İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Jale Sancak: Yazma, yaratma edimi aceleye gelmez, emek, özen, titizlik ister.

Yakın tarih Türk edebiyatının içine doğan ve o dönemleri yaşayıp günümüzde de verimliliğinden bir şey kaybetmeyen yazarlar var. Yetiştirdikleri, dokundukları, yollarına ilham oldukları genç yazarlarınsa haddi hesabı yok. Jale Sancak da edebiyatımızın böyle bir kalemi. Birçok kişi ona “Hocam” der, onun öğrencisi olsun ya da olmasın. Bunun ardında muhtemel ki Jale Hocanın sahip olduğu şefkatli, öğretici yanı ağır basan, edebiyata dair aklımıza takılan pek çok soruyu layıkıyla yanıtlayan karakteri yatıyor. Yakın zamanda katıldığı Instagram canlı yayınını izledim. Tecrübeli insanların gençliği yerip durması ve bunun üzerinden bir iktidar kurma çabaları hepinizin malumu. Jale Hoca bu tuzağa düşecek biri değil. “Geliyorlar,” diyor, “genç yazarlar da geliyorlar.” 3 Aralık 1958’de doğan Jale Sancak redaktörlük gibi işlerle edebiyatın içine erken zamanda atıldı. Varlık, Argos gibi dergilerde yayımlanan öyküleriyle de yazarlığını pekiştirdi. Aldığı ödüller de ona gösterilen teveccühün bir ifadesi. 1998’de TRT’ye “Ateşi Çalmak” adlı televizyon programının bir bölümünü hazırlayarak TV dünyasına da girdi. Ben daha beş yaşındayım o zaman… Ancak program isminden Prometheus’a atıf yapıldığı anlaşılıyor.* Öykü ve derlemeleriyle bildiğimiz Jale Sancak’ın Bu Gece Pera’da, Aynadaki Yüzler, Bahçedeki Tuhaf Adam, Sürgün Melekler gibi öykü kitapları var. Yakın zamanda İthaki Yayınları’ndan çıkan, Almancaya da çevrilen ve oldukça ses getiren Tanrı Kent de bir garip İstanbul’u anlatır. Üstelik genelde epey bir güzellemenin yapıldığı bu kenti “Kazın ayağı öyle değil.” dercesine anlatır Tanrı Kent’te. Kendisi Galapera Sanatevi’nin de kurucusudur. Düzenlediği yazarlık atölyelerinden de çok kişi tanır kendisini. Uzun yıllardır da Varlık dergisine gönderilen öyküleri seçme ve yayına alma görevini sürdürüyor. Haydi başlayalım. Bakalım, çalabildi(k) mi ateşi?

Jale Hoca’m hoş geldiniz. Yazmaya ne zaman, nasıl başladınız?

Hoş bulduk Mert. Çok erken ve tabii çok çocukça. İlk okulda. Önceleri kâğıda dökmeden, düşlediğim korkunç hikâyeleri arkadaşlarıma anlatarak. Şimdi bunu hatırlayınca gülümsüyorum. Çünkü uydurduğum hikâyelerden ben de korkardım. Sonraları, annem sevdiği şairlerin şiirlerini defterlere kaydederdi, sanırım ona özenerek şiir yazmaya başladım ilkokulda. Çiçekler böcekler,  bayramlar seyranlar derken, orta okulda Atilla İlhan şiirlerini okumaya başlayınca olanlar oldu bana, şiirlerimin muhtevası da değişti. İşte o zamandan beri de aralıksız sürüyor bu yolculuk.

Yazma ihtiyacı sizde neyden doğar? Her yazarda farklı mıdır kaynağı?

Ferit Edgü’nün “Ders Notları” kitabında çok güzel bir metin vardır bu durumla ilgili. Herkesin benzer ya da farklı bir nedeni vardır yazmak için. Kimde nedendir tam olarak bilebilmek zor. Hatta insanın bunu kendisi için söyleyebilmesi, yüzde yüz şudur diyebilmesi de çok zor. Bir değil birden fazla nedeni olabilir. Ben ilk başta kitapları, edebiyatı, düş gücüyle yaratılanı çok sevdim, zamanla sözün, dilin imkânlarının farkına vardım, estetikle büyülendim, yaratıcılık ise hayli heveslendirdi. İlk gençlik yıllarında şu kahrolası dünya düzeni yüzünden yaralanmaya başlayınca da saydığım bütün bu şeyler çok iyi geldi bana, sağalttı diyebilirim.

“Mırıl Mırıl Münevver” öykünüz TRT’de film olarak çekiliyor ve yine pek çok oyununuz radyolarda yayımlanıyor. Artık gerçek bir yazarın böyle alanlarda var olabilmesi imkânsız mı?

İmkânsız değil lâkin tercih edildiğini sanmıyorum. Radyo tiyatrosu yazan kaldı mı? Kaldıysa bile dinleyen var mı?  Bence ilgi devşirmiyor artık bu tür yazınsal türler. Hatta eskimiş, modası geçmiş sayılıyor kanımca. İnternet her şeyi silip süpürmüş gibi görünüyor. Ne ki salt sesle yaratılan ve iletilenin insanın düş gücüne, yaratıcılığına katkısı benzersizdir.  Behçet Necatigil’in radyo oyunlarını dinlerken de, okurken de müthiş etkilenir insan. Döneminin ötesinde deneysel oyunlar yazmıştır Necatigil. İngeborg Bachmann’ın oyunları da öyledir. Televizyona gelince yetmişli, seksenli yıllarda olduğu gibi artık edebiyat eserleri televizyona uyarlanmıyor maalesef. Televizyonun kapısı, TRT 2’yi dışında tutarak söyleyeyim, edebiyata epeydir kapalı.

Şiirsel dilin nesirle buluştuğu ilk öykü kitabınız Bu Gece Pera’da 1989’da yayımlanıyor. Okuyucuyu neler bekliyor bu eserde?

İlk kitap olmasına rağmen büyük bir cesaretle klasik öykünün dışında öykü daha başka nasıl yazılır, daha farklı ne yapılabilir’i denediğim bir kitaptır “Bu Gece Pera’da”. Kendime dert edindiğim insanlık hallerini düşle gerçek arasında gidip gelerek, büyülü gerçekçiliğe yer vererek yazdığım ritmik nesir tarzında öykülerden oluştu.

İlk eseriniz basıldığında neler hissettiniz? Bir yazarın ilk kitabının basılma süreci nasıldır?

Dünyalar benim oldu. Öyle bir duygudur. O günlerde kimseyi tanımıyorum ne edebiyat aleminden ne yayıncılardan. Bununla birlikte gene büyük bir cesaretle dosyamı alıp Can Yayınları’na, Erdal Öz’e götürdüm. Sohbet ettik biraz, okuyup bakayım dedi, öykülerimi ona bırakıp çıktım. Bir ay sonra aradı beni, sözleşmeni imzalamaya gel, kitabını yayınlıyoruz diye. Sonrasında iki kitabım daha yayımlandı Can’dan. Her zaman böyle olmuyor tabii yakın çevremden görebildiğim kadarıyla. Bu yayınevine gönderdiğiniz dosyanızın nasıl bir editöre ulaştığıyla, onun bakışıyla da ilgili biraz. Bazılarının çok kolay, hızlıca oluyor, bazen de çok uzun süre beklenebiliyor.

Bugün neden bir an önce yazar olmak istiyor birçok insan? Popüler kültür yazarlığa da sıçradı mı sizce?

İnsanların yazıyla, yazmakla ilgili kurduğu bağı, beklenti ve hedeflerini bilebilmek zor, ne var ki insanların yazma arzusunu, bu arzunun çoğalmasını, yazıyla uğraşmalarını çok olumlu, değerli buluyorum ben. Öte yandan aceleci hallerini, özellikle kitap yayınlama konusunda acele etmelerini, kendilerine, yazdıklarına zaman tanımamalarını yadırgıyorum. Yazma, yaratma edimi aceleye gelmez, emek, özen, titizlik ister. Tam da bu noktada popüler kültürün etkileri, sahte vaatleri devreye giriyor olmalı. Ayrıca da sıçramadığı bir alan kalmadı.

Hocam bu yıl çıkardığınız, şahsen benim de çok sevdiğim Tanrı Kent Almanca olarak da basıldı ve en çok konuşulan eserlerinizden biri. Neler anlatıyorsunuz bu kitapta?

“Tanrı Kent” özetle söylersek on sekiz öykü ve on sekiz kahraman üzerinden bugünün mega kenti İstanbul’daki farklı yaşam koşullarını, farklı kültürlerin insan hayatı üzerindeki etkisini, varsıllarla yoksullar arasındaki uçurumları, yerinden yahut evinden edilenleri, dönüşümleri ve cilalı, parlak yüzeyini kazıyınca altından çıkan öteki İstanbul’u anlatma derdinde. 

2001 – 2005 yıllarında, Açık Radyo’da yaptığınız “Kenti Dinlemek” programını da kitaplaştırdınız ve orada da karşımıza İstanbul çıkıyor. Bu kentin sizin yazarlık serüveninizde yeri nedir?

Kenti Dinlemek, “Edebiyatta İstanbul” alt başlığıyla, İstanbul üzerine yazmış olan edebiyatçılarla, şehrin edebiyata nasıl yansıdığını anlattığımız bir söyleşi programıydı. Asıl amaç buydu, çünkü artık rahatlıkla bir “İstanbul Edebiyatı”ndan söz edebiliriz. Benim yazarlık serüvenime gelince İstanbul’un yeri büyük. Ben ona hep yazmak üzere baktım, çünkü hikâye küpüdür bu şehir, onu böyle algıladım, böyle hissettim hep, o da bana pek çok hikâye bağışladı.

Sizce bugün öykü kitaplarındaki artışı neye bağlamalı?

Çok yazılıyor olmasına. Öykü anladığım kadarıyla genç kuşaklar tarafından seviliyor, yayınevleri de artık daha kolay yayımlıyor öykü kitaplarını, çünkü alıcı buluyor. Şu “Atölyeler çoğaldığı için öykü yazıp kitaplaştıranlar da çoğaldı.” saptamaları ise boş geliyor bana, çünkü gerçekçi değil.

Eskiden edebiyat mahfilleri olurdu. Biz de fotoğraflardan, anı kitaplarından öğreniyoruz bunu. Şimdi de olamaz mı böyle şeyler? Yazarların her yıl belli zamanlarda bir masa etrafında bir araya gelip sohbet etmesi ve bunu bir gelenek haline getirmesi şimdi de mümkün mü?

Çağın değişen koşulları, hız, zamansızlık, teknoloji, teknolojinin sağladıkları  ve bütün bunların insan düşüncesini, davranış biçimlerini, yaşantısını hayli değiştirmesi… Böyle bir hal varken edebiyat mahfilleri olabilir mi? İnternet, sosyal medya, sanal alem… Cismen bir araya gelinmeden bir arada olabilmek, uzakları yakın edebilmek, masa başında klavye aracılığıyla birkaç tuşa dokunarak istediğiniz etkiyi oluşturmak ya da yönlendirmeleri yapabilmek, yandaşlık oluşturmak mümkünken…  Şimdi birbirimize çok daha uzağız, daha yalnızız, günümüzün çoğu bilgisayar karşısında tek başına geçiyor diye düşünüyorum. Üstelik aksine de kimse ihtiyaç duymuyor sanırım.  Öznel düşüncem ise edebiyat mahfilleri olsa çok güzel, çok kıymetli olacağı.

Şu an korona nedeniyle durmuş olsa da siz yaratıcı yazarlık, öykü ve senaryo atölyeleri de düzenliyorsunuz. Başkanlığını yaptığınız Galatapera Kültür ve Sanat Derneği’nde mi oluyor bu eğitimler?

Evet, kısaca Galapera Sanat diyoruz, Beyoğlu’ndaki edebiyat mekânımıza. Farklı bir adreste bulunan Akademi Jurnal’i de aynı yere taşıyınca iki adımız oldu son yıllarda. Eskisi gibi edebiyat söyleşileri yapmıyoruz, sadece atölyeler devam ediyor, ne var ki şimdi kapalı olsak bile dostlara her zaman kapımız açık, sıcak çayımız ve kahvemiz hazır. Hemen şunu ekleyeyim tabii üzülerek. Umarım bu salgına yenik düşmez, varlığımızı sürdürebiliriz.

Genç yazar adaylarında gördüğünüz ortak eğilimler var mı?

Varlık Dergisi’ne gelen pek çok öykü üzerinden söyleyeyim. Genç yazar adaylarımızdan kadın olanlar ağırlıklı olarak kadın sorunlarını, kadına şiddeti, kadın erkek ilişkilerindeki açmazları anlatıyorlar. Erkekler de aynı sorunu işliyorlar ama konular, temalar biraz daha çeşitleniyor onlarda. Kırsal kesimde geçen, oralardaki sorunları aktaran öyküler de çoğunlukta.

Eklemek, söylemek, belirtmek istedikleriniz var mı son olarak? Topu size bırakıyorum. 😊

İçinden geçmekte olduğumuz, katlanılması güç, can sıkıcı, moral bozan şu döneme edebiyatla, kitaplarla, elbette sanatın diğer alanlarıyla da daha kolay katlanılabileceğine inanıyorum. Krizi bir hemhal olma haline, bir fırsata çevirmek pekala da mümkün.

*Antik Yunan mitolojisinde Prometheus, Zeus’un sakladığı bilgi ateşini yasak olduğu halde çalıp insanlara götürmüştür. Böylece insanlar Zeus’a karşı ayaklanabileceklerdir.

Hazırlayan: Mert Bekçi

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir