İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bugün ölmüştü: Andrey Tarkovski 


Sinema yönetmeni Andrey Tarkovski, 1986’da bugün ölmüştü. Henüz 54 yaşındaydı, deneyimli ve uluslararası itibar sahibiydi; arzuladığı sinemayı özgürce gerçekleştireceği umudunu verdiği sırada hızla ilerleyen kanser nedeniyle hayatını kaybetti.

Annesi yetenekli bir sanatçıydı ama onun yaşamında büyük etkisi olan babası daha güçlü bir figürdü: Arseni Tarkovski çağının önemli şairlerindendi; Andrey okula bile gitmezken onları terk edip giden bir şair. Tarkovski filmlerinde babasının şiirlerini sıklıkla alıntıladı, Ayna filmi anasına bir ağıt olsa da babasının şiiri üzerindeki etkisini daima hissettirdi.

Okullu sinemacıdır, doğru ama yükseköğrenimi sırasında öğrenim gördüğü diğer dallar da ilgideğerdir: Müzik ve Arapça çalışmış, jeoloji öğrenimi görüp bir yıl boyunca Sibirya’da yeryüzünü incelemiştir. Sonradan hayıflandığı ender konulardan biri müzik öğreniminden vazgeçmesi olmuştu.

Mikail Romm’un çömezi olarak sinema öğrendi. Öğrencilik günlerinden itibaren filmlerin önce yazılması, sonra yönetilmesi gerektiğine inanmıştı. İvan’ın Çocukluğu sayesinde ilk filminden yıldız yönetmen olarak mesleğine başladı ama ikinci filmi Andrey Rublev’de sorun yaşayacaktı.

Andrey Rublev yurtdışında gördüğü teveccühe rağmen yıllar boyunca SSCB’de gösterime sokulmadı, nihayet gösterim çıkabildiğinde kırpılıp kuşa çevrilmiş haline izin verildi. Sovyet sinema yetkilileri ortaçağda geçen filmde tarihsel yanlışlıklar bulunduğunu, kimi anakronik hataların affedilemez olduğunu öne sürmüşlerdi. Tarkovski’nin umurunda değildi: Tarihi kişiler ya da olaylar, bugünü anlattıkları kadar önemliydi onun için; gerisi tarihçilerin işiydi sanatçıların değil.

Asıl kavga daha derindi, tarihsel gerçekliğe bağlılık sadece kavganın vitriniydi. Sovyetler Birliği yönetmenlerinden başka bir ideolojik duruş bekliyordu, nedir, Tarkovski’nin durduğu yer bambaşkaydı. Günümüzden bakıldığında gülünç görülebilir: Tarkovski fazla “Rus” kalmakla, dolayısıyla mürteci olmakla eleştirilmişti.

Tarkovski dünyayı taklit etmeyi gereksiz bulurdu, sinemacı kendi dünyasını kurmalıydı – ancak böylece sinemada şiir yazılabilirdi. Kendisi de şair olarak daima aynı imgelerin peşinde koşup durdu: temel elementler denilen su, ateş ve toprak, anne, ev her filminde güçlü görüntülerle belirir. Feragat, hatta dava uğruna şehitlik de öyle – son filminin adı ve konusu manidardır: Kurban.

Daha gülünç çelişki şu: Aynı dönemin sinemacılarından Sergey Paradjanov hapse atılırken Tarkovski görece özgür kalabildi. Kimi tasarıları engellendi, bürokratik zorluklar yaşadı ama yine de film çekebildi. Çünkü Batılılar tarafından takdir edilmişti, ne kadar ayrıkotu olsa da karşıt görüşün imrendiği bir “Sovyet” yönetmendi! 

Bu yüzden Solaris’e 2001 Uzay Macerası’na sosyalist ideolojinin yanıtı gibi saçma sapan bir yafta vurulduğunda Sovyetler Birliği’nde uzun boylu itiraz olmadı, hatta bu görüş kabullenildi. Oysa iki filmin birbiriyle kıyası bile gariptir: 2001 insanoğlunun ilerleyişi düşüncesini sorgular, Solaris ise insanın anlamını.

Sovyet bürokrasisi Ayna filmini değersiz filmler kategorisine sokup ancak kıyı köşe sinemalarda gösterilmesine izin vermişti. Bu denli sevmedikleri Tarkovski’nin yurtdışına çıkma kararı alması üzerine derin bir oh çektikleri kesindir. Gelin görün ki, ölümünden hemen sonra, biraz da Glasnost ikliminin etkisiyle Lenin Ödülü’nü Tarkovski’ye verdiler – nasıl olsa aralarında yeni sorun yaşanmayacaktı. 

Bir düşünün: Moskova’da yapılan ilk toplugösterimi, İstanbul’daki o zamanın adıyla Sinema Günleri’ndeki toplugösterimle nerdeyse aynı tarihtedir – hakkı geç teslim edildi demek iddialı olur ama ülkesinde kabullenilmesi ne kadar geciktirildi!

Batılılar ona mistik bir Doğulu olarak baktılar ama ülkesinde de Haiku âşığı bir Doğulu gibi görülüyordu. Akılcılığı reddetmeyen ama gereğinden çok önemsendiğini düşünen bir sinemacının Soğuk Savaş koşullarında iki tarafta da yerleşeceği alanı yoktu – her ne kadar takdir görse de.

Şimdi okunduğunda diğer sinemacılar için söyledikleri yenilir yutulur sözler değildir, başkalarını eleştirirken kantarın topuzunu kaçırırdı. Kendi adıma, günümüz sinemasındaki Marvel dünyasını izlediğinde, tabii eğer izlemeyi kabul etseydi, ne diyeceğini yine de merak ediyorum. 


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir