Into the Wild Filmiyle Tanıdığımız Uçarı Gezgin Christopher McCandless İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Into the Wild Filmiyle Tanıdığımız Uçarı Gezgin Christopher McCandless

Bu yazıyı okurken, içeriğimize konu olan Christopher McCandless, nam-ı diğer Alexander Supertramp’ın (Süperberduş) hayat hikayesi bize kaç yaşına geldiğimizi tekrar anımsatabilir. Anımsayacak olanlar bunun nedenini bu satırlar arasında bulacaktır. Tabiatın göbeğine gitmek, birçok insan için oldukça cazip imkânları terk edip yabana, atalarımızın mekânlarına doğru yol almak, otostopla tüm ülkeyi gezmeye kalkışmak, kariyerin bir 20. yüzyıl icadı olduğunu söyleyip onu reddetmek ve doğada da handiyse sıfır alet edevatla yaşamayı başarmak… İşte anlatacağımız bu esaslı öykünün kahramanı, hatta tanındıktan sonra birçokları için de kahraman edası taşıyan bu genç adam, ebeveynlerinin ona çizdiği yolu yürümek için değil de meğer bu hikayeyi yazmak için dünyaya gelmiş.

12 Şubat 1968 yılında Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde doğan Christopher McCandless, anlaşılan o ki vahşi yaşamı, doğanın içinde barınmayı sonradan arzulayan biri değildi. Bu onun, tabiri caizse kanında vardı. Kız kardeşi Carine McCandless’in ağabeyi hakkında söyledikleri bu açıdan dikkate değer: 3 yaşında iken gece yarısı evden çıkıp, komşumuzun 6 sokak ötedeki evinde gizli gizli şeker yerken bulunmuştu. Maceracılık, onun ruhunda her zaman vardı.

Gençliğinde sıkı bir atletti.

Doğumundan sonra çocukluk yıllarını ailesiyle Washington’ın zengin bir bölgesinde geçiren Amerikalı gezgin parlak bir eğitim hayatına imza atar. Okuldaki takdire şayan başarılarıyla ve nitelikli bir atlet olmasıyla bilinen Christopher McCandless 1990’ın yaz aylarında Emory Üniversitesi’nden oldukça başarılı bir dereceyle mezun olur. Burada antropoloji ve tarih bölümlerinde çift anadal yapmayı başaran maceraperest, daha sonra göreceğimiz üzere edebiyata da ilgi duymaktan geri durmaz.

Anne ve babasının bitip tükenmeyen münakaşaları, Christopher McCandless’in belki de toplum hayatını sorguladığı ilk meselelerden biri olur. Annesi ve bir mühendis olan, NASA için çalışan, uzaya ilgi duyan babasının bir danışmanlık şirketinden büyük kârlar elde etmesi, özgür ve gözü tabiata bakan Christopher McCandless’in hoşuna gitmeyen bir başka durum olur. Belki içinde yıllar yılı biriktirdiği çekip gitme ve doğada yaşama isteği, çevresindeki modern toplumun zayıf yanlarını gördükçe daha da şahlanır. Öyle ki herkes ondan okulunu bitirip iyi bir kariyer yapmasını, iyi bir eşe sahip olmasını, düzenli bir hayat yaşamasını beklerken onun gözü ‘’yükseklerde’’, dağda, bayırda, yabandadır. Üniversite döneminde biriktirdiği yaklaşık 25.000 Amerikan dolarını açlıkla mücadele eden bir vakfa bağışladıktan sonra artık serüven başlar. Mezuniyetinden kısa süre sonra, kimseye tek kelime etmeden arabasına atlar ve yola koyulur. Artık zaman, onun zamanıdır!

Kim bilir yanına birkaç parça eşya alıp arabasına binerken ve yoldayken neler düşünmüştür? Muhtemelen kendi potansiyeline, ruhuna bu kadar yaraşır bir iş yaptığı için ne kadar heyecanlı olduğunu. Belki doğal yaşamda göreceklerini, anlatacak sayısız hikâyeye mazhar olacağını, eve dönüş yolunda genç bir adam, hatta herkes için muhteşem ve büyük anılar biriktireceğini…

Yola koyulduğunda 22 yaşında olan Christopher McCandless, özgür iradesiyle Arizona’nın yolunu tutar. Kanyon ve çölleriyle bilinen, Büyün Kanyo’nuyla insanları kendisine hayran bırakan Arizona bu genç adamın da ilk uğrak mekânıdır. İnsanların genellikle her şeyi yapabilecek kadar güçlü hissettiği yirmi iki gibi bir yaş, hele bir de serüvenlerle yaşanıyorsa kim bilir kalp nasıl atar? İşte ancak böyle tarif edebileceğimiz bu seyahat sırasında Christopher arabadayken sele yakalanır. Aracın çamura çakılı kalması nedeniyle yola yürüyerek devam etmek durumunda kalır. Christopher’ın başına gelen bu aksiliğe verdiği reaksiyonsa kendine özgüdür: Araba çamura saplanıp kaldı mı? Öyleyse o da kimliğini ve cebindeki son parayı da yakıp serüvene yayan olarak devam edecektir. Nitekim öyle de yapar. Dünya, dediğimiz kocaman evin içinde, tıpkı arzuladığı gibi, paradan ve bir kimlikten uzakta, yüreğinin götürdüğü yere doğru hareket eder. 1990’dan 1992’ye kadar trenlere kaçak binerek, otostop çekerek, yürüyerek Amerika’yı gezer. Ülkenin hemen her yerine adım atmayı başaran gezginin artık kendine taktığı bir lakap da vardır: Alexander Supertramp. Kendisine, kararı dışında verilen isimden de arınma yoluna böyle gider. Tramp, İngilizcede ‘’berduş’’ anlamına gelir ve o kendini bir ‘’süperberduş’’ olarak tanımlar. Bu berduş sözcüğü, özellikle 1960’lardaki gezginlerin kendilerine taktıkları bir isimdir. Hipster anlayışına bağlı, ülkeyi baştan sona dolaşan gençler kendilerini bu isimle tanımlarlar. Christopher da, kendisinden yaklaşık otuz sene önce yeşeren bu anlayıştan hareketle artık Alexander Supertramp adını taşır.

İki senede ülkeyi boydan boya gezmesinin içinde, bir kano satın alıp kilometrelerce kürek çevirmesi ve Meksika’ya gidip dönmesi gibi maceraları da vardır. 2 yılın ardından görkemli tabiatı, yaban hayatıyla bilinen Alaska’ya gitmeye karar verir ve bu yolculuk sırasında güzel insanlara da tesadüf eder. Onu arabalarında misafir eden Jan ve Rainey çifti ve sevgili berduşumuzun Alaska’ya gitmek adına para kazanmak için çalıştığı çiftliğin sahibi Wayne bunlardan birkaçıdır.  Christopher McCandless, nam-ı diğer Alexander Supertramp, otostopla Alaska’nın Fairbanks şehrine ulaşmayı başarır. Ancak o; yabana, daha da yabana, en yabana gitmeyi arzular. Tabiatın iyice merkezine girmeyi hayal eden gezgin son kez 28 Nisan 1992’de, onu kamyonetiyle yaban hayata bırakan Jim Gallien tarafından görülür. Gallien ona bir çift bot, biraz yiyecek verir ve bazı önerilerde bulunur. Jim Gallien ayrıca, Chris’in hayatının anlatıldığı ‘’Into the Wild’’ filminde de yine kendisini oynar.

Chris, Jim’in yanından ayrıldıktan sonra tam tamına 64 kilometre yolu yayan kat eder. Alaska’daki Teklanika Nehri’ni geçer ve karşısına kullanılmayan, boş bir otobüs çıkar. Oraya bugün de nasıl geldiği bilinmeyen otobüs, Chris için bir yuva olur. Yanında yaklaşık 5 kg pirinç, bir yarı otomatik tüfek, irili ufaklı birkaç kamp ekipmanı ve yerel bitkiler üzerine yazılmış bir kitap da dahil olarak birkaç kitap vardır. Süperberduş, bu otobüste tüm yetersiz donanımına rağmen 112 gün geçirmeyi başarır. Tüm zaman zarfında, tıpkı ilksel insanların yaşadığı gibi yaşamaya kalkışır. Kirpi, kuş, sincap, geyik avlayarak karnını doyurur. Kendini yerleşik bir düzen üzerine inşa edilen bir bölgeden çekip çıkaran ve dokunulmamış yaban hayatın kollarına atan Chris, burada geçirdiği 112 günü de not eder.

Chris ve 112 gün boyunca yaşadığı otobüs

Üç aydan fazla bir zaman bu otobüste, bahsettiğimiz şartlarla yaşayan gezgin artık alacağını aldığını düşünür ve 1992 Temmuz’unda dönme kararı alır. Ancak, gelirken rahatça geçtiği Teklanika Nehri’nin su seviyesi yükselmiş olduğundan aynı nehirden ikinci defa geçemez. Başka bir yol da bulamadığından, bastırmaya başlayan kış şartları altında burada deyim yerindeyse mahsur kalır. Soğuk havanın etkisiyle ortadan kaybolan hayvanlar da onun besin ümidini paramparça eder ve Chris bir imdat çağrısı anlamında şöyle notlar bırakmaya başlar:

Dikkat muhtemel ziyaretçiler. S.O.S. Yardımınıza ihtiyacım var. Yaralıyım, ölmek üzereyim ve buradan çıkmak için yeterince gücüm kalmadı. Tek başımayım ve bu bir şaka değil. Tanrı aşkına, beni kurtarın. Yakınlarda meyve topluyorum ve bu akşam dönmeliyim. Teşekkür ederim, Chris McCandless. Ağustos?

Tam olarak içinde bulunduğu aydan dahi haberi olmadığını, soru işaretinden anladığımız Chris dikkat ederseniz notunda kendisine taktığı lakabı değil, gerçek adını kullanır. Bu belki de, artık şehre dönme isteğini, kimliğini geri alma isteğini ya da hiç değilse gerçek adını kullanırsa buradan kurtulmasının daha mümkün olduğunu ümit ettiğini gösterir. Yaz aylarındaki gibi rahat avlanamadığı için karnını doyuracak başka çareler arar. Sonunda, onu felakete sürükleyecek olan meyve ve bitki köklerini toplamaya başlar. Hedysarum Alpinum adıyla bilinen zehirli bir tohumu yiyip zehirlenen gezginin 12 Ağustos’ta günlüğüne kaydettiği son not şudur: Harikulade böğürtlenler.

Çoğumuzun tahayyül dahi edemeyeceği bir serüvene kalkışan Chris’in otuz kiloya –bazı yerlerde altmış da yazıyor– kadar düşen bedeni daha fazla dayanamaz. 18 Ağustos 1992’de, Alaska’da, açlık ya da zehirlenme nedeniyle can verir. 112 günlük yaban hayatı deneyimi sırasında not ettiği son cümleyse, şu olur: ‘’Mutluluk, yalnızca paylaşıldığında gerçektir.’’

Dikkat ederseniz, cümleyi ‘’güzeldir’’ ile değil de ‘’gerçektir’’ ile bitirmektedir. Belki bu da, onun bir tür ‘’hakikati arayan bir yolcu’’ olduğunu gösterir. 24 yaşında hayatını kaybeden Chris, geriye birçoğumuzun ancak bin bir tedbirle yapabileceği şeyleri neredeyse hiçbir şeyi olmadan yapabildiği bir öykü bırakır.  Cansız bedeni, 112 gün konakladığı otobüste 6 Eylül 1992’de, bir geyik avcısı tarafından bulunur. Öldüğü 18 Ağustos günü, yaşamının bitmesine kısa bir süre kala yanındaki kitaplardan birinin son sayfasını koparır ve oraya şunu not düşer: Mutlu bir hayat yaşadım ve bu yüzden Tanrı’ya müteşekkirim. Hoşça kalın, Tanrı hepinizi kutsasın. Chris’in Jack London, Tolstoy gibi dünya devlerinin eserlerini de yanında gezdirdiği bilinen bir diğer gerçektir.

Gelelim izleyenlerin hayran olduğu, hatta birçok insana ilham veren Into the Wild filmine. Yazar Jon Krakauer’in, 1996’da yazdığı Into the Wild (Yabana Doğru) kitabı, Chris’in bu macera dolu yaşamını anlatır. Yer yer eleştiri yağmuruna tutulan, yer yer de sevilen kitap 2007’de usta aktör Sean Penn tarafından filme çekilir. Oscar başta olmak üzere pek çok mecra ve dalda aday gösterilen filmin oyuncu kadrosunda Emile Hirsch, Vince Vaughn ve Catherine Keener yer alır.

Oldukça etkileyici sahneleri olan, bilenlerin tekrar tekrar izlediği, en az etkileneni dahi seyahat etmeye iten bir film, düşünün ki gencecik bir adamın başından geçen gerçek hikayelerdir. Hatta filme dahil olmayan, Chris’le yaban arasında bir sır olarak kalan daha nice olayın da olduğunu tahmin etmek zor değil. Gelelim bu rengârenk içeriğin sonuna. Başta belirttiğim ‘’kendi yaşınızı tekrar anımsama’’ olayını yaşadınız mı bilmem. Ancak bu bahsi, filmin soundtracklerinden biriyle, hatta en meşhuruyla bitirelim. Eddie Wedder’ın bestelediği ve herkeste ‘’yollara çıkma’’ hissi uyandıracak kadar güçlü şarkıyı, filmden görüntülerle dinlerken Chris’in sözlerini hatırlayalım: ‘’Mutluluk, yalnızca paylaşıldığında gerçektir.’’

Kaynak: http://www.christophermccandless.info/

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir