İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Füsun Çetinel ile “Olmayan Şeyler” Kitabı Üzerine Söyleşi


Röportaj: Ayşe Yazar

Kitabın adı okur kitlesini düşündüğümde soyut geldi. İlk öykü ile okura açılan kapı şaşırtıcı şekilde umuda evrildi. Bu yönüyle gençlerin ele avuca sığmazlığı arasında bir koşutluk buldum. Gençlere öykü yazarken, onlarla nasıl bir bağ hayal ederek yazdınız?

Öykü doğası gereği olanlardan ziyade “olmayan şeyleri”, görünenden çok görünmeyeni anlatır okura. Bir eksilti sanatıdır öykü. Büyümek de böyle bir şeydir; olmaya çalışma halidir. Çocukluktan çıkmışsınızdır ama yetişkinliğin dünyasına girmenize de izin yoktur. Hep bir şeyler eksiktir, olmayan bir şeyler vardır içinizde.

Öykü yaşamdan bir kesiti anlatır; bu haliyle de umudu barındırır içinde. Her gecenin ardından sabah olur, her kıştan sonra bahar gelir.

Gençlerle, çocuklarla kopmayan bir bağım var. Niyesini nasılını bilmiyorum ama onlarla birlikteyken kendim oluyorum. Onlarla aynı dili konuşuyorum, aynı solucana hayret edip, aynı çakıl taşına hayran kalıyorum. Bir bağ hayal etmiyorum ben o bağı ta kalbimin içinde duyumsuyorum.

Rollo May “Bir nehrin oluşabilmesi için su kadar sınırlara da ihtiyaç vardır.” diyor. Trenler ve Şiirler öykünüzü düşünürsek Olmayan Şeyler kitabınızın debisi yüksek ritmini taşkınlara uğratmadan nasıl ayarladınız merak ediyorum.

Çocuklar ve gençler için yazmak; ebeveynle çocukları arasında kurulmuş güven bağı gibi bir şey. Hayata hazırladığımız çocuklarımızı korkmadan hayatın içine salabiliyorsak eğer, yazarken de kurgu karakterlerimize güvenip onların taşkınlıklar yapmasına izin vermeliyiz. Karakterlerim ne istediğini bilen, biraz genelin dışında kalmış ama hayata karşı belirli duruşu olan gençler. Deneyerek, yanılarak doğru yolu bulmalarına yardımcı oluyorum yalnızca.

Öyküde gerçeküstü ögeler kullanmak hayli zor, o atmosferi yaratmak rüzgârı arkana almışken piste inmek. Kendime Sevgilerle öykünüzde şahıs kadrosu da zengin. Füsun Çetinel’in biriktirme merakından izler taşıyan bu öyküde nesnelere olan dikkatinizden başka bir şey var. Defne üzerinden ve birkaç başka karakter üzerinden verdiğiniz “değişim ya da dönüşümü” anlatma haliniz için neler söylersiniz?

Koleksiyon saplantım var itiraf ediyorum. Topladıklarımla-taş, yaprak, tüy, bilye, eski oyuncak parçaları…- şeylerle ileri dönüşüm yapıyorum yani onları alışıldık işlevlerinin dışına çıkarıp bambaşka şeylere dönüştürüyorum. Kimi kez fotoğraf, alışveriş listesi veya mektuplar buluyorum. Onlarla yeni hikâyeler, kurgular yaratıyorum.

Bir parça yazının hikâye olabilmesi için değişim ve dönüşüme ihtiyaç vardır. Atölyelerde hep aynı soruyu sorarım katılımcılara; kahramanınız değişti mi hikâyenin sonunda? Değişmediyse bir hikâye yoktur ortada. Yalnızca kahraman değişmez tabii ki, onunla birlikte her şey dönüşüme uğrar.

Büyük değişimler değildir peşinde olduğumuz. Karakterlerin soru sorması veya yataktan çıkıp perdeleri açması bile değişimin habercisi olabilir…

Öykülerinizde Orhan Veli, Edip Cansever, Franz Kafka, Herman Melville gibi yazar ve şairlere göndermeler var.  Öykülerinize metinlerarasılık ile kattığınız boyut, okur kitlesini de bir hayli genişletecektir diye düşünüyorum. Bu bağlar nasıl oluştu?

Günlük rutinimde yazmaktan çok daha fazla okuma yaparım. Şiir, çizgi ve grafik roman, öykü, söyleşi, deneme… Kafka ortaokul yıllarımdan beri defalarca farklı dillerde okuduğum bir yazar. On yıl önce yaratıcı yazma atölyelerimi yapmaya başladığımda; beş yazar seçmiştim yapıtları üzerinde yoğun bir şekilde çalışmak için. Bunlardan bir tanesi de Mellville’in Kâtip Bartleby’siydi. Hayatımızın ortasına koyduğumuz şeylerin etkisinde kalıyoruz illa ki.

Trenler ve Şiirler öyküsünde şair dede karakterini yaratırken metnin içine şiir koymamak olmazdı. Şiir deyince aklıma en çok okuduklarım gelmiştir herhalde; Orhan Veli ve Edip Cansever. Agatha Christie ise onlarca polisiye romanın çevirisini yapmış babamdan miras sanıyorum bana.

Sizi elinde kelebek ağı ile hikâye avlayan bir hikâye toplayıcısı olarak hayal ettim. Dağcılıktan kenar mahalle otobüslerinde yolculuk edenlere; türlü hayallerle İstanbul’a gelen ama henüz denizi dahi göremeyen Matya Kız’dan kendi sığ dünyasına sevgilisini de çekmeye çalışan metrodaki delikanlıya, Füsun Çetinel’in insanlarının çıkıp geldiği, fark edildiği dünyada nasıl bir süreç yaşanıyor?

Elimde kelebek ağı yok ama kalemle defterim ve çok hassas kulaklarım var. Belki dinlemeyi sevdiğim için, belki de bilmediğim başka bir nedenden ötürü pazardaki satıcıdan, parktaki çocuklara kadar herkes hikâyesini bana anlatmada pek hevesli. Bazen öyle cümleler duyuyorum ki bir türlü hafızamdan silip atamıyorum. Dönüp dolaşıyorlar, bir hikâyede yerlerini alıyorlar. Kısacası biriktiriyorum, topluyorum ve yazıyorum.

Ağaçlara Özgürlük ile İstanbul’un Bartleby’si öykülerinizdeki mizah anlayışınız hayli farklı geldi. Bu iki öykünün karakterleri Özhan ve Ali ile kara mizaha yaklaşan bir tat aldım. Mizah bu öykülerde yerini nasıl aldı?

Hikâyelerimde kara mizah sanırım hep izlerini bırakıyor. Okurlarım çok acı olayları bile onları kanırtmadan anlattığımı söylüyorlar. Yaşamın ironisi hep bir yerlerde gösteriyor kendini. Belki de bu hayata karşı geliştirdiğim bir savunma mekanizmasıdır kim bilir…

Kurbanın İntikamı öykünüzde Emre’nin anne ve babasını omuzlarından tutup sarsmak istedim. Baba Terliği’nde ise Gülsüm’ün saçlarını usulca okşamak geçti içimden. Okuru duygudan duyguya savuran öykülerinizde   karakterlerinizi ve olay örgünüzü oluştururken duygularınızla yazarlığınız arasında nasıl bir akış gerçekleşiyor?

Yazar kendi duygularına kapılmaktan ziyade, karakterlerinin duygularıyla ilerlemeli hikâye boyunca.

Ebeveynlikle yazarlığı çok benzeştiriyorum. Kendi üşüdüğü için çocuğuna hırka giydiren anneden iyi bir yazar olmaz. Ancak çocuğunun duygu ve düşüncelerini önemseyen, onun apayrı bir kişilik olduğunu kabullenen ana babalardan iyi birer yazar olabilir bence.

İnsan Yavrusu öykünüzü okurken karşı masal tabiri yanıp söndü zihnimde. Pek çok öykünüzde ve özellikle Son Durak C’nnettepe ve Yolculuk öykülerinizde iyice belirginleşen muhalif tavrınızın nedenleri nelerdir? Bu tavrın okurdaki yansıması nasıl olacaktır?

Bir arkadaşım öykülerimi okuduktan sonra, “seni çok anarşist gördüm öykülerinde” diye yorumda bulunmuştu şakayla karışık. Planlı bir şey değildi. Gençlerin başkaldırmalarına müsaade etmeyen sisteme bir başkaldırı benimkisi herhalde.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir