İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Can Gezer: Üretebilmem için bazen ruhumu dansa kaldırmam gerekiyor


Sevginin doğuşunu, gelişimini ve ölümünü bir romana uyarlayan “Cennet Tabutu” adlı  kitabın yazarı  Can Gezer’le  kahve tadında bir sohbet gerçekleştirdik.

Mine Alpan: Can Gezer’i yakından tanımak istersek, bize kendinizden biraz bahseder misiniz?

Can Gezer:
1993 İzmir doğumluyum ve bu güzel şehirde yaşamaya devam ediyorum. Hayalleri peşinde koşan her insan gibi kısır döngünün içinde ödülümü almak için çabalıyorum. Bu döngünün içinde o kadar çok anım var ki, kendimi yetmiş yaşında sevimli bir büyükbaba gibi hissediyorum. (gülüyor) Okul hayatımı yarıda bırakarak Tanrı’nın bana vermiş olduğu yeteneği en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorum. Belki de o yüzeyi duvar yazılarıyla dolan sıralarda oturmaya devam etseydim kitap yazamazdım. Bu yüzden yeteneğimin farkına vardığım an sözcükler ile resim yapmaya başladım. Okulda öğretilen, gittikçe çileden çıkartacak derecede uzayan konulardan ben kısa zamanda payımı aldım ve kişisel gelişimim için daha çok çabaladım. Çünkü okulda ki eğitim ve kişisel eğitim farklıdır. Okul bittiğinde de kişisel eğitim devam eder ve elde edilen diploma sonsuza dek bizleri bilge yapmaz. Bu yüzden gözlerim ebediyen kapanmadığı sürece keşfetmeye devam edeceğim.

İlk kitabınız olan “Cennet Tabutu”nun içeriği hakkında biraz bilgi verir misiniz? 

İnsanoğlunun tozpembe olmayan büyük umutlarını gerçeğe dönüştürme çabalarını, sefaletin içinde yeniden var olma direncine kıyafet giydiren hikâyemin ana karakterleri Altemur Gökağca ile Peri Baltüten etrafında şekilleniyor. Hümanist düşüncemin üslubuyla biçimlendirdiğim bu roman okuyucuyu Demre ve Londra arasında trajik bir yolcuğa çıkarıyor. Bir zamanlar Demre’de yaşayan Peri’nin yağlı boya çalışmalarıyla Londra’da zirveye ulaştığı başarısı aynı zamanda büyük bir yıkım da getirecektir. Yanı sıra sanatçı kişiliğini, yaşanılan çelişkilerini ve kavgalarıyla boğuşan Peri, ansızın çıkagelen Altemur’un ezilen gerçeklikleri inatla reddederek gün ışığına çıkardığı iyiliğin türküsüyle korkusuz bir meydan okumayla direnmeye başlayacaktır. Güzey Akboğa ile dürüstlüğün seyrettiği bir dostluğu paylaşan Altemur, bencilliği içine işlemiş insan ruhunun en karanlık köşesinde kalmış kişisel felaketlerini ve düşünsel yanılgılarını ütopyacı fikirleriyle iyileştirmeye çalışarak Tanrı ile tabiat arasında tutkuyla mücadele etmeye başlıyor. Kır hayatını seven bu iki karakterimin farklı ve bir o kadar da benzer kişiliği toplumun çamurlu yollarına güçlü bir köprü örüyor. Beklenmedik olayların yaşanmasıyla birlikte duygusal zaaflarını, korkulu maceralarını çarpıcı sevgileriyle tersyüz ederek içinizi ısıtmayı başarıyorlar.

Okuyucularınızın, yazmış olduğunuz “Cennet Tabutu” adlı romanınızdan nasıl bir mesaj almasını istiyorsunuz? 

  
Sevginin çeşitli gerçekleriyle birlikte karakterlerimle yola çıktığım Cennet Tabutu kusursuz bir sevginin doğuşunu, gelişimini ve ölümünü bağrında taşıyor. Kitabım okuyucuya saf bir sevginin deliye dönen hikâyesini akıllara nüfuz etmek istiyor. Sevgiyle atılan her adımın yolu güzellikler ile dolacağına inanıyorum. Çünkü sevgisiz çarpan bir yüreğin duyguları kasım kadar soğuk olur. Bir çiçekle doğru güneş ışığında sohbet etmek, henüz patlamamış tomurcuğunu koklamak, birkaç yaprağını temizlemek sevgi ile yapılan bir eylemdir. Böylelikle içimizdeki sevgiyi en güzel şekilde geliştirerek kendimize hayranlık duymaya başlarız. Oysa onu sadece su ile besleyerek yarım kalan filmimize devam edebilirdik. Ama bunun sevgimize hiçbir faydası olmazdı. Sevgimiz de gelişebilmesi için tıpkı bir çiçek gibi ilgi ister. Bazen gereğinden fazla suyun ona iyi geleceğine inanırız. Ama gün geçtikçe bükülen gövdesini gördükçe bu eylemden vazgeçeriz. Sevgide böyledir, doğru ve yanlışın içinde kendini en iyi şekilde beslemek ister. Duygularımızın güzel olmasıyla birlikte bunun doğru ile ilişkisini sorgular. Tıpkı her zaman ki suyun sadece biraz artması gibi. 

Kitabınızın gelecekte senaryo haline gelmesini ister misiniz? 

Elbette karakterimin gerçek bedenlere bürünmesini isterim. Onları izliyor olmak okumak kadar güzel ve heyecan dolu olacağına inanıyorum.

Cennet Tabutu kitabınızın ön hazırlık çalışması nasıl oldu? Kafanızdan geçenleri ilk bir müsveddeye yazıp sonra bilgisayarla üzerinden mi geçtiniz? 

Cennet Tabutu’nun ilk sayfaları Paris’te sıcak suyu olmayan bir otelin odasında başlamıştı. Sürekli yollarda olmamın özgürlüğün en güzel tadı olduğunu düşünüyorum. Farklı yerlere seyahat etmenin en güzel yanı şüphesiz kendimize olan güvenimizi arttırıyor olmasıydı. Korkusuzca her şeyi merak etmeye başlıyordunuz. Duvarda asılı olan bir tablonun gizli hikâyesini, yanınızdan geçen bir insanın duygularınızı gıdıklayan parfümünün notalarını, yürümüş olduğunuz caddenin nereye varacağı merakıyla her şeyi öğrenmek istiyordunuz. Otele giderken kar kadar beyaz sislerin içinden yürümüştüm. Dakikalarca yürüdükten sonra arkamı dönüp baktığımda hayran kaldım. Bu yüzden Cennet Tabutu’nun ilk cümlesi şöyle başlıyor: “Kar beyazı sislerin arasından aralıyordu gözlerini.”

Ve bu etkilendiğim anı gelişi güzel sayfaları doldurduğum defterime anlattım. Daha sonra defterimin zarar görebileceği olasılığını düşünerek el yazımla birlikte dijital arşiv tutmaya başladım. Hatırlıyorum da öğrencilik yıllarımda hayallerimi pencereden dışarıya baktığımda ya da tahtanın ortasına beyaz tebeşirle çizilmiş bir çokgende yaşardım. Hayallerimi defterime değil de ders kitaplarının sayfa boşluklarına yazardım. Çünkü öğretmenler deftere yazılan notları merak ederlerdi. Göçebe olarak yaşayan ruhum ve gözlemlerim sayesinde gün geçtikçe karakterlerimle birlikte doludizgin bir yolculuğa başladım. Karakterlerimi yaşıyor, onlara bir ruh, beden veriyordum. Bazen inatlaşıyor bazen de mutluluktan birbirimizi dansa kaldırıyorduk. Böylelikle ruhumun kimliğini onlar ile tanıştırıyor, birbirimizi daha iyi anlıyorduk. 

Size göre çok satan mı? Çok okunan mı? Çok tanınan yazar mı? daha verimlidir?

Aslında bu üç sorunun cevabı görünmez bir zincir ile birbirine bağlı. Çünkü çok okunan bir kitabın arkasında iyi tanınmış bir yazar vardır. Ve takibinde birçok insana ulaşmayı başarabilmiştir. Tüm bunların altında yatan bir gerçek ise etkileyici bir kitabın akıllara nüfuz ediyor olmasıdır.

Bir yazar olarak edebiyatımızın geleceğiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Her çağda farklı bir hikâyeyi bağrında taşıyan edebiyatın ne yazık ki ülkemizde hak ettiği değeri göremiyor oluşu sanatta bazı yıkımlara neden oluyor. Edebiyata değer veren insanların içinde bulunduğu çağın getirisinde sanata sırt çevirmek zorunda kalıyor. Ve bunun nedeni tek bir cümle kuramadığı halde kendini yazar zannedenlerin, tutkusunu ve acısını sözcüklere saklamayı başaramamış şairlerin edebiyat serüvenini meşgul ediyor olmasıdır. Bu yüzden her günlüğü olan kendini yazar, dilin ses estetiğinden yoksun birkaç dörtlüğü olan ise kendini şair olarak görmemeli. Umuyorum ki bu serüven yeteneğiyle kendini ıspatlayan insanların ödülleriyle, fikirleriyle dolacak. 

Elbette bu düşüncem sadece edebiyat ile kısıtlanmamalı. Televizyonlara, dergilere, gazetelere çıkan herkesi sanatçı olarak görüyor olmamız gelişemeyen bir sanat topluluğunda yaşıyor olmamızın nedeni. Her güldüreni, şarkı söyleyeni popüler kültürün paraziti altında sanatçı olarak tanımlıyoruz. Birçok eserler veren, gerçekten duygusunu dışa vurmayı başarabilen insanlar toplumda hak ettiği değeri göremeyince rotasını başka ülkelere sürüyor ya da yeteneğine küsüyor. Ve gerisinde bıraktığı toplum daha çok zayıflıyor. Bu nedenle gerçek ‘sanatçı’lardan oluşan aktivelere dahil olmaya her zaman özen gösteriyorum. 


Cıvıltılar ile dolu ormanda yürüyüşe çıkmak için sabahın erken saatlerinde yatağımı terk etmeyi seviyorum. Çünkü çok uyuduğum zaman hayatı kaçırdığıma inanıyorum. Gitar çalmayı en az müzik dinlemek kadar seviyorum. Çünkü üretebilmem için bazen ruhumu dansa kaldırmam gerekiyor.        
Masa tenisi ve basketbol oynamayı çocukluğumdan bu yana sürdürmeye devam ediyorum. Son günlerde kısa film projemin üstünde çalışıyorum. Ne de olsa hayalleri kısıtlamamak gerek. Hayatın sürprizler ile dolu olan çemberinde bana iyi gelenin peşinden gitmek güzel geliyor. Bunların yanı sıra farklı ülkelere seyahatler gerçekleştirerek kültür keşfine çıkıyorum. Ama aklım sürekli yazmanın ve okumanın peşinde. 


İlerleyen süreçte yeni kitap projeleriniz olacak mı? 


İkinci kitabımı bitirmiş bulunmaktayım. Şu an kapak tasarımı üzerinde çalışıyorum. Ve her şey yolunda gittiği taktirde ilkbaharın ilk yeşilinde kitabımı yayımlatmayı düşünüyorum. 

Günümüzde dijitalleşmenin edebiyata etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Teknolojinin gün geçtikçe gelişmesiyle farkında olmadan bazı yeteneklerimizi kaybediyoruz. Kalem tutmayı neredeyse unutur hale geldik. El yazımızı tuşlar ile takas ederek güzel bir yetenekten vazgeçiyoruz. Popüler kültürün etkisiyle birçok insan kitapları artık sesiyle ün yapmış insanlardan dinlemeyi tercih ediyor. Elbette bu yanlış bir yol değildir. Ama en güzeli gözlerimizin takibidir. Çünkü bir kitabı okurken aklımız daha sakin, hayal gücüne daha verimlidir. Bize ait olmayan bir sesle zihnimize dinlettiğimiz hikâyenin ütopik dünyamıza etkisinin zayıf olduğuna inanıyorum. Çünkü cümleleri iç sesimizle okuyoruz. Ve zihnimize yabancı gelmeyen bu ses hikâyeyi daha güçlü yaşamamıza yardımcı oluyor. Oysa kitaplarımızın sayfalarında unuttuğumuz birkaç kurumuş çiçeğin yıllar sonra sevimli bir hissiyatı yaşatacağı kaçınılmazdır. Geriye dönerek iştahla altını çizdiğimiz cümlelerin altında yatan hikâyeleriyle aydınlanarak, gün geçtikçe kokusunu güçlendiren sayfaları burnumuza kondurarak şüphesiz yazara güzel bir arkadaşlık etmiş oluyoruz. Bu yüzden kulaklarımız çok sevdiğimiz şarkılarla, içimizi bir tüy gibi okşayan sözleri dinlemekle meşgul olsun.

Son olarak şunu sormak istiyorum gündemden düşmeyen, bizleri oldukça üzen ve bir türlü bitmek bilmeyen kadın cinayetleri, çocuk istismarları ve hayvana şiddet hususunda düşünceleriniz nelerdir? 

Şiddet kelimesi her ne kadar tek başına ‘kaba, sert’ bir anlam taşıyor olsa da bunu sadece bedensel güç olarak algılamamamız gerektiğine inanıyorum. Sadece annelik görevini yaptırmaktan doğan psikolojik şiddete, eğitimine engel olarak yol açtığı ekonomik şiddete, ilişkiye zorlayarak, namus ve töre baskısıyla çıkan cinsel şiddete, bedensel eylem ile özsaygısını yitirmesine neden olan fiziksel şiddete maruz kalan kadınların ne yazık ki bizleri üzen haberlerini alıyoruz. Bu olayları yaşatan kişilerin içinde bulunduğu toplum kadar aldığı eğitim de söz konusudur. İnsan olmak ve ‘insan gibi’ görünmek farklı şeylerdir. İnsan tabiatı gereği duygusal olgunun getirisinde içgüdüleriyle hareket eder. İnsan gibi görünenlerin zihin katmanları yoktur, fonksiyonsuz bir düzlemde yaşarlar. Hayatımızı paylaşacağımız kişinin ilk olarak ‘insancıl’ yönlerini keşfetmeliyiz. Arkadaşlığından doğan samimiyetin güven değerini ölçmeliyiz ve daha sonra sevgimize gerçekten kendimizi ikna ettiğimizde o eli tutmalıyız. Çünkü bir insanı tanımak kolay değildir. Bu yüzden ‘görmek istediğimiz gibi’ algısına düşmememiz için bir kaplumbağa gibi yavaş olmalıyız.

Ülkemizde kadına yönelik şiddetin önüne geçilebilmesi için yasaların merhametsiz bir yol izlemesi gerekiyor. Böylelikle toplumda ciddi bir disiplin doğacaktır. Çünkü şiddete maruz kalan bir kadın içinde ki acıyla baş başadır. Bedensel acısı gözle görülür fakat kalbinin yarasını bir tek kendi ve onunla aynı durumu yaşayanlar bilir. Bu yüzden erkeğin kadından üstün olduğuna inanan yozlaşmış bir toplum sınıfının evrensel olarak ortadan kalkması için yasaları, yerel yönetimleri tümüyle kadınların fikirlerinden beslenmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bir kadın aklıyla yüzlerce ‘insan gibi’ gözükenin üstünden gelebilir.

Bir insanın gelişimi ailesinin eğitimiyle başlar. Küçük yaşta kazanılan kültür ömrü boyunca ona arkadaşlık eder. Aile sadece anne, baba ve kardeş olarak akıllarda yer etmemeli. Çünkü her çocuk şanslı olamıyor. Büyüten, gelişimine katkı sağlayan kimse önemli bir rolü üstlenir. Onu yetiştiren amcası olabilir ya da teyzesi. Önemli olan kimin yanında olduğu değildir. En değerli olanı ona doğru, güzel bir yol çizmesine yardımcı olacak olandır. Ve ne yazık ki bu durum her zaman böyle olamıyor. Kök salmış, faydasız, zehir dolu töre adetleri çocukların en güzel zamanlarını çalıyor. Bu yüzden özellikle kırsal kesimlerin zayıf kalmış kültürlerini güçlendirmek için devletin ciddi yasalara adım atması gerekiyor. Bir çocuğun oyuncaklardan çok, doğru bir sevgiye ihtiyacı vardır. Onu mutlu edenin ne olduğunu ve neden mutsuz olduğunu mutlaka sorgulanması gerekiyor. İç dünyasına dönük bir çocuğun mutsuzluğunu erkenden keşfederek ruhsal sağlığını korumuş oluruz. Böylelikle ailesinden, ailesi dışında aldığı tehditleri kolay bir şekilde dile getirebilecektir. Kendisine zarar vereceğine inandığı kişiden, ortamdan uzaklaşarak özgüvenini yıkılmaz bir hale getirmeyi başarabilecektir.

Sevgi dolu cıvıltılarıyla mavi boşlukta yaşayan kuşların gökyüzünün süsleri olduğuna inanırım. Saf, güzel duygularını kendimize arkadaşlık ediyor olmamız dinlemesini sevdiğimiz şarkının sözlerine eşlik ediyor olmak kadar güzeldir. Tanrı’nın bize armağan ettiği bu canlıları korumak, dost olmak bir çocuğu büyütmek kadar değerlidir. Konuşamayan ama duygularını en iyi şekilde belli eden bu canlıların sevgisi şüphesiz kusursuzdur. Çünkü verilen bir emeği, en ufacık baş okşanmasıyla sadık kalan sevgisini çıkarsız bir şekilde belli etmeyi başarabiliyor. Ve tüm bu sevgiye zarar veren ‘insan gibi’ gözükenlerin en başta olduğu gibi ağır yasalar ile karşılık bulması gerekiyor. Ama ne yazık ki ülkemiz bu konuda zayıf bir yol izliyor. Cezaların para ile değil, daha etkili, ağır yasalarla birlikte sonuçlandırılması ‘insan gibi’ gözükenlerin kulağını çekebileceğine inanıyorum.

Röportaj: Mine Alpan
  


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir