Gerçekleşen Seyirci: Bireysel Maceramın Tercümesi - GAZETE SANAT İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Gerçekleşen Seyirci: Bireysel Maceramın Tercümesi

 Jacques, tiyatroyu (ya da asıl ilkelerini bulamamış günümüz tiyatrosunu) “bir hastalığın, arzu ile ıstırabın, yani cehaletin yol açtığı benlik bölünmesinin tezahürü”(1) olarak niteler. Ona göre ihtiyacımız olan seyircisiz tiyatroya ulaşamamış icralar “cahillerin acı çeken insanları görmeye davet edildikleri yerlerdir.” Bu tarz bir icra, “hareket halindeki bedenlere”, “bu icrayı oluşturan zekaya” ve “bu icranın ürettiği enerjiye” dayalıdır. Böyle bir seyirlik eserin mümkünlüğü, sanatçılar ile seyirciler arasındaki toplumsal, fiziksel, duygusal ve hatta zekasal mesafelerin ön kabulü ile var olabilir. Yani, özünü bulamamış bir eser, kendisini gerçekleştirmek için bir iktidar alanı yaratmaya mecburdur.

  Ranciere buna değinmese de; her iktidar, yapısı gereği bağımlı bir iktidardır, çünkü kendisini dayatacağı, dayanacağı, üzerinde duracağı bir zemin olarak başka öznelere ihtiyaç duyar. Eğer ortada iktidarın yapısına “inanmış” bir özne yoksa iktidar yapısı var olabileceği bir realite bulamayacak ve şizofrenisi ile baş başa kalacaktır. Herkesin kendi realitesi ve yaşantısı; kendi bireysel, öznel, biricik “gerçeklik” tanımlarının zemini üzerinde inşa edilmiştir. Var oluşumuzun temeli olan “gerçeklik” iki şekilde belirlenir; İnanarak veya bilerek.  “İlk erdemine erişmiş, asıl özüne döndürülmüş” olan “yeni tiyatronun” tarifini Jacques bize “…icranın ürettiği enerji ile yeniden ele geçirilip etkin hale getirtilmesi” üzerinden sunuyor. İcrayı var eden seyirciye kendi gücünü geri vererek buradaki çelişkiyi sorgulamak isterim. Bunu da Jacques’in edinilen bilginin ortak duyumsanışta bile herkesin kendi, biricik realitesinin süzgecinden geçip her zihinde farklı verilere yol açacağına dair farkındalığına dayanarak sorguluyorum. Bu anlamda, bizlere sunulan her bir farkındalığın, gerçek amacına ulaşması için öğrenilip hazmedilmekten de öte daha derin anlam ve çağrışım katmanlarına ulaştırılarak daha derin “cevapsızlıklara” sürüklenmesi gerektiği taraftarıyım. Özgürleşen Seyirci’yi okuyup buna “kolektif bilinç” perspektifiyle yaklaştığımda kendimi bu anlam katmanlarında bulabiliyorum.

 Bana kalırsa,  performansın (veya her türlü eserin) geldiği ilk kaynak, ilk formsuz ve saf “oluş” hali: FİKİR’dir. Her eser geldiği yaratıcı enerji kaynağına, yani kolektif bilince geri dönme itkisinin çeşitli formlarıdır ve aynı itkinin sonsuz sayıda genişleyen farklı manifestolarıdır: Eserin formu (veya formsuzluğu… ama nihayetinde sunulmaya yeterli görüldüğü ve aldığı son hali) bu geri dönme itkisinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu yolcuğu tamamlamak adına enerjinin, belirli bir zaman ve mekanda “seyirci” olmayı üstlenmiş akıllı bir yaşam formu tarafından teslim alınması gerekmektedir. Bu teslim süreci de insan realitesinde her iletişim halinde olduğu gibi göndergeler üzerine kuruludur. Sanatçı, bu enerjiyi çağırıp bedenleyen, betimleyen veya olması gereken form ile ilişkisini saptayan, farklı disiplinleri kullanarak oluşturduğu farklı göndergeleri kollektif bilince geri taşıyan kişidir. Bir eser, enerjinin ilk oluş halini (fikir, ilham) teslim almaya açık bir zeka formundan geçip, geldiği kaynağa geri dönme süresi boyunca boyutumuzda bıraktığı izlerden ibarettir. Bu enerjinin yaşamımıza (ve boyutumuza) giriş kapısı sanatçı ise, çıkış kapısı da seyircidir. Bu yaratım sürecinin arka fonunda dolaşım itkisini (yani sanat eylemini) tetikleyen etmen sanatçı değil, seyircidir.

 Bu çıkarımlar ışığında Jacques’in aksine icranın enerjisinin sanatçı tarafından değil, seyirci tarafından üretildiğini görüyorum… ve dahasını; Sanatçı tarafından aktarılan enerjinin aldığı aktarılmaya hazır son hal, bir seyircinin herhangi bir duyusal deneyimi ile temas ettiği an yolcuğunu sonlandırmıştır; Ancak, bu sadece yolculuğun amacına ulaşma sürecinin ilk adımı olmuştur. Yolculuğun amacına ulaşması için ise seyircinin “gerçek kimliğini” (zaten en başından beri tanık olduğu sanat eserinin kaynağı olduğu gerçeğini) tekrar hatırlaması gerekir. Bu farkındalık ile özgürleşen süje, eseri de özgürleştirir.

 Eserin, onu aktaran ve kendisi ile seyirci arasında veya eser ile seyirci arasında var olduğunu sandığı bir “mesafeyi” kapatmaya çalışması, bu sanrıyı pekiştirmesinden öteye gidemeyecektir. Sınırsız bir yaratım kaynağından gelen enerjiyi ve eseri sınırlayacaktır. Ancak eseri özümsemek, gerçek anlamını kavramak yolunda var olabilecek tek mesafe (biraz da Jung’çu bir bakış açısı ile) sanatçının ve seyircinin kendileri ile olan içsel ilişkilerine sonradan getirilen yapay yargılar, tanımlar, bakış açıları ve ön kabullerdir. Tüm bunlar aşıldığında eser, sanatçı ve seyirci özgürleşme ve “gerçek kimliğini” algılama yolunda adım atmış olur. Bu adımlar zamanla, realiteyi “inanmak” üzerinden kuran bireyleri, realitesini “bilmek” üzerine kuran bireylere dönüştürür.

 Bu tam da, iktidar alanıyla yaratılmış seyirlik eylemin doğasına aykırı olan bir durumdur. Gerçek olmayan hiçbir şey, gerçekliğini “inanmak” yerine “bilmek” üzerine kurmuş olan bir seyircinin önünde var olamaz.  (Buna nazaran Jacques de “Bakmak, bilmenin zıddıdır.“ der; “Seyirci olmak hem bilmek kabiliyetinden hem de eylemek kudretinden kopmak demektir.” (Jacques’in eleştirdiği melankolik tavra tezat oluşturacak şekilde, anti değerler üzerinden açığa çıkardığı bu farkındalıktaki melankoliyi sezebilirsiniz; “görünüşle büyülenmiş ve sahnedeki karakterlerle kendisini özdeşleştirmesini sağlayan empatinin esiri olmuş ağzı açık ayran budalasının sersemleşmesinden koparmak, çekip almak gerekir.”) Suje, eğer uyuduğunun farkına varırsa kendi gerçekliğini tanımak için derin bir arzuyla karşılaşacaktır. Ancak seyircinin, iktidar alanıyla yaratılmış bir oyun dahilinde -eğer oyun başarılı ise- bu arzu noktasını bulması pek muhtemel değildir. İktidara bağımlı olan bu oyunun tek geçerli başarısı süjeyi uyutmak iken, doğasındaki iktidar bağımlılığı ve “inanan seyirci” bağımlılığı nedeniyle güçsüzdür. İktidar yapısının temelini oluşturan “inanç”, bilmenin zıddıdır ve süjenin kendi gerçekliğini yeniden yorumlamasıyla dağılmaya mahkumdur. Bu açık gerçek karşısında her iktidar yapısı korku duyar ve uykuyu devam ettirecek imgeler, oyunlar, göndergeler sunarak “inanan seyirci” üretmeye meyleden tipik bir yön izler. Seyirci ve eser arasındaki bu ilişkinin doğasını, yönetici ve toplum arasındaki ilişkide de açık açık görebilmekteyiz. Bu yüzden, “Özgürleşen seyirci, eseri özgürleştirir mi?” sorusu ile  “Özgürleşen toplum, iktidarı çözebilir mi?” sorusunun birbiri ile mikro ve makro boyutlarda özdeş olduğunun altını çizmeliyim. Bunun (bunlardan herhangi birisinin) cevabını ararken “Radikal Yansımayı Bulmak”dan bahseden Baudrillard’ın şu sözlerini okuyorum:
“Özgürleşme hakkındaki bütün modern hurafelere karşılık, formların özgür olmadığını, figürlerin özgür olmadığını söylemek gerekiyor. Tam tersine, hepsi de zincirlenmiş: Onları özgürleştirmenin tek yolu onları birbirine zincirlemek; başka bir deyişle zincirlerini, onları yaratan ve bağlayan, tatlılıkla zincirleyen ilmiklerini bulmak. Üstelik bunlar kendi kendilerini zincirleyip yaratıyorlar; sanat da bu sürecin mahremiyetine girmek zorunda.” diyor Baudrillard ve hemen ardına Ömer Hayyam’dan manidar bir alıntı bırakıyor; “Bin kulu azat edenden daha büyüktür, bir hür insanı iyilikle kul edebilen.”(2)

 Gösterinin doğasının ve bunun bir parçası olan uyku hastalığının çaresini Jung’un kollektif bilinç ve yargıların (Jacques’in deyişiyle “ön kabullerin”) ötesindeki içsel özgürlük halinde bulmuşken, bunun toplumsal yansıyışını Baudrillard’ın “simulakr’ı” ve Deleuze ile Guattari’nin “Arzu Politikası”nda buluyorum. Baudrillard’ın dediği gibi her şey birbirine zincirlenmiş… ve bana göre cevap daha derin anlam katmanlarındaki cevapsızlıklarda yatıyor, ancak Deleuze, bize bazı saklı gerçeklerin sandığımızdan daha da yakında olduğunun ipuçlarını vermekte. Ona göre denetim toplumlarının (Güç’ün) çok çeşitli yollardan öznelliği yeniden üretmesi gerekir, tıpkı “özüne kavuşmamış” bir tiyatro sahnesinde yaratılan iktidar alanının üretmek istediği “inanan seyirci” gibi. -Jacques’in de Guy Debord’dan yaptığı alıntıda, seyirciyi hapseden tiyatro, “öznenin kendi benliğini kaybetmesine” neden olur. Delueze ve Guattari’ye göre ise; “Öznelliğin yeniden üretiminin merkezinde rekabet ve girişim yer alır. Denetim toplumları rekabet ve girişimi teşvik eder; bunların yön verdiği bir birey anlayışını öznelliğimizin kurucu bir parçası haline getirir.”(3) Gösterinin iktidar alanından bahseden iki anlatıda da benliğin yıkımına değinilir. Jacques’in Tiyatro eleştirisi ile Deleuze’ün sosyolojik çıkarımlarının bir ortak yanı da “Üst-kodlayan devlet” tanımının, icradaki üretilen bilgisiz seyircilere sunulmakta olan hareket dizisi akışında da geçerli oluşudur. Jacques’in eleştirdiği seyirciden saklanan gerçekler Deleuze’a göre “Üst-kodlayan devlet” idir ve bir şiddet biçimi teşkil eder.

 Baudrillard’ın her şeyin iç içe geçirilmesi gerektiği fikri, derinleri kazdıkça kendiliğinden ve çabasız bir hal alıyor, çünkü her şey çoktan iç içe geçmiş: Deleuze ve Guattari, iktidar ilişkisinin arzunun bulunduğu yerde; arzunun da bir iktidar alanı içerisinde var olabileceğini düşünüyor. Dolayısıyla sonradan devreye girecek doğal bir baskı yüzünden bu ilişkiyi suçlamak bir yanılsama, arzu düzenlemeleri kendilerine ait boyutlardan birini izleyerek iktidar oluşumlarını biçimlendiriyor. Yani diğer bir ifade ile; iktidar arzulanıyor… Bu ifadede de İktidarın var olmak için bir “arzulayana” olan bağımlılığı dikkatimi çekiyor; tıpkı icranın seyirciye olan gereksinimi gibi ve “seyirci”nin eseri üreten ana kaynak olarak karşımıza çıkması gibi. (Delueze ve Guattari’nin “Arzu”yu algılamak için Freudcu psikanalizmin önemli bir çıkış noktası olduğunu düşünürken, arzuyu anti değerler üzerinden kurmuş olmasını da eleştirip, Freud’un bilinçaltı yorumlayışını bir “tiyatro mizansenine” benzetmelerine şaşmamak gerek.)

 “Arzulayan” ile “Seyirci” arasındaki mesafe, “Gösteri Toplumu”nda giderek azalıyor:
 “Arzu bilinci ve bilinç arzusu, olumsuz biçimi altında, sınıfların ortadan kalkmasını, yani işçilerin faaliyetlerinin her anına doğrudan doğruya sahip olmalarını isteyen tasarı ile özdeştir. Bunun aksi, metanın kendi yarattığı bir dünyada kendini hayranlıkla seyrettiği gösteri toplumudur.”(4) Jacques ise, gösteri toplumundan kurtuluşu seyircinin etkenliğinde buluyor: “Bakmak dediğimiz şeyin imgenin arkasındaki hakikati ve tiyatronun dışındaki gerçekliği göz ardı edip imgeden ve görünüşten zevk almak anlamına geldiği varsayımından başka hangi nedenle bakış ve edilgenlik özdeşleştirilir ki?”

 Ona göre seyirci doğasında edilgenlik yoktur. Ancak eserin ardındaki hakikati göz ardı ederek imgenin görünüşünden “zevk almak” için bakan seyirci sayısı bir hayli fazla. İcradan çıkıp bir galeriden de örnek vermem gerekirse; esere bakıp “ah bu ne hoş” tepkisi veren ve süje ile eser arasında doğabilecek tüm iletişimi, bağlam üretimini ve kendi bireysel entelektüel maceralarını baltalayarak çıkagelen alt metinlerin iktidarına bağımlı seyirciler, seyirlik akışların ve simulakr düzeninin çoktan yaratılmış olduğu daha büyük bir iktidar alanında üretilmiş yapay seyircilerin izdüşümüdür.

 Bir eser ile gerçek bir iletişim sağlamak için eser, “kendi tercümesini geliştiren, etkin yorumcu rolünü oynayan seyirciler” ister. “Özgürleşmiş bir topluluk, bir hikayeciler ve tercümanlar topluluğudur.” Jacques’e göre bireyin bu tercümeyi “kendi eşsiz entelektüel macerası” ile ilişkilendirmesi seyircilerin ortak kudretidir. Toplumu, eseri, icrayı veya herhangi bir şeyi tercüme ettiğimizde, doğasında iktidara ve “güç’e” dair her şey kırılgan hale gelir… Süjenin mikro düzeydeki tercümesi kendi gerçekliğini yeniden yorumlamasıyla sonuçlanacak iken, makro düzeyde bir tercüme karşısında herhangi bir Güç ve iktidar yapısının, Üst-kodlayan devletin veya özünü bulamamış tiyatronun tüm zerreleri dağılmaya ve çözülmeye mahkumdur.


Referanslar:
(1): Ranciere, Jacques; “Özgürleşen Seyirci”
(2):Baudrillard, Jean; “Sanat Komplosu”
(3): Demirtaş, Mustafa; “Arzu Politikası: Deleuze ve Guattari Etkisi”
(4): Debord, Guy; “Gösteri Toplumu”

Fotoğraf:
Alfredo Jaar – “The Eyes of Gutete Emerita”


Yazan: Diren Demir

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir