’un kurucuları sırasıyla Hz. Süleyman, Süleyman oğlu Melik Racim, Madyan oğlu Yanko, İskender-i Zülkarneyn, Pozantin Kral, Kayser-i Rum, Vezendon Kral, Kral Yağfur ve Kostantin olarak sıralanır.

İstanbul’un tılsımları ile ilgili 17 kara 6 deniz hikâyesi paylaşan Evliyâ Çelebi on altıncı tılsımda “bir devlet gele, ayakta olan pespaye adamlara söz değip baş ola ve sarıklı adamlar sureti var” ifadesini kullanıyor. Ben bunu II. Mehmet (Fatih) olarak yorumlayıp İstanbul’un kuruluşuna ilişkin bir epik panorama çalışması yapmıştım.

Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’ndeki hikâyeleri neden betimleme ihtiyacı duydunuz?

Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi üzerine yapılan çalışmaların ağırlık merkezi Evliyâ Çelebi’nin elli bir yıllık seyahat anlatılarını topladığı seyahatnâmesi üzerinden şekil alan hikâyeleridir. Başta coğrafya, mimari, topoğrafya ve tarih disiplinlerini içine alan bu araştırmalar özetle, seyahatnâmenin edebi değerinden ziyade, yazarının gezip görmüş olduğu yerleri tasvir eden bir gezi yazısı özelliği üzerinde durmaktadır. Evliyâ Çelebi’nin folklora dayalı acayip ve garip anlatıları ise çok fazla üzerinde durulan konular olmamıştır. Masallar ve hikâyelerde yer alan olağanüstü tipler olan devler, dev anaları ve karakoncoloslara ait anlatıların hepsi Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nde mevcut. Evliyâ Çelebi, seyahatnâmenin yedinci cildinde Çerkez gezisi sırasında Hatukay Çerkezi ülkesinde olduğunu söylediği, üç yüz haneli Pedsi köyünde, gökyüzü cadılarının savaşına şahit olduğunu yazar. Çerkezler, Evliyâ’ya yılda bir kere koncolos gecelerinde, Çerkez ve Ahbaz oburlarının gökyüzünde ceng-i azmettiklerini ve dışarı çıkıp seyretmesi gerektiği tavsiyesinde bulunurlar. Bu hikâye benim ilgimi çekmişti ve resmettim.

Evliyâ Çelebi üslubu ve hikâyelerindeki kurmaca özelliği sebebiyle modern okur tarafından eleştirilir, ama Evliyâ’nın anlattığı hikâyeler sohbet meclisinin ağırlıkta olduğu bir sözlü ortam için değer gören hikâyelerdir. O dönem belgesel nitelikteki bilgi ile folklor iç içedir. Coğrafi ve mimari bilginin folklor anlatılarından tamamen ayrılmadığı, bilginin iç içe geçtiği bir dönemden bahsediyoruz. 17. yüzyılda bu anlatıların işlenmesi son derece doğaldır. Yazar bu anlatıları gerçek ve kurmaca bağlamında harmanlar, eğlendirici yönü ile birlikte de okuyucuya sunar.

Örneğin yukarıda ismini verdiğim Mandan oğlu Yanko hayali bir karakterdir, ama bu Evliyâ Çelebi’nin hayali karakteri değildir, Osmanlı anlatı geleneğinde yeri olan bir karakterdir. Stefanos Yerasimos bu konuda “Türkler yeni başşehirlerinin tarihini öğrenmeye çalışmak yerine, onu kendileri yaratmıştır” yorumunu yapmaktadır.

Özetle Evliyâ Çelebi kültürel malzemeyi zihninde canlandırarak hikâyeler yolu ile yeniden kurgulamıştır, ben ise o hikâyeleri başka bir düzlemde yorumluyorum. Benim amacım Evliyâ’nın gerçek ve kurmaca bağlamında oluşturduğu hikâyelerinde yer verdiği folklora ait olağanüstülükleri, kendi düşünce dünyamda plastik öğeleri ekleyerek yeniden değerlendirmek ve kompoze etmek.

Evliyâ Çelebi Seyehatnâmesi, İstanbul’un Epik Kuruluşu (Beklenen Miras)

Sizin için özel yeri olan çalışmalarınız var mı?

Her çalışmam benim için değerlidir. Okuduğum anlatı o an beni mutlaka etkilemiştir ve üzerinde çalışılmayan bir görsel çalışma yapmaya çalışmışımdır. Özel yeri olan çalışmalarım derseniz referans olarak Pertev Naili Boratav ’ın Az Gittik Uz Gittik isimli çalışmasında yer alan Erler Kocasına Koca Olmaya Giden Keloğlan Masalı, Dede Korkut Kitabında yer alan Basat’ın Tepegöz’ü Öldürdüğü Destan ve Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâmesi’nde yer alan Çerkez ve Ahbaz Oburların Gökyüzü Savaşı diyebilirim.

İllüstrasyonlarınızı oluştururken metne sadık kalarak betimleme yapmak, işinizi zorlaştırıyor mu?

Hayır zorlaştırdığını söyleyemem. Metni okuduktan sonra kafamda o metnin bende bıraktığı bir izlenim oluşuyor. Metnin içinde olsaydım ben nerede yer alırdım diye kendime soruyorum ve yorumlamaya başlıyorum.

Masallardaki olağanüstü tipleri betimlerken yalnızca anlatılardaki fiziksel özellikleri mi baz alıyorsunuz yoksa betimleriniz kendi hayal gücünüzden izler de taşıyor mu? Hayal gücünüz hangi noktalarda devreye giriyor?

Anlatılardaki fiziksel özellikler genellikle kalıpların tekrarı şeklinde olabiliyor bazen de fiziksel özellikler muğlak kalıyor diyebiliriz. Örnek vermek gerekirse dev anaları hakkında bir dudağı yerde öbür dudağı gökte, göğüsleri geride gibi ifadeler kullanılıyor. Hâl böyle olunca betimlemeleri kendi hayal gücüme göre yorumladığımı söyleyebilirim. Mesela Basat’ın Tepegöz’ü öldürdüğü destanda yer alan Tepegöz hakkında tepesinde tek gözü olan, insan yiyen, hasıla son derece kuvvetli, ağacı kökünden sökebilen bir olağanüstü görünüm bize aktarılmaktadır. Tepegöz’ün fiziksel ölçülerini burada verilen bilgilere göre yorumlayabiliriz. Ben Tepegöz’ü son derece uzun boylu bir dudağı yerde, bir dudağı gökte tek gözü olduğu için büyük bir gözü olan tip olarak betimledim. Bunun yanı sıra bu olağanüstü tipler üzerine yapılan çok fazla çalışma olmadığı için hayal gücünüze etki edecek, çağrışımda bulunacak yorumlarla da karşılaşmıyorsunuz. Bu konuda hayal gücümü, akademik okumalarım, metinde bilgi verilirse fiziksel özellikler ve metin içerisinde ben olsaydım nerede yer alırdım sorusu belirliyor. Masalları derinlemesine incelediğinizde hayal gücünüz sizi metnin bir yerine yerleştiriyor, oradan bir şeyleri görebiliyorsunuz.

Basat veTepegöz: Kaos Kozmos Karşıtlığı

Bu alanda erişmek istediğiniz nokta veya gerçekleştirmek istediğiniz bir hayaliniz var mı?

Sanat camiasında üzerinde durulmayan bir konunun görünürlüğünü ön plana çıkarmaya çalıştığımı ifade etmiştim. Erişmek istediğim nokta öncelikle çalışmalarımın görünürlüğünü arttırabilmek. Bu konu da önemli bir ivme kazandığımı düşünüyorum. Daha sonrasında bu çalışmalarımı dijitale dönüştürebilmek, animasyon, çizgi film ve çizgi roman sektörüne aktarabilmek. En büyük hayalim ise yazınsalın görsele dönüşüm sürecine destek verecek olan bir dijital atölye kurmak.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Sözlü kültür anlatılarını metinlerarasılık bağlamında yeniden kompoze ederek kendi üslup ve formumla yorumlama konusunda bir adım attım, hislerim bu konuda yürümem gerektiğini bana söyledi. Hayal ettim. Hayallerimi cesaretle gerçekleştirmek için araştırdım, okudum, farklı insanlarla fikir alışverişinde bulundum. Serüvenim masal ve hikâyelerin resim yoluyla aktarılmasının ne gibi sonuçlar doğuracağı düşüncesi ile başladı, araştırdıkça resimledikçe “Homeros anlatılarına karşılık Dede Korkut neden yok? Polphemos varsa Tepegöz neden yok? Süpürgeye binen cadı varsa küpe binen koca karı neden yok?” sorularını ortaya çıkardı. Bu eserlerim ortaya çıktı. Üretime devam ediyorum, önemli olanın cesaretle bir adım atmak olduğuna inanıyorum, araştırarak, çok yönlü bakarak, fikir alışverişinde bulunarak, zamanı doğru şekilde kullanarak sürecin daha iyi yerlere geldiğini düşünüyorum. Bu havuzun daha çok dolması gerektiğine inanıyorum.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir