İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yapay Zekayla Sanatı Buluşturan Sanatçı Elçin Arpaçay İle Röportaj


Elçin Arpaçay, dijital illüstrasyonları ve yapay zeka destekli sistemler ile ürettiği yeni medya işleriyle alanında dikkat çeken bir sanatçı. Çalışmalarında, sanatında teknolojinin günümüzde geldiği halinden beslenen Arpaçay, bu anlamda sanat ve performanslardaki üretim biçiminin dönüşümünde yer alıyor. Benim takip edebildiğim kadarıyla özellikle Avrupa’da sükse yapmaya başlayan bu tür çalışmalara Türkiye’den de genç bir ismin imza atması, bu çalışmaları ile sergilerde yer alması önemli diye düşünüyorum. İster “makine yaratıcılığı” ister “sanat ve teknolojinin buluşması” diyelim, günlük hayatımız teknoloji ile beraber çoktan değişmişken bunun illüstrasyon, çizim, performans gibi sanat alanlarına da sirayet etmesi kaçınılmaz. Bu açıdan aslında Elçin Arpaçay, yeni dünyanın sanatçılarından da diyebiliriz. 2020’nin Aralık ayında, adını pandemiye atıftan alan (ya da ben öyle düşünüyorum!) DISKO-19 çalışmasında da farklı iki sanatçı ile beraber yer alan Arpaçay, I ME CE tarafından gerçekleştirilen bu sergi ile de adından söz ettirmişti. Lafı fazla uzatmadan, bu yeni sanatı, medyayı, üretim biçimlerini ve fazlasını kendisinden dinleyelim.

Elçin hoş geldin. Önce bize dünden bugüne nerelerde eğitim gördün, nelerle uğraştın, nerelerde bulundun biraz anlatır mısın?

Merhaba Mert. Türkiye’ye birkaç yıl önce döndüm. Öncesinde İtalya’da yaşıyordum. Milano Üniversitesinde Siyaset ve Ekonomi okudum. Okulda siyaset felsefesi en çok ilgimi çeken alandı, sanatı ele alış biçimimin şekillenmesine katkısı büyüktür. İşlerimde tarihteki bazı dönem ve koşulların sosyal ve politik gerçekliğini sarkastik şekillerde ele aldığım oluyor. Milano’da 1 yıl da dijital iletişim teknolojileri alanında eğitim gördüm. Teknolojik gelişmelerin birey ve toplum üzerinde yarattığı değişiklikleri irdelemeye de o zamanlarda başladım. Siberfeminizmin savlarını seviyorum. Donna Harraway kuramında “benim cyborg mitim, ihlal edilmiş sınırlar, güçlü kaynaşmalar ve ilerici insanların, ihtiyaç duydukları politikanın bir parçası olacak biçimde keşfedebilecekleri tehlikeli olasılıklardır” der. Buradan hareketle, teknoloji ile kadınlar arasında doğal bir yakınlık olduğu ve teknolojinin kadınları özgürleştireceği yaklaşımları üzerine kurguladığım Elçin Dolls isimli bir illüstrasyon serim var. Doll’larım, AR (Artırılımış Gerçeklik) ve AI (Yapay Zeka) ile iç içeler, tıpkı benim gibi. Bunun dışında çok küçük yaşlardan beri piyano çalıyorum, bazı işlerim için kendi müziğimi yapıyorum. Üretimlerim illüstrasyon ve yeni medya ağırlıklı ama temel amacım önem verdiğim meseleler hakkında yaratıcı eylemde bulunmak olduğundan her zaman başka disiplinlerde de çalışabilirim.

“Makine öğrenmesi” dediğimiz işlere nasıl, ne zaman merak saldın?

27 yaşındayım, çocukluğum bilgisayar teknolojilerinin yeni doğduğu zamana denk geliyor. Ailemin finans sektöründe yer almasının da etkisiyle bilgisayar teknolojileri ile hep iç içe oldum. Yaşadığımız çağın insanlığın gelişim hızı bakımından tarihte hiçbir örneği yok ve bu hız beni çok heyecanlandırıyor. Geçtiğimiz yıl Borusan Holding‘de yapay zekanın sanat üretimindeki yeri üzerine bir konuşma yapma fırsatı buldum. Makinelerin kreatif teori ve performanslarını kullandığımda, onlarla işbirliği yapmanın sanat pratiğimdeki rolü her işte yeniden tanımlanmış oluyor. Yapay zeka hem tuval gibi, fırça gibi bir araç hem de sanatçının işbirlikçisi olarak konumlanabiliyor. Bu teknolojilerin potansiyeli bugünden hayal edemeyeceğimiz bir geleceğe doğru akış seyri içinde ve olan bitene seyirci kalmak yerine böyle bir işbirliğinin parçası olmak hoşuma gidiyor.

Sanat her disiplini ile hemen her zaman muktedirin yanında değil karşısında olmuş. İçinde bulunduğumuz dijital dönüşümde, örneğin bu “big data” toplayan teknoloji şirketlerine karşı senin dahil olduğun disiplin bir şeyler söylüyor mu / söyleyecek mi?

Elbette. İçinde bulunduğumuz dönemi “gözetleme kapitalizmi” dönemi olarak görüyorum. Data toplayan teknoloji şirketlerinin birçoğu, ellerindeki veriyi insan davranışlarını değiştirecek şekilde kullanıyor. Bu sebeple veri gizliliği benim için önemli bir konu, “benim paylaşımlarım önemsiz” gibi teslimiyetçi bir yaklaşımı sakıncalı buluyorum. İşlerimde siber dönüşüm ile ilgili meseleleri ele almayı ve farkındalık yaratmayı önemsiyorum.

Senin disiplinin için söylemiyorum, o konuda bilgim yok ama yapay zekâ ya da dijitalleşme, sanatsal üretimlerde duygunun arka planda kalmasına neden oluyor mu sence? İlgi alanım olduğundan elektro gitarlar üzerinden örnek vereceğim. Gitar prosesörleri işlemcileri vardır, gitarda çıkan sesleri taklit ederek benzer sesler çıkartmaya yarıyor bu prosesörler. Ses simülasyonu da şu anda aşırı derece hızlandı. Ama hâlâ lambalı bir amfinin sesi ile dijital prosesörün çıkardığı ses aynı değil. Çünkü o lambalı amfideki analog sistemden çıkan gürültü, hışırtı, yani insanın elinden çıkan o seslerde bir sıcaklık, bir tat var. Prosesörler bunu yapamıyor, dolayısıyla iyi bir gitarist ya da dinleyici insan unsuru olmadığını hemen anlıyor. Senin dahil olduğun disiplinde de böyle durumlar var mı merak ediyorum.

Konuya dair görüşlerimi paylaşmadan önce kendi işlerimde de kullandığım bir yapay zeka algoritması olan GAN algoritmasından bahsetmek istiyorum. Bu algoritma bir sonuca ulaşıncaya kadar, iki karşıt nöral ağdan birinin ortaya çıkarttığı sonuç verisini, bir diğerinin yargılayarak ortaya en iyi veriyi çıkartmaları prensibine dayanıyor. “En iyi”den kastımı, sorduğun soruyla bağlantılı bir örnekle açıklayabilirim. Bach’ın 300’den fazla polifonik ilahisini bu algoritma ile işlediğinizde, yapay zeka Bach’ın olmayan fakat öyle olduğunu zannedeceğimiz kadar gerçeğe yakın şekilde kendi müziğini yaratabiliyor. Yani “dinleyici insan unsuru olmadığını anlıyor” bu noktada biraz romantik bir bakış açısı. 🙂 Geleneksel bilgisayar birimi algoritmalarında, bir programın yapması gerekenler geliştiricileri kadar sınırlandırılmışken, nöral ağlar herhangi bir talimat olmadan, kendi başlarına veriyi analiz edip adım adım öğreniyorlar, tıpkı insan beyni gibi. Hal böyleyken çoğu teknolojinin potansiyeli insan aklıyla sınırlıyken, yapay zeka aradaki sınırları kaldırıp aklımızın bir uzantısı olarak çalışabiliyor. Bu alandaki üretimlerimi yapay zekaya kredi vermek adına hybrid sanat olarak tanımlayabiliriz ama kullandığı referans veri benim fikirlerim ile başlıyor ve elbette arkasında insani bir duygu ve amaç var. 

Gördüğüm kadarıyla işlerini Artırılmış Gerçeklik (AR) ile birleştirmeyi seviyorsun. Bu işlerinden de bahsetmek ister misin?

AR, gerçek dünyayı merkez alıp, yeni bir algı tabakası yaratarak kurgusal gerçekliğimizi yaşadığımız dünyanın içine yerleştirme imkanı sağlıyor. İllüstrasyonlarımı bu şekilde görmeyi çok seviyorum. Örneğin, biraz önce bahsettiğim Elçin Dolls illüstrasyon serisindeki bazı işlerim, çerçevenin içinde hareketsiz dururken telefon kameranız ile baktığınızda size gülümsüyor, dil çıkarıyor, göz kırpıyor ve hislerimizi harekete geçirecek şekilde bizimle etkileşime giriyorlar. İnsanlarla temasımızın ciddi anlamda kısıtlandığı bu dönemde fiziksel bir mekana ihtiyaç duymadan böyle sanat deneyimleri yaratmayı zamanın ruhuna uygun buluyorum. 

Pandemi koşulları, pek çok sanat disiplinindeki içerikleri de belirlemeye başladı geçtiğimiz sene. Senin de dahil olduğun DISKO-19 sergisi de bunlardan biri. Bu çalışmayı biraz anlatır mısın?

Sokağa çıkma yasakları başladığında, I ME CE sanat insiyatifinin açık çağrısı üzerine Emine Sandal ve Merve Heper ile illüstrasyon alanında üreten sanatçılar olarak Zoom üzerinden tanıştık ve 3 ay boyunca süreci tamamen online şekilde yürüterek ortak bir çalışma ortaya koyduk. I ME CE, sanat üretiminde sürecin gözlenebilir olması üzerine çalışan bir oluşum, ekip olarak her aşamada katkıları oldu. Post-pandemi dönemi için subjektif bir normalleşme tasarısı yaratmak amacıyla, kültür-sanat, eğlence ve moda sektörüne getirilebilecek yenilikleri içeren, herkesin yeniden buluştuğu, açık hava diskosunda geçen bir mizansen kurguladık. Kolektif ve online diyalog üzerinden ilerleyen bir üretim pratiğini ilk defa denemiş oldum, güzel bir deneyimdi. Sergilenen iş, sergi bitiminde sınırlı sayıda üretilen ipek şallara dönüştürüldü. İlgilenenler @imece.34 Instagram sayfasına göz atabilir.

Nasıl bir dijital dönüşüm isterdin? Sanatsal üretimler açısından da günlük internet kullanım alışkanlıklarımız açısından da cevaplayabilirsin bunu.

Her şeyden önce insan haklarına saygılı bir dijital dönüşüm isterim. Kadınların teknolojinin her alanında daha çok söz sahibi olmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yöntem ve uygulamaların çoğunlukla erkekler tarafından formüle ediliyor olması sebebiyle, ataerkil ve cinsiyetçi bir teknoloji sektörü var. Örnek vermem gerekirse Apple, Microsoft ve Amazon tarafından geliştirilen Siri, Alexa ve Cortana botlarının her birinin cinsel taciz cümlelerine karşı nasıl tepki verdiğini test eden bir araştırmadan bahsedebilirim. Önceden programlanmış tepkiler veren bu botlar, cinsel istismara karşı savaşmak yerine, sözlü tacize nezaketle ya da flört ederek yanıt verebiliyor. Yapay zeka ve makine öğrenimi en temelde onu kodlayan, geliştiren insanların ahlak ve etik değerlerine göre şekillendiği için, bu sistemlerin geliştirilmesinde kadınlara ihtiyacımız var. Dünyanın en büyük teknoloji devleri olan bu gibi şirketlerin insanlığı ileri götürmek adına birtakım ahlaki zorunluluklara sahip olması gerektiğine inanıyorum. Bu gibi önemli konulara karşı pasif ve kayıtsız kalmamalı, aksine çare geliştirmeliler.

Şu sıralar nelerle uğraşıyorsun?

Şu sıralar blockchain sisteminde Non-Fungible Token dediğimiz, koleksiyon yapılabilen dijital varlıklar üzerine çalışıyorum. NFT’ler sınırlı sayıda üretilen, benzeri olmayan token anlamına geliyor ve bu teknoloji bir sanat eserini koleksiyonu yapılabilen dijital bir varlık olarak kriptolar aracılığıyla sunma fırsatı yaratıyor. Yakın zamanda dijital işlerimi NFT’ye dönüştüreceğim. Aynı zamanda konunun teknoloji ve finans boyutuyla ilgili bir akademik çalışma hazırlığı yapıyorum. Bunun dışında Mart ayında gerçekleşecek bir karma sergiye katılacağım. Bir de, Yunanistan’ın Midilli Adası’nda bulunan Moria Mülteci Kampı ile ilgili dünyanın farklı yerlerinden bir grup sanatçıyla bir protesto eylemi üzerine çalışıyoruz. Üç bin kişi kapasiteli kampta yaklaşık on dört bin kişi kalıyor, orada bulunan mülteci ve sığınmacıların insani şartlarda yaşaması için seslerini dünyaya duyurmak istiyoruz. 

Seni tanımak ve işlerini keşfetmek benim için kayda değer bir şey oldu. Teşekkür ediyorum! Son sözlerini alabilir miyim?

Ben teşekkür ederim Mert, benim için yarattığın bu alan vesilesiyle bir kaç hafta önce kaybettiğimiz canım arkadaşım, ressam Kerem Durukan’ı anmak istiyorum. Rengarenk bir insanı ve muhteşem bir sanatçıyı kaybettik. Seni çok seviyorum Kerem, huzur içinde uyu.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir