İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir resmin önünde: Théodore Géricault’dan Medusa’nın Salı


İstiap haddini aşan sayıda insan alınmış ama hiçbir güvenlik önlemi alınmamış bir gemi, şaka gibi adıyla Medusa, okyanusta batar. Gemidekilerin çoğu ölür, kurtulanlar derme çatma bir salla okyanus ortasında kalır, günler sonra bir gemi onları fark eder de kurtulurlar. Bu arada saldaki kazazedelerden de çok sayıda kayıp verilir.

Tablonun solunda, denizin nasıl kabardığı tekinsiz bir renkle yüzümüze vurulur: Kabaran dalganın ufku kapatan yüksekliği değildir korku salan, ardındakini ele vermeyen kopkoyu tonudur – saldaki cesetlerin rengiyle dans eder dalganın rengi.

Oysa gökyüzü umut vericidir: açıldı açılacak bulutlar arasından güneş kendini göstermek üzeredir; kim bilir, belki göstermiştir bile. Nedir, o pejmürde yelken bezinin ardında kalmıştır şimdilik, tam o anda ufukta beliren umudun yanında rol çalmamak için.

Tablonun zemininde, salla denizin birleştiği yerde cesetler yatar, saldaki yaşamla denizdeki ölüm arasında bir geçiş alanı gibi serilip kalmış. Hayatta kalmaya çalışanların kımıl kımıl bedenlerini andırıyorlar, bir tek renklerde farklılar; yoksa canlıymış gibi bir enerji taşıyor o cansız gövdelerden. Bir yanlarıyla salın, eşyanın parçasına dönüşmüşler şimdiden, beri yandan, nedendir bilinmez, savrulup denize atılamayacak kadar değerliler sağ kalmaya savaşan kazazedelerin gözünde.

Nasıl cesetler denizle sal arasında bir geçiş alanı oluşturuyorsa, cesetlerle diriler arasında bir umutsuzlar, mücadeleyi bırakmışlar alanı da var tabloda – hele salın kuytusunda, gölgeler arasında, başını elleri arasına almış kazazede: onu umutlandırabilmek mümkün mü?

Ya o, her şeye sırtını dönmüş, gelecekten beklentiyi yadsımışa benzer, düşünekalmış ihtiyar. Acaba kurtulma hayalinden mi korkar, ölümü boşa umutlanmanın yıkımına yeğleyecek kadar hem de. Yelken beziyle aynı renge bürünmüştür – bedeni canlıysa da eşya vasfını almıştır şimdiden. Yas mıdır gözlerindeki, dehşet mi? Herkesin zıddına geriye bakar kımıltısız, odağı mazide takılıdır.

Kendini paralayarak ufukta beliren gemiye el sallayanların değil, diğer kazazedelerin yüzlerini görmemize izin verir Géricault: Heyecan, tevekkül, coşku, yeis… hepsi birbirine karışmış, birbirini tamamlar ve birbirlerini yadsır haldedir.

Sallanan kırmızı bez paramparça bir kumaştır elbette, hiçbir değeri kalmamış bir paçavra. Ne var ki, saldaki en değerli nesnedir o anda: kazazedelerin yaşamı kadar değerli!

Tablonun üst yanında, uzaklarda, denizin bir kabartısından ayırt edilemeyecek gemi. Soru: O çaputlar gemiyi görünce, son bir umutla sallanıyor, değil mi? Ya göremeselerdi gemiyi, daha yakıcısı: Ya gemi onları göremeseydi?

Cansız bedenlerden başlayıp, kurtulma umuduyla mücadele verenlere doğru, ölümden dirime, ataletten enerjiye, kadim efsanelere özgü bir yücelme çizgisidir tanık olduğumuz. Eski Ahit’ten bir mesel sanki, nedir, renklerle desteklenmiş bir mesel bu: ölülerin matlığından canlılık fışkıran gövdenin bronzluğuna doğru boy veren bir mesel.

Olay gerçektir ama Géricault’nun tablosu hikâye, olayın kendisinden daha etkili olmuş bir hikâye: o kaza yaşanmış, onlarca kişi ölmüş, ne var ki, Fransa kamuoyu kaza haberinden çok Géricault’nun tablosundan rahatsız olmuştur. Tablo gerçekçi olmaktan çok romantiktir ama etkisi açısından bunların ötesindedir: kayıtsız kalınamayacak ölçüde siyasidir. Bu tablo, hatta daha genel olarak o çağın resim geleneği, istemli-istemsiz, düşünsel iklimle doğrudan ilintilidir. Bu ilinti üzerine yazı da yarın gelecek.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir