İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yazar İlay Bilgili İle İlk Öykü Kitabı Talan Üzerine Hasbıhal


Türkçeye çevrili kitaplar basma noktasında Alain Badiou’dan Lacan’a geniş ve nitelikli bir yelpazeye sahip olan Monokl Yayınları öykü türüne de sıçrayarak çeşitliliğini arttırmayı sürdürüyor. Yeni yerli yazarlarla tanışmak isteyen okuyucular için de önemli alternatifler içeren yayınevinin bastığı ilk öykü kitabıysa İlay Bilgili’nin Talan adlı eseri. Kitabın editörlüğünü yayınevinin farklı kitaplarına da katkıda bulunan Volkan Çelebi gerçekleştirmiş.

Çukurova’da doğup büyüyen İlay Bilgili, Marmara Üniversitesi’ndeki İngilizce Öğretmenliği eğitiminin ardından mesleğini icra etmeyi sürdürüyor. İlay Bilgili’nin de ilk öykü kitabı olan ve annesine, kızına, Çukurova’ya ve mağarasının güzel duvarlarına atfettiği Talan günümüz Türk edebiyatında nitelikli eser peşinde koşan okuyucular için de doğru adreslerden biri. Türkiye’nin adından söz edilmeyen insanlarını ve onların hikayelerini görebileceğiniz Talan ‘’bizden’’ öyküleriyle hem bir aşinalığın kapılarını aralıyor hem de gözümüzden kaçan dramlara odaklanıyor. Biz de okumaları noktasında kendisine yeni pencereler açmak isteyenlerin ve halihazırda yazardan haberdar olanların seveceği bir söyleşi gerçekleştirmeye çalıştık. Buyurunuz.

Sevgili İlay Bilgili, hoş geldiniz. Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler. İlk sormak istediğim; Talan’a gelene kadar nasıl bir edebî yolculuktan geçtiğiniz. Öykü kitabınızın yayımlanmasına kadar gelen süreçte yazarlık noktasında neler yaptığınızı biraz anlatır mısınız?

Öncelikle ben teşekkür ediyorum kıymet verdiğiniz için. Küçüklüğümden beri kendimi yazarak ifade etmekte daha iyiydim diyebilirim. Sonra yol görünüyor zaten. İnsan ister istemez az çok becerebildiği şeyi yapmaya devam ediyor. Üniversite’de arkadaşlarla fanzin çıkartıyorduk mesela, mahlas ile yazıyordum orada. Talan’dan önce sosyal medyada ve çeşitli web sitelerinde yazdığım yazıları derlediğim Yazdım Sihir Oldu adlı ilk kitabım yayımlandı. Fakat edebiyatla ve özellikle öykü ile ilgilenmeye 2017 yılında Altkitap Öykü Yarışması’na girme kararı vermekle başladım. Nasıl olsa yazıyordum, kolayca yapabilirim gibi geldi. Duvara tosladım ve hiçbir şey bilmediğimi anladım.O gün bu gündür öğrenmeye uğraşıyorum. Güzel ve meşakkatli bir yola girdim, elimden geldiğince yürüyorum, yürümeye devam etmek istiyorum.

Kitabınızdaki 14 öykü bir seçkinin sonucunda mı ortaya çıktı? ‘’En Beğendiklerim’’ minvalinde bir tasnife gittiniz mi?

Öykü yazmaya başlamam ve Talan arasında üç yıl bile yok, dolayısıyla zaten benim çok öyküm yoktu. On sekiz, on dokuz öyküm vardı toplamda. Fakat başlangıçtan itibaren bir dosya oluşturma fikri kafamda hep vardı ve bu sebeple, tabiri caizse bir özgeçmiş oluşturmam gerektiğini düşünerek öykülerimi yarışmalara, saygı duyduğum dergilere yolladım sürekli… Bu noktada, kendime ve o dosyaya saygı duymam, o cesareti gösterebilmem için rüştümü ispatlamam gerekiyordu. Kitaptaki on dört öykünün iki ya da üç tanesi hariç hepsi bir yerlerde yayımlandı ya da seçkilere girdi. Dosyayı o öykülerden oluşturdum, dosyaya almadığım diğer öyküler kenarda duruyor. Bir tanesi benim için çok özel, kendime saklamaktan vazgeçersem belki yeni bir dosyaya koyarım onu.

Ben öykülerinizin içeriği kadar onları anlatma biçiminizi de çok sevdim. Öykülerinizdeki karakterler mahzun insanlar, onları öyle olmaya iten hadiseler cereyan ediyor. Bununla beraber, galiba üslubunuzdan olsa gerek, okurken bir sıcaklık, nahiflik hissetmemek de elde değil. Bilmem katılır mısınız?

İlk kitapların çokça otobiyografik olduğu söylenir. Benimki de gerçekten öyle. Kitaptaki her şey kurgu fakat her öykünün biraz orasında biraz burasında ben varım. Beni şu anda olduğum insan olmaya iten çokça şey yaşadım dolayısıyla karakterlerim de genelde değişim yaşıyor. Bitirdikleri yerde başladıkları yerdekinden başka bir bakış ve duruşları var genelde. Öğreniyorlar, izliyorlar. Bir de adı sıcaklık mı bilmem ama ben oldukça hayalperest bir insanımdır, öyle ki asıl gerçekliğim odur sanki. Örneğin, çamaşır asarken gökyüzünden bir Unicorn inse asla şaşırmam ve hatta evdekilere, e ben size hep söylüyordum derim. Acıları, kederi masala dönüştürmeyi, devam etmeyi, boyun eğmemeyi, renkleri seviyorum. Karakterlerim de öyleler.

Deli ve Çocuk öyküsünü konuşmak isterim. Anadolu’nun yabanıl bir portresi sunuluyor orada. Farklı milli ve etnik gruplara ait insanların bir arada yaşadığı bir kırsalda her şeyin yokuş aşağı gidişine tanık oluyoruz. Beri yandan erkek şiddeti, evlilik biçimleri gibi konularda da eril dilin hakimiyetine şahitlik ediyoruz. Özellikle büyükşehirlerde yaşayan ve kırsalı tanımayan insanlar için Deli ve Çocuk gibi öyküler çok kıymetli diye düşünüyorum.

Bakınız büyük şehir dediğiniz yerler büyük kırsallardan başka bir şey değil aslında. İstanbul’da bir avuç eski İstanbullu kalmıştır ancak. Milli ve etnik grup derseniz, Türkiye’de adım attığınız her yerde ideoloji görürsünüz. Dolmuşta, kafede, okulda… Bunun taşra ya da şehirle bir ilgisi yok, burada önemli olan şey, insaniyet mertebesinde bir olmaya çabalamaktır. Başka hiçbir çare de yoktur. Buradaki çocuğu paylaşıp Doğu’dakine gözünü kapatarak, ölü ve acı ayırarak olmaz. En nihayetinde köyün delisi dediğin adamın bir anda kayboluşuyla -çünkü o delidir, bir ideolojisi yoktur- ortak evlat acısıyla, her türlü nefreti ve önyargıyı bırakıp beraberce ağlayan ve yas tutan insanlar var Deli ve Çocuk’ta. Birlikte olmaktan başka çaremiz yok bizim. Şiddet, eril dil, evlilik kurumu ve kodları… Atmosfer ister taşra ister şehir olsun insana dairdir bu kavramlar, birey olan insandan çok da sosyal yanımızla ilgilidirler. Toplumsal ilişkilerin ve coğrafyanın bize sürekli pompaladığı bu kodları bir şekilde kırmak zorundayız. Ben taşrayı seçkim mekan olarak çünkü orayı daha iyi biliyorum, daha çok seviyorum.

Mekân olarak İstanbul’u da görebiliyoruz. Kral öyküsü Haydarpaşa dolaylarında yaşamını idame ettirmeye çalışan sokak satıcılarından oluşuyor. Başlarında da bir ‘’kral’’ var. Ben günümüzün gösteri dünyasında kolayca aldanılan o ‘’ışıklı’’ hayatların karşısında gerçek bir duruşa sahip olarak görüyorum bu öyküyü. Genel olarak da kitapta böyle bir havayı görmek mümkün. Böyle bir amaç da edinmiş miydiniz?

Bir şeyi dikte etme niyetiyle, cımbızla konu seçip bu konularda yazmalıyım demedim. Bir öykü yazayım ve kadın cinayetini anlatayım, tecavüzü, sokak insanını anlatayım demedim. Evimde yemek yaparken, sınıfta ders anlatırken, balkonda sohbet ederken, sokaklarda gezerken benim gözümde, yüreğimde netleşen, gelip içime dert olan, kafamda anbean biriken ne varsa onu yazdım. Zaten mesele ne olursa olsun içselleştirdiğiniz zaman artık işin içine hissiyat da daha çok giriyor, yazdığınız kurgu da olsa her tarafına gerçek bulaşmış bir kurgu oluyor o. Yani amaç edinmedim ama dert edindim.

Kabaca ‘’Her şey akar’’ manasına gelen Panta Rhei sözü, öykülerinizden birinin adını taşıyor. Bu öykü nasıl ortaya çıktı ve gelişti merak ediyorum. Burada içeriden, bir yaşayıcı olarak anlatabilme kabiliyetinizi üst düzeyde konuşturmuş görünüyorsunuz. Yaşlı bir insanın yalnızlığı ve bu dünyayla arasındaki hesapların bitedurması sizin için ne ifade ediyor?

Yazan birçok insanın günlük hayatın ayrıntılarını daha fazla gördüğünü muhakkak duymuşsunuzdur. Bir bayram gezmesindeydik. Bir odada. Köy enstitülü bir büyüğümüzdü gittiğimiz. Oda aynen öyküde tarif ettiğim gibiydi. Bir öykünün tam içinde olduğumu hissettim zaten hemen. Duvardaki Atatürk resmi, yaşlı amcanın siyah beyaz gençlik fotoğrafı… Herkes klasik bayram hoşbeşini yaparken benim zihnim odadaki ayrıntıları kaydediyordu. Çok etkileyici bir yalnızlık vardı odada ve bir o kadar da umut. Ben zaten yaşlı insanların yaşama umutlarına çokça şaşırırım, merak ettiğim bir duygudur o. Mesela bazen İlay kırk yaşına geldin, derim. Hüzünlenirim ama babaanneme giderim o, sonraki sene bulguru şöyle kaynatalım diye planlar yapar, ölmeyeceğinden emin midir yoksa ölmek mi istemiyordur? İşte tüm bu duygular, atmosfer, merak birbirine girince ortaya Panta Rhei çıktı. Öyküdeki görsellikten ziyade insanın, ne kadar hesaplaşırsa hesaplaşsın tüm yollarının yine kendine çıktığı duygusu beni çok düşündürmüştür. İlginç olan ne biliyor musunuz, her şey akıyor, her şey değişiyor ama insan sadece kendisi isterse değişiyor. Bu çok önemli bir mesele bence.

Kitaba da adını veren Talan öykünüz beni en çok çarpan öykülerden biri oldu. Hepimizin derhal yüzleşmesi ve tanıklık etmesi gereken bir konusu var bu öykünün. Buradaki kadın karakter hakkında ne söyleyebilirsiniz? Erkeksi dünyanın sebep olduğu zulmün yanı sıra yalnızlık burada da hâkim duygulardan biri. Ama bu kadın direnç de gösteriyor.

Gitmek zorunda kalmak, buna mecbur kalmak direnç mi bilmem ama orada yaşananlardan sonra, belki bunu sürekli yaşayacağını da bilerek kendi noktasını kendi koyuyor karakter öyküde, evet. Talan, kitaptaki tüm kadın karakterler dâhil bugün zulüm gören, şiddet gören, erkin karşısında dilsiz kalan, yalnız bırakılan, asla görülmeyen her kadını kapsayan bir genişliğe sahip. Anlatıcısı özel seçilmiş bir metin. Anlatıcısı örf, din, gelenek, ideoloji, ahlak, ayıp, yasak ve günahın hep birlikte yekleştiği, görünmez bir göz. İşte o göz, o kodlara kaç kadını feda ettik biz… Talan öyküsü, Münevver Karabulut, Ceren Damar, Özgecan, Şule Çet, Emine Bulut ve adını sayamayacağım niceleri için yazıldı. Düşünün Bergen ve Özgecan aynı mezarlıkta erkek şiddetinin kurbanları olarak yan yana yatıyorlar bu ülkede. Bunu yukarıda dediğim gibi kasıtlı yazmadım ama artık yüreğim tükenmişti bu acıdan, öyle akıttım. Bu kadını da erkeği de kodlayan, aç ve kudurmuş sistemi illa ki düzelteceğiz, düzeltmek zorundayız. Kimi yazıyla, kimi savaşla, kimi dansla ama illa ki kafa tutarak kadına şiddeti hiçbir zaman kabul etmeyeceğiz.

Ben Türk edebiyatında 20. yüzyılda yazılan ve Anadolu’yu anlatan pek çok eseri çok kıymetli buluyorum. Refik Halit Karay’ın Memleket Hikayeleri bu noktada çok nitelikli bir eser. Talan’daki öykülerinizden bazıları da bize bu gerçeği aktarmaya devam ediyor ve bu anlamda zamanlar üstü bir değere sahip. Peki genel olarak taşra size ne ifade ediyor?

Zamanlar üstü, ne güzel bir söylem olmuş. Çok teşekkür ederim, dilerim öyle olur. Taşra, dediğim gibi çok uzakta da değil. Bunu şehirde yaşarken oldukça sık gözlemliyorum. Herkesin kökleri taşrada aslında, iş, güç, ekmek derdi gelip sıkışmışız şehre. Ne şehre ne de taşraya aitiz artık, yersiz yurtsuz gibiyiz çokça… Zaten benim öykülerimin çoğunda o aidiyetsizlik de sıkça yer alır. Benim için taşra yazarken iki önemli itki duygusu var, birisi özlem, özellikle geçmişe ve çocukluğa; diğeri ise taşranın bereketi, dedikodusu, yapısı, hem imecesi hem de söylencesi… Çok beslendiğim, insanın aşkınlığını çok gördüğüm bir atmosfer taşra… İşin içine bir de doğa, yöresel tatlar, kokular, kelimeler de girince, hele de oraları biraz biliyorsanız taşra yazmak oldukça keyifli benim için. Şehirde yaşasam da şehri sonradan öğrendiğim için şehir yazdığım metinler biraz daha depresif ve kapalıdır zaten.

Söyleşi için tekrar teşekkür ediyorum. Son olarak ilk öykü kitabınızın ardından kendinizi nasıl hissetmeye başladınız? Nasıl bir döneminizdesiniz? İstikbaldeki planlarınız nelerdir?

Bir kitap yazdım, yazar oldum, edebiyat benim her şeyim gibi bir şey değil hissettiğim… Öyle de değil zaten… Evet, yazmak ve okumak bana yaşadığımı daha doğrusu neden yaşadığımı çokça hatırlatıyor. Talan’ın bana en önemli etkisi, bir şeye çok emek verirsem, bir şeyi çok istersem yapabileceğimi görmem oldu çünkü hayatımda ilk kez pes etmeden savaştım. Talan’a her baktığımda bunu görüyorum. Bir de ne şans ki ruhumu, yapımı çokça yansıtan bir yayınevi ile yolum kesişti, üzerine ilk öykü kitabı benim kitabım oldu derken oldukça keyifli, beni tatmin eden bir dört ay oldu. Yeni bir öykücü adayının ilk kitabı için her şey fazlasıyla güzel gidiyor bence gören, kıymet veren herkese çok teşekkür ediyorum. Hayatımda yazmak hep olacak bunu biliyorum, şimdiden yeni metinler oluşmaya başladı… Hazır olduğumu hissettiğimde, metinler yeterince demlendiğinde ikinci dosyayı gün yüzüne çıkaracağım, acele etmiyorum. Baktım ortada kayda değer bir şey yok, daha çok okuyarak ve çalışarak yazmaya devam edeceğim. Özetle, daha çok öğrendiğim ve bunun tadını çıkardığım fakat deliler gibi yorgun olduğum bir dönemdeyim. Ve bu kapsamlı, bana da cevaplarken birçok şey öğreten röportaj için çok teşekkür ederim.

Röportaj: Mert Bekçi


Bir yorum

  1. Aslı yılmaz Aslı yılmaz 24/01/2020

    Aklımda olan bir kitaptı. Teşekkürler röportaj için. Hem kitap hem yazarı hakkında bilgi edinmiş olduk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir