İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir Resim Önünde: Gece Kuşları


Bu kez 2. Dünya Savaşı yılları: yıl 1942. Grosz Metropolis tablosunda büyük şehre, bu gayya kuyusunda yaşamaya tiksintiyle bakıyordu. Ondan 25 yıl sonra, Edward Hopper mahzun bir umutsuzlukla bakıyor.

25 yıl çok uzun mu? Değil elbette, acıtıcı olan da bu: zaman öyle hızlanmış, öyle çığırından çıkmış ki, oluşturduğu merkezkaç gücüyle insanı uzaklara fırlatmış. Büyük şehre bakınca, olumsuz da olsa coşkuyla yaşanan duygulardan eser kalmamış.

Renkler donuk, sırttan görünen adam donuk, köşeler sert ve sıkışmışlığı pekiştiriyor: O köşe mekânda sabahı beklemek, hiç olmazsa uykusuzluk çekmek, sıkılacak kadar bile duygu yüküne sahip olamamak. Bu tablo yabancılaşmanın değil, yalıtılmanın çağına ait.

Şapkalar başta. İçeridekiler müdavimse bile, kendilerini evlerinde hissetmiyorlar. Ellerinde olsa kalkıp gidecekler ama nereye? Bir başka mekân daha mı iyi buradan? Yok, içerideki yalnız adamdan bir hikâye çıkar çıkmasına ama mutlu son yapıştıramazsınız.

Sokak boştur. İnsanı bırakın, bir araç geçmez, kedi-köpek bile yoktur. Acaba içerideki gece kuşları için mi boştur sokak? Handiyse yoktur sokak, önemini yitirmiş, anlamından soyutlanmış bir “dışarısı” olmuştur.

Pekiyi, öyleyse biz “dışarıdan” bakışımızla, pekâlâ röntgenci durumuna düşmüyor muyuz?

Yazan: Yekta Majiskül


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir