İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir İspanyol fotoğraf sanatçısının gözünden: Türkiye…


Türkiye’yi ve Türk’leri benimsemiş, özümsemiş hatta içselleştirmiş bir fotoğraf sanatçısı Anna Serrano. Aidet ve teslimiyetle sempati duyuyor. Fonetik olarak “İstanbul” dediğinde yüzünde oluşan tebessüm aslında her şeyi anlatıyor. Tanımaktan, tanıştırmaktan onore olduğum Anna ile huzurunuzdayız…

– Yarı Roma’lı, yarı Katalan bir fotoğraf sanatçısısın. Seni özetle tanısak?

Bu dünyadan geçişimin biyografik detayları hakkında kendimi esasen Akdenizli olarak gördüğümü söyleyebilirim. Akdeniz’in kültürü kimlik işaretimdir. Barselona benim doğduğum şehirdir; ilk hatıralarım ve çocukluk bahçem, dedemin koruyucu ve narin bakışları altında. Roma, yaşamayı öğrendiğim şehirdir; onunla bağlantı keşiftir. Hayat kocaman ve sonsuz bir tuval gibi görünüyordu, üstüne süre birçok şeyi heyecanla boyayacaktım. Kalbimi çalan şehir İstanbul’dur ve aynı zamanda kendimi bulduğum yermiş.

Başka yerlerde yaşadım; Málaga’da, Endülüs’te… Hem de güzel Kaliforniya enerjisini San Francisco’dan aldım; son lise yılında bir yıl burslu olarak. Tam tersi soğuk ve karanlık bir kışı da Paris’te geçirdim. Orada yalnızlığımla uzun yürüyüşler yaptığım alan… Kanada’da oturdum ve doğanın ihtişamına tanık oldum. Gerçeği aramak ya da belki kendimi meşgul etmek için çok dolaştım. Bulamadım gerçeği ama çok öğrendim.

Üşümemek için fotoğraf çekiyorum. Bir içsel yolculuktur bu. Tek bir hayatta birçok hayat yaşamama izin veriyor.

– Patron olsan kendini işe alır mıydın?

Hangi proje olduğuna bağlı ama, yaratıcı bir şey içinse, evet. Sadık bir insanım;, onurlu, kararlı, mükemmeliyetçiyim ve barışa eğilimliyim. Bu, savaştan daha fazlası. 

– 10 yıl önceki kendine bir mesaj gönder?

“Boşuna acı çekme. André Bréton’ın dediği gibi: ‘Çaresizlik, genel olarak, hiç önemli değil. Ne gittiyse gitmek zorunda olduğu için gitti. Hayatının kahramanı olmayı asla unutma. Seni tam tersine ikna etmek isteyenlere izin verme. Başkaları sana bir şey yaptıysa, sen buna izin verdiğin içindir.’”

– Ara Güler’in, “En iyi fotoğrafı, en iyi makine çekmez,” sözünü, yıllardır fotoğraf çekmiş birisi teyit edebilir mi? Ve sen bir cümle ekler misin?

Ustamız haklı; iyi bir makine yardımcı oluyor hem de çok ama, ruh ihtiyacı olan bir fotoğrafa bir makine ruh vermez. Yıllar önce ünlü bir kişinin fotoğraflarını çektikten sonra, moralim biraz bozuldu. O “Senin için sadece beş dakikam var,” demişti. Yokuş yukarı yere bakarak yürüyordum ki beklenmeden köşeyi döndüğümde hayran olduğum Ara Güler’le karşılaştım. Ne tesadüf diye düşündüm. Kahvesinde rahat rahat oturmuş çay içiyordu. Yavaşça yaklaştım ve elimden geldiğince mırıldandım: “Hocam, bir portrenizi çekebilir miyim? Mümkün mü?” “Tabi kızım, gel!” Ben “Çabuk yapacağım, söz,” dedim. “Çabuk yapmana gerek yok kızım.” O an bütün İstanbul bir anlam kazandı. Ve tüm rüyalarımı ve dedemin gözlerini usta Ara Güler’inde buldum. Kendimi her zamankinden daha güçlü hissettim. Şunu da eklerdim: “Foto çekerken, insanların gözlerine bakınca “çabuk” gerek yok.”

– Fotoğrafların kokusu olsaydı, ne kokardı?

Islak toprak gibi… Bin parçaya bölünmüş kadın ve erkeklerin ter ve gözyaşı kokuyorlar. Limon gibi, yaralara tuz gibi, taze preslenmiş zeytinyağı gibi, şarap, bir kış gecesi şöminede yanan odun, fırında pişen kek, deniz meltemi gibi kokar…

– Daha doğmadan yaşayacağın hayatı görseydin eğer, yine de dünyaya gelmek ister miydin?

Bir insana sorulabilecek en zor soru bu sanırım. Doğmamanın alternatifinin ne olduğunu öğrenmek gerekliydi. Benim spesifik durumumda, şimdiye kadar çok değerli olduğunu düşünüyorum, nasıl bitecek henüz görmedik. Seçmek meselesi değil bence, dünyadan geçişimizi onurlandırılmalıyız. Başkalarına, kendimize, evrenin enerjisine bir hizmettir. Kıyıları birleştiren köprüleriz. Fırtınalı gecelerin fenerleriyiz. Böyle düşünürsek dünyadaki varlığımız akla mantıklı gelir. Yoksa çıkış yolu olmayan bir felaket. Şöyle söyleyebilirim: Tanrı varsa (Adını sen koy; Tanrı, Allah, Enerji,  Aşk – stereotip Hollywood aşkı demiyorum ama, o başka bir konu) her şeyin bir anlamı var. Tanrı olmadan hiçbir anlamı yok. 

– Yarı Roma’lı, yarı Katalan ve dünyanın birçok ülkesini gezmiş birisi olarak, Türkiye’de neleri deneyimledin? Türkiye’ye ve burada yaşayan insanlara dair neler söylemek istersin?

Türkler ve Avrupalılar bir aynılığın iki parçasıdır. Venedik ve Osmanlı geçmişinde olduğu gibi. Birbirlerinin yüzüne bakınca aynaya bakmak gibidir. Birbirlerinin kokusunu alırlar, severler, nefret ederler, ararlar, suçlarlar, kavga ederler, arzu ederler… Avrupa’nın güneyinden geliyorum ben. Tatlılık ve duygusallık bizi birleştirir. Batı’da bu tatlılık moderniteyle yavaş yavaş kaybolurken ve dünya materyalizmle büyük bir süpermarkete dönüşürken, Türkiye’de hâlâ duruyor.  Lütfen, değişme. Türkiye benim büyük aşkımdır. Her büyük aşk gibi her zaman kolay bir yol değil. Ama bahçemizde çok çiçek var. Türkiye’ye ve Türklere sadece teşekkür edebilirim; her zaman sıcak karşılamaları, cömertliği, Türkçede hata yaparken bana sabırlı oldukları ve bana sormadan verdikleri her şey için… Çoğu zaman karşılığında hiçbir şey beklenmeden. 

– Hangisi daha keyifli, sokak mı stüdyo mu?

İkisi de. Her zaman sokakta fotoğraf çekemezdim, her zaman dört duvar arasında fotoğraf düzenleyemezdim. Fotoğraf çektiğimde adrenalin bin kat artıyor. Onları düzenlediğimde, bu yansıma, sessizlik anıdır. İkisine de ihtiyacım var.

– Çok istediğin ancak henüz fotoğraflayamadığın kim var?

Nuri Bilge Ceylan; ustalar arasında büyük ustadır

– Makro, manzara, portre vs… Hangisi sana haz katıyor?

Portreleri çok severim. İnsanların ruhlarını dışarı çıkarmak ne büyük ayrıcalıktır. Aynı zamanda hem manzara hem de şehirden hoşlanıyorum. Şehirde, özellikle mor saatinde, gün batımından hemen önce ve sonra, gün yerini geceye bıraktığında, fotoğrafçı-simyacının iksirlerini hazırladığı sihirli ışıkların karışımlarını verir. İç mekân fotoğrafçılığı beni de memnun eder; ışık ve karanlığın uyumunu analiz etmekten keyif alırım.

– Fotoğraf çektirmek için neden seni tercih etmeliyiz?

Titreşen bir keman teli gibiyim, tekrarlanamaz müziğiyle. Benimle titreşenler fotoğraflarımı isteyecektir. Beni seçer, evde hissediyor çünkü. Ve zaten kendi içlerinde olanı ifade edebilen ve tamamlayabilen birisini buldular.

– Çocukluğun şu anki halini görse ne derdi?

“Büyüdüğümde senin gibi olmak istiyorum”

– Amatör ruh ve profesyonel iş bakış açısıyla fotoğraf sanatçısında temel özellikler ne olmalı?

Çekimi planlamak… Ne anlatmak istiyorsun? Fotoğraf hangi kitleye hitap ediyor? Müşterin kim? Kime konuşuyorsun ve neden? Yeni bakış aramak, kompozisyona dikkat etmek, hacimler ve vakumlar kullanmak… Fotoğrafta nesneler ve insanlar nasıl kesişir; kendini stilini, bir imzanızı bulmak. Sabır, azim, teknik, tutku, araştırma, dinleme… Rehavete kapılmaktan kaçmak. Ego eridiğinde, uçsuz bucaksız okyanusların açıldığı, navigasyon için uygun olduğu, yaptığın en büyük başyapıtmış gibi kendine inanmak. Mütevazı ama. Hedefe ulaştığın asla inanmak. Çalışmaktan, geliştirmekten, keşfetmekten asla vazgeçmemek. İstediğin gibi olana kadar aynı şeyi binlerce kez tekrarlamak.

– Hem seyahat fotoğrafçılığı alanında hem de sanatsal olarak önemli çalışmaların var. Kültürel ve sosyopolitik farklılıklar üzerine işlerin var. En çok nelerin fotoğrafını çekmekten mutluluk duyuyorsun?

Tüm projeler ilgi çekiciyse beni mutlu ediyor, yeter ki fiziksel ya da mecazi anlamda gitmediğim yerlere götürsünler. Kendimi hayat dolu ve canlı hissetmek yeterli. Farklı şeyler yapmak beni uyarır. Farklılıkta büyüme var. 

– Siyah beyaz fotoğraflar daha mı estetik daha mı duygusal? 

İkisi de olabilir, fotoğrafçıya göre değişir. Ara Güler ve makine sözüne dönüyoruz: Siyah beyaz, kötü bir fotoğrafı düzeltmez. 

– Üç kelimeyle Anna Serrano?

Enerji, sanat, özgürlük.

Röportajı İngilizce okumak için tıklayın.

Engin Dal

2 Yorum

  1. Hüseyin Aydin Hüseyin Aydin 01/12/2021

    tam tarihi hatırlamıyorum 2012 falan olmalı Anna hanımla ortak bir arkadaşımız vasıtasıyla tanıştık….röpörtajda yer verilen Nemrut daği kral Antiyacos fotoğrafını o gün çekmişti… harika bir insan ve mükemmel bir fotoğrafcı kendisini tanıdığım için memnunum… Güzel bir röportaj olmuş başarılar….

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir