İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ece Temelkuran: İlk daktilo tuşuna bastığımda 13 yaşındaydım

Ece Temelkuran ile son kitabı Bu da Geçer ve yazarlığı üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Temelkuran, Damla Karakuş’un sorularını yanıtladı. 

Bu, yaptığım en özel röportajlardan biri. Ece Temelkuran ile yüz yüze sohbet edemedik belki, ama çok sıcak bir iletişim kurduk. Ona sorduğum ilk soruya iliştirdiğim notu paylaşmak ve paylaşmamak arasında çok gidip geldim. Yaşarken de çalışırken de duygularından çok uzak kalabilen biri değilim; yine kalamadım. Paylaşmaya karar verdim. Süreç başlarken bu Ece Hanım’ın son kitabı üzerine yapılacak bir söyleşiydi. Elbette yazarlığı ile ilgili de soru soracaktım… Ama sonra araya “canım” sözcüğü girdi. Bize, “Canım kalender okur” diye sesleniyordu Bu da Geçer’de yazdığı mektupta. Kayıtsız kalamazdım. İşte onun için bu söyleşi, en azından en çok benim için, sıradan bir söyleşi değil. İki kadının sohbeti ve çok güzel akıyor…

Keyifli okumalar… 

HAPİSHANEDEKİ İNSANLAR ONCA YIL BİRİLERİNE SARILMADAN NASIL YAŞIYORLAR?

Damla Karakuş: (Hayatı algılayış ve yazışınız, dil üzerine düşünceleriniz, sözcüklerin değeri üzerine sayfalarca sohbet ediyor hissi öyle güzel ki! Mektubunuzda bir okur olarak yazarımla sarıldığımı hissettim. Karşılıklı sohbet etme imkânımız olmadığından açtım bu paragrafı başlarken. “Merhaba”m daha samimi, daha anlamlı olsun diye belki.) 

Ece Temelkuran: (Ah ne kadar sevindim böyle hissetmenize. Ben de size sarıldım şimdi☺)

– Ece Hanım merhaba! Bu soruyu sormayı ve ardındakileri görmeyi çok seviyorum. Ece Temelkuran ile ilgili pek çok bilgiye ulaşmak mümkün, zira internet bir derya. Peki, aslında Ece kendini nasıl tanımlar? Ulaşılanın dışında yazdıklarıyla, duygu ve düşünceleriyle Ece Temelkuran kimdir?

Her insan sanırım kendisiyle ilgili az buçuk şöyle bir derde sahiptir: Olduğundan farklı algılanmak. Bu kadar yazı yazmış, yıllarca insanların gözü önünde olmuş, yakın zamana kadar söz hakkı verilmiş biri olarak böyle bir derdimin olması herhalde garip olur. Ama illa cevaplayacaksam sanırım şöyle derdim: Göründüğümden daha iyi ve daha eğlenceli biriyim☺ Çok küçük yaşlarda ölüme yaklaşmış insanlarda, öze işlemiş bir kalenderlik olur hep. Tek övündüğüm özelliğim budur. Eyvallahsızlık mı diyelim buna? Cesaret sanılabilir bu, değil. Sadece kıymetli ile kıymetsiz, önemli ile önemsiz, kalıcı ile geçici arasında insana yakışan seçimleri yapabilme dirayeti. Ve benim gibi insanlar o kadar çok ki, sadece benim kadar geveze değiller. ☺

– Oldukça zor, tuhaf ve dengelerin yer değiştirdiği bir süreçten geçiyoruz. Pandemi sizin için nasıl geçti/geçiyor?

Dramatik olamayacak kadar uyduruk bir nedenden dolayı yaşıyoruz bu süreci, o bana traji-komik geliyor. Volkanlar patlayıp, nükleer bombalar atılıp ya da bir diktatör dünyayı ele geçirip de olay biraz film gibi olsa neyse, ama “Dünyacak grip olup öldük,”  dersek komik olacak. Yani o kadar insanlık tarihinden sonra hâle bak! Benim gibi yalnızlığa fazla alışkın insanları bile sarstı bu süreç. Ben de, ne zaman zora düşsem yaptığım gibi, delicesine çalıştım aklımı oynatmamak için. İngilizce yazdığım “Together: 10 Choices For A Better Now” kitabı çıkıyor. Çeşitli dillerde ve bu kez Türkçede de olacak. Pandemi bana o kitabı hediye etti. Öğrendiğim şey ise şu: Hapishanedeki insanlar onca yıl birilerine sarılmadan nasıl yaşıyorlar? Ne dirençli olmalılar kim bilir! En çok bunu düşündüm. 

Bu da Geçer diyorsunuz yeni kitabınızla. Eski yazılarınızın toparlandığı bir kitap olsa da okura bir mektupla seslenerek başlamanız her şeyi birden “yeni” kılıyor. Bu ismin ardında neler, nasıl bir hikâye var? 

Kitaptaki yazıların hiçbiri internette olmadığı için aslında birçok insana yeni gelecektir diye tahmin ediyorum. Bir de “Gürültüde” diye bir seri başlattım iki yıldır, o seri bir bütünlüğe sahip. Türkiye’de içinden zorla geçirildiğimiz değişim sürecinin insana, insanın ruhuna ne yaptığını anlatan bir seridir o. Kitabın ismi ise iyi, güzel ve doğru olanın kalacağını, geri kalan gürültünün hep geçeceğini anlatıyor. Ben buna inanıyorum. Politik ve ahlaki olarak da buna inanmayı seçmek gerektiğini düşünüyorum. İnsana inanmak güzel ve doğruya inanmaktır çünkü. Gerisi hakikaten geçer. 

– Dikkat çektiğiniz konular kendini hep güncelliyor. Çünkü yaşamın içinden sesleniyorsunuz. Gürültünün içinde bin bir halimiz, evimizin neresi olduğunu arayışımız, seçimlerimiz, Türkçeyi çok iyi bilmemiz… Her şeyden bahsediyorsunuz. Bu kitap birkaç yıla yayılıyor. Peki, Ece Temelkuran bu yazıları yazdığı süreçlerle ilgili düşüncelerinde bugün neleri güncelliyor? Dönüp oraya nasıl bakıyorsunuz? 

Son birkaç yıldır insana olan inancımızın, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada ne kadar sarsıldığı, neden sarsıldığı ve nasıl tamir edileceği üzerine düşünüyorum. Bu da Geçer’deki yazılar da bu düşünme sürecinin bir sonucu, ürünü. Dolayısıyla şu anda da aynı yerdeyim: “Yapabiliriz!” noktası. Daha iyi olabilir, daha iyiyi üretebiliriz, daha iyi bir dünya kurabiliriz. Türkiye’nin ruhu son yirmi yılda çok hırpalandı. Hepimiz çok bitkin ve kırılmış hâldeyiz. Neşeyi özledik, neşeyi! Ama en çok her sabah kalkıp başkalarının işlediği günahlardan ve suçlardan utanmaktan yorulduk. Bu utancın bugün de hepimizi yorduğunu biliyorum. 

İLK DAKTİLO TUŞUNA BASTIĞIMDA 13 YAŞINDAYDIM

– Hayat sizce nasıl bir yer ve nasıl tanımlanmalı? Sizin gözünüzden ve kalbinizden bu tanımı merak ediyorum… 

“Hayat iyi bir yer. Fakat şöyle bir meselesi var: Bir anlamı yok. Senin bir anlam katman gerekiyor. Tohuma değil, toprağa bile değil, ama toprağa tohum atan eline inanman gerekiyor.” Fransız şair bir arkadaşımın şiirindendir bu söz. Bence çok iyi anlatıyor hayatın nasıl bir yer olduğunu. Bir de insanın kendini tarihin içinde görmesi, her şeyi doğru perspektife koyuyor. Ne kadar önemlisin ne kadar önemsiz; insan kendinin tarih içindeki ve hayattaki ağırlığını bunu düşünerek tartarsa doğruya yakın bir sonuç çıkar sanırım. 

– Siz neden yazıyorsunuz? Bu soruyu kendinize hiç sordunuz mu? 

Gençken evet. Ama şimdi hayır. Sorduklarında da “Yazmamayı, yazmadan yaşamayı bilmiyorum,” diyorum. Bir huy bende yazmak. Can çıkar huy çıkmaz, dedikleri türden bir huy. Bir de bana korkularımı unutturan tek şey yazmak. O kadar güzel ve nadide bir “yer” ki yazmak, oraya  girdiğinizde korkuya yer kalmıyor. 

– İlk günden bu yana nasıl bir yolculuktu bu peki? 

İlk daktilo tuşuna bastığımda 13 yaşındaydım. Ve o günden itibaren yaptığım işi çok ciddiye aldım, belki bazen fazlaca. Ciddiye aldığım bir yolculuk, dikkatle takip ediyorum kendimi. ☺ Bu yolculuk kalabalık ve yalnız bir yolculuk. Yazmak, yalnızlığın en kesif hâli bir yandan, ama bir yandan da yolda diğer yazanlarla, yazmış ve göçmüş olanlarla karşılaşıyorsun. Başka bir tarihin parçası oluyorsun, sözcüklerle hemhal olmuşların tarihi bu. Dünya tarihinin yanından akan, kıyısında duran bir tarih. O tarihe kendimi dikiyorum işte yaza yaza. 

– Pandemi sürecinde çok söyledik sanıyorum; geçsin istedik, istiyoruz. Siz en son ne için “Bu da geçer!” dediniz?

Annemi özledim. Çok özledim. Ona diyorum en çok “Bu da Geçer” diye. 

MEMLEKET DEV BİR AHMET KAYA KLİBİ GİBİ. TÜRKİYE’DE KADINLARIN İŞİ ÇOK ZOR HAKİKATEN

– İlk kitabınız, Bütün Kadınların Kafası Karışıktır (1996). Bu isim ne ifade ediyordu ya da ediyor? Dümdüz baktığımızda, hâlâ kadınların kafasının karışık olduğunu düşünüyor musunuz? 

O bir tersinden söylemeydi. Tabii ki kafamız karışık değil. Ama dünya bize hikâyede bir karakter olarak rol vermiyor, bizi hep bir tip’e dönüştürmeye çalışıyor. Karakter üç boyutludur, tip ise kartondan, iki boyutlu bir şey. Kadınlar hâlâ insan olduklarını, dünyanın hikâyesinde bir karakter olduklarını ispat etmeye çalışıyorlar, çalışıyoruz. Dışarıdan da bu “kafası karışık” olarak görünüyor. Oysa bana sorarsanız kafası karışık olan erkekler. Özellikle Türkiye’de ne Doğulu ne Batılı olan, ama her iki kültürün de konforlarından yararlanıp sorumluluklarını taşımayan bir erkek tipi türedi. Hatta tam zamanını söyleyeyim, 80’lerde başladı bu ve şimdi 2000’lerde iyice semirdi. Kasabalı erkek. Ne köylü ne kentli. Niyeyse acısı çok kıymetli, niyeyse sessizliği çok derin, niyeyse sürekli anlamsızca dertli. Memleket dev bir Ahmet Kaya klibi gibi. Türkiye’de kadınların işi çok zor hakikaten.  

– Kitapta her konu kendi içinde düşündürüyor. Ama yine de aklım şu mektupta. Bize “Canım kalender okur” diye seslenişiniz çok tatlı. Hele “Canım” sözcüğü… Derinliğini en sevdiğim sözcüklerden biridir benim de. Şimdi tekrar üzerine düşündüm. Sizinle de konuşmak, bu sözcüğü röportajımıza barındırdığı tüm anlamlarla mühürlemek isterim. Sizdeki karşılığını paylaşır mısınız bizimle?

Bendeki karşılığı hesapsız sevgi. Bazen de sevme imkânına açık bırakılan kapı. Çok “canım” derim ben. Bazen az tanıdığım, benden genç kadınlara da derim. Bir yoldaşlık sözcüğü gibi geliyor bana. Kelimenin kökeni Farsçadır aslında, onlar “janum” diye telaffuz ederler. Yeni kararım ise şu: Bu sözcüğü İngilizceye katmak. Dur bakalım yapabilecek miyim! ☺ 

– Çok yönlü bir yazarsınız. Hem Türkçe hem İngilizce yazıyor olmak yazarlığınıza ve hayatınıza neler kattı/katıyor?

Duyguları temize çektiriyor. İngilizce yazmaya başladıktan sonra fark ettim ki bazı duygularımıza o kadar gerek yok. Duygu Türkçede söylendiğinde kendiliğinden olumlu bir anlam çağrıştırıyor. Halbuki çok fazla olumsuz duyguyu da yaşıyoruz. Bunlardan en önemlisi kurban duygusu. Bunun gibi bazı duyguları İngilizceye tercüme ettiğinizde komik oluyor ve farkına varıyorsunuz ki temize çekilemeyecek, hayatın müsveddesinde kalması gereken duygular var. 

ANADİLİ TÜRKÇE OLANLAR OLARAK DEV BİR ZENGİNLİĞİN ÜZERİNDE OTURUYORUZ

– Başka bir dilde yazdığınızda duygularınızı ve düşüncelerinizi ifade ederken bir şeylerin eksik olduğunu hissettiğiniz anları nasıl tanımlarsınız? 

Berbat! İçinde yaşadığımız için fark etmiyoruz ama Türkçe konuşurken ve yazarken biz çok metafor kullanıyoruz. Ve çok fazla deyim. Deyimleri, tam zamanında söylediğinizde bir dünya anlam ifade eden o deyimleri, çok özlüyorum. Ve atasözlerini. Anadili Türkçe olanlar olarak dev bir zenginliğin üzerinde oturuyoruz bu anlamda. O deyimlerin ve atasözlerinin tadı bambaşka ve maalesef onların tadı asla olmuyor İngilizce yazarken. 

– Peki, dilden yola çıkarak yaşamınıza sirayet eden farklılıklar konusu size nasıl yansıyor? Şöyle bir şey düştü aklıma, şimdi mesela röportajımız İngilizce olsaydı, neler değişirdi sizce? 

Siz bana bu soruları sormazdınız. ☺

– Yurt dışında yaşayan bir yazar ve tabii insan olmak, nasıl hissettiriyor, neler düşündürüyor? Artıları eksileri neler?

Benim gibi son derece sıkıcı bir rutininiz varsa nerede yaşadığınız çok fark etmiyor. Seyahat etmediğim bütün günler aynıdır. Buenos Aires’te de Zagreb’de de bu pek değişmez. Yazı yazmak ve okumak. Bu kadar. Başka da bir numara yok. Ha bu ara, pandemi ile birlikte, yıllar sonra yeniden resim yapmaya başladım ve bir de örgü örüyorum.  

– Masa başında nasıl bir Ece var? Yazma rutininiz nedir? Gününüzün ne kadarını okumaya ayırıyorsunuz? 

Sabah çok erken kalkış. Bir Sezen Aksu bir ben. ☺ Beş buçuk, altı. Bol bol kahve ve okuma yazma. Sonrası da aynı sıkıcılıkta devam. 

– Yazarlık serüveninizde en etkilendiğiniz kalemler hangileri oldu? 

Tabii ki Dosto! Ve Nikos Kazancakis, Ingeborg Bachman, Hannah Arendt… Ama yıllar geçtikçe etkilendiğiniz isimler çoğalıyor ve sayamayacağınız kadar uzun bir liste oluşuyor. 

– Tanıtım yazısına bir gönderme olarak sormak ve röportajımızı kapatmak istiyorum: (Hiç istemesem de ☺) Peki, o zaman ne yapmalı bu ömürle?

Güzel yaşamalı. Kahramanca yaşamalı. Güzel büyük bir filmin başrol oyuncusu gibi ve o sorumlulukla. 

5 Yorum

  1. Kerime Aydın Kerime Aydın 15/02/2021

    Herşey o kadar doğal ki, Dünyaca tanınmış bir yazar olan Ece Temelkuran’ın bu kadar mütevazi ve samimi oluşu ona olan hayranlığımı kat be kat artırıyor. Duygu hanım bu güzel röportaj için tesekkürler. Emeğinize kaleminize sağlık.

  2. Kerime Aydın Kerime Aydın 15/02/2021

    Düzeltme Damla hanım olacaktı. Özür dilerim.

  3. ibrahim atıcı ibrahim atıcı 15/02/2021

    Çok ama çok keyifliydi…yüreğinize ve kaleminize sağlık 🌿

  4. Ahmet Atıcı Ahmet Atıcı 16/02/2021

    Evrensel düşünür sohpetlerle keyifli anlar harmanlanarak duygulandım karşılıklı söyleşerek Damla karakuş buda geçer kadın mitaretuarında farklı bir pencereden Ece Temelkuranı Annesini amımsaması öz güven duygusuyla pandemi sürecini bizlerle paylaşımını sabırsızlıkla okuyacağım teşekürler

  5. Damla Karakuş Damla Karakuş 17/02/2021

    Kerime Hanım, İbrahim Bey, çok çok teşekkür ederim. Benim için de çok özel bir röportajdı ve duygumuzun size de geçişi beni çok mutlu etti.
    Sevgiler,
    Damla 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir