Press "Enter" to skip to content

Sanatçı Eymen Aktel Performans ve Çalışmalarını Anlatıyor

1994’te İstanbul’da doğan sanatçı ve iklim aktivisti Eymen Aktel, çalışmalarında multidisipliner bir yaklaşım gösteriyor. İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Reklamcılık bölümünü bitirdikten sonra bir süre sanat yönetmenliği yapıyor. Sanatsal çalışmalarındaki grafik dilin izlerinin de buradan geldiğini söyleyebiliriz. Reklam sektöründe mutlu olmadığını fark edip soluğu Marmara Üniversitesi GSF Heykel Bölümü’nde alıyor. Yokoluş İsyanı iklim hareketinin kurucularından biri olan Eymen’i bugünlerde Instagram hesabında yaptığı canlı yayınlarındaki performansları ve çizimleri vesilesiyle takip ediyorum.

Eymen hoş geldin. Seni tanıyanlar tanıyor ama bilmeyenler için biraz kendinden bahseder misin?


Tabii ki seve seve bahsederim. Vaktim kendi kendime geçiyor genellikle. Bu yüzden çevremdeki insanlar da beni tam olarak tanımıyor olabilir, bu vesileyle belki onlarla da tanışabiliriz.  Reklam sektöründe bir süre bulunup neyi istemediğimi fark ettikten sonra asıl istediğim alana yönelmeye karar verdim. Şimdi yeniden öğrenciyim ve vaktimin büyük bir kısmını evde geçiriyorum, evimi atölye olarak kullanabilmem hayatımı oldukça kolaylaştırdı.  Düşüncelerime yoğunlaşmama yardımcı oluyor. Çoğu zaman bunu, düşüncelerimi kağıtlara yazarak yapıyorum. Kendimi yargılamadan kelimeleri döküyorum kağıda. Bu bana iyi geliyor. Yerimi, yönümü önüme koyuyor. Görüşüm temizleniyor. Genellikle üretimlerim de bu zamanlarda ortaya çıkıyor. Netleştirdiğim düşüncelerimi bazen resimle bazen animasyonla bazen de performansla ifade ediyorum. Veya sorularımın cevaplarını performans sırasında arıyorum. İklim değişikliğini kendine dert edinmiş biri olarak elbette çalışmalarım ekoloji üzerine de şekilleniyor. Bu süreçlerin sonunda çıkan işler bana bir “oh” çektiriyor. Bir karmaşayı çözmüş gibi rahatlıyorum. Bu süreçler bir döngü şeklinde tekrarlanıyor hayatımda.

Geçtiğimiz sene Kasım ayında UNIQ Expo’da “Çatışma” adlı işin sergilendi. Bunu biraz anlatır mısın?


UNIQ Expo’da hala devam eden Andy Warhol’un 90 orijinal eserinin bulunduğu bir sergiydi. Bu sergiye genç Türk sanatçılar olarak “Sorunlu Sorumlu” başlığı ile eşlik ettik. Begüm Alkoçlar‘ın küratörlüğünde başkaldırı üzerine farklı söylemler geliştirdiğimiz bu sergide ben siper çuvallarımla oradaydım. O sıralarda kelimelerin sloganlara dönüştüğü noktada nasıl güçlendiğini düşünüyordum. Kitleleri harekete geçiren sloganların siperler ile çatışmasını ve siperleri aşmasını görmek istedim.

Eymen Aktel’in UNIQ Expo’daki sergisinden


Bir sanatçıya “Burada ne anlatmak istedin?” diye sormak ona zulüm olabiliyor. 🙂 Ancak son zamanlarda “İtaatsizlik Rehberi” adında bir seriye devam ettiğini görüyorum ve merak ediyorum. Bu rehber nedir ve ne yapmaya çalışıyor?

Daha çok hareketli görsellerle sürdürdüğüm bir seri. Emir ve yasaklara uymayan bir rehber. İtaatsizlik üzerine kendi yöntemlerini çiziyor. Manipüle etmek yerine bir el kitapçığı gibi sunuyor kendini. Onu, kurgu bir karakterin hayatını dikizliyormuş gibi izliyoruz.

İklim meselesine ne zaman kafa yormaya başladın? İklim kriziyle ilgili şu anda sen nasıl bir tablo görüyorsun?


Her zaman iklim üzerine endişem vardı ama ciddiyetinin yeterince farkında değildim. IPCC (The Intergovernmental Panel on Climate Change) 2018 yılında “Global Warming of 1.5 ºC” raporunu yayımladıktan sonra dünya genelinde birtakım ayaklanmalar oldu. Dünyayı sarsan bu raporu ve iklim hareketlerinin gelişmelerini Açık Radyo’dan takip ediyordum. Her geçen gün Ömer Madra’nın acı-tatlı söylemleri biraz daha kamçıladı beni. Ve sonunda sokağa çıkıp duvarlara bir şeyler yazıp çizmeye başladım.


Bir yandan koronavirüs salgını petrol endüstrisini şoka uğratırken bir yandan karbon emisyonu azalması umut veriyor elbette. Kısmi bir temizlik sürecine giren doğanın hızlı bir karşılığı olarak hayvan davranışlarındaki değişimleri görüyoruz. Daha önce bulunmadıkları sularda cirit atan su canlıları, insansız hayvanat bahçelerindeki hayvanların psikolojik iyileşmeleri gibi evde kaldığımız için aşırı mutlu olduğumuz günlerdeyiz. Fakat bir Açık Radyo dinleyicisi olarak güzelliklerden bahsedip çekilecek değilim. İşin acı kısmında küresel ısınmanın hala devam ettiği gerçeği var. Kuzey kutbu en soğuk gününde bile buzsuz kalma ihtimali ile karşı karşıya. Hükümetlere “yeşil iyileşme” paketlerini benimseme çağrısı yapılıyor ve karantina süreci istendiği zaman neler yapılabileceğinin bir ön gösterimi oldu diye düşünüyorum. Her zaman umut var.

Geçtiğimiz günlerde Instagram’da iki canlı performans gerçekleştirdin. Bir tür serbest çağrışım performanslarıydı. Bunları anlatır mısın?


Tabii. Performistanbul iş birliği ile Stay Live at Home bünyesinde gerçekleştirdim. Kendi odamın balkonuna bağlanan camında iki farklı gün yaptığım bir performanstı. İlk gün odanın içinden, ikinci gün dışından cama yazılar yazarak uygulama yaptım. Burada yukarda bahsettiğim zihin akışımın takibini sürdürmeye çalıştım. Karantinada yeniden şekillenen “içeri” ve “dışarı” kavramlarını tanımlayabilmek adına canlı bir araştırma süreciydi. İlk kez sanal bir ortamdan performans yapıyordum ve merak ettiğim çok fazla şey vardı. Hayatımıza sirayet eden sanal ortamın gerçekliği üzerine daha fazla düşünmemiz gerekiyor.


Resimlerindeki kompozisyonlar hakkında neler söylemek istersin?


Resim yapılacak alan her neresiyse orayı düşüncelerimi boca etmek için kullanıyorum. Fikirlerimi temsil eden imgelere kelimeler ve sloganlar eşlik edebiliyor. İç içe ve bütünsel kompozisyonları grafiksel bir dille ele alıyorum. Bu yöntemin temizliği ve doğrudanlığını seviyorum.


Karantina günlerin nasıl geçiyor?

Evde çok fazla vakit geçiren biri olarak karantinada hayatım aynı rutinde devam etti. Bu rutine işe gitmeyen ev arkadaşlarım eklendi. Artık birlikte dans ettiğimiz ve film izlediğimiz saatlerimiz var. Yıllarca önyargılı olduğumuz ve kaçtığımız filmleri izlemeye yemin etmiş gibiyiz. İstikrarlı bir şekilde her gün bir film izliyoruz. Bir gün western bir gün samuray filmi izlerken bulabiliyoruz kendimizi. Zor olabiliyor bazen.

Okuyuculara önerebileceğin belgeseller var mı?


Birkaç gün önce izlediğim ve hala etkisinde olduğum Crip Camp: Engelli Devrimi belgeselini tavsiye edebilirim. Hakları yok sayılan tüm azınlıklar gibi engellilerin de günümüzde – yeterli olmasa da – sahip oldukları hakların nasıl bir mücadeleyle kazanıldığını konu alıyor. Belgeselin benim için en umut veren kısmı bu insanların ortak noktasının bir hippi yaz kampı olması. Farklı engellere sahip çocukların bir araya geldiği bu yaz kampı, onlara özgürlüğü tattırmıştı ve bu çocukların şehre döndüğünde tekrar kapana kısılmaya niyeti yoktu.

Be First to Comment

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *