İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kaptan H. Davran: Objektif, görüş bildiren, eleştiren, fikir yürütebilen insan sayısı yok denilecek kadar az


Kaptan H. Davran ile müzik ve sanat camiasına dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. 

“Müzik insanın kendi içsel benliğinin içerisinde susturamadığı sözlerin, ritimlerin dışa vurumu” diyen Kaptan H. Davran; geçmişindeki, yaşadığı andaki ve hayallerindeki duyguları müzikle ifade eden başarılı bir müzisyen. Yıllardır birçok notaya seyahat etmiş, yüzlerce hatta binlerce müzik üretmiş sevgili Davran’a sorularımızı uzattık, kendisinden yanıtları aldık.

Keyifli okumalar… 

Röportaj: Gülçin Aras

Müzik İnsanın Kendi İçsel Benliğinin İçerisinde Susturamadığı Sözlerin, Ritimlerin Dışa Vurumu Ve Beni En İyi Yansıtan Sanat Biçimi

-Kaptan H. Davran kimdir? Kendinizden bahseder misiniz?

Dünya yaşım 34, yedi tepe gül şehri İstanbulluyum. Bu yaşıma kadar havasını soluduğum Emirgan’da ikamet ediyorum. Sanat adına merakım, Emirgan’ın aurasından ve babamın yazdığı karalamalardan kodlanmıştı. Ortaokuldayken mahallemizde okuyan yabancı uyruklu öğrencilerin grafiti ile ilgilendiklerine şahit oluyordum ki “grafiti” nedir onu bile bilmezken  -Yunanca “graphein” (yazmak ) kelimesinden gelmiş ve İtalyanca “sgraffio” (karalamak) kelimesinden türemiş- spreyin renk cümbüşünden kaynaklı olsa gerek beni kendisine davet ediyordu sanki. Birkaç deneme yaptıktan sonra bana AERO demeye başladılar. Sebebi fazla mavi renk kullandığım içinmiş (gülüyor). İsmi o zamandan bu zamana nişane gibi taşıyorum. AERO ismi benim graffiti kimliğim olmuştu. Grafiti’nin bir seslenme sanatı olduğundan mütevellit müziğe olan ilgim beraberinde geldi. “HipHop” kültürü de armonisinde grafiti ile eşdeğer. Her iki dalda da alaylı yetkinliğim böyle başladı. Mütemadiyen çizdiğim kadar da dinleyerek, keşfederek sonsuz bir yolculuğa çıktım. Aramızdaki bağ; aidiyet ve teslimiyet. 2008 İTÜ Elektronik mezunu olsam da, grafiti ve aranjör-mix-mastering ve ses üzerine alaylı kimliğimle aktif olarak sürekli üretim halindeyim. Yine aktif olarak film, dizi, solo çalışmalara bu anlamda amatör ruh ve profesyonel olarak hizmet veriyorum. Ayrıca tüm dijital platformlarda kendi single ve albümlerimi de yayınlamış bulunmaktayım.

-Müziğe nasıl başladınız?
1995 yılı, Cartel müzik grubu ülkemize yeni bir soluk getirmiş. Buna akım demek yerine kültür demeyi tercih edenlerdenim. Nedeni, benim gibi birçok insana ışık niteliğinde olduğu. Bir önceki soruda cevapladığım üzere seslenmek sanatı grafiti ve hiphop.  Ama bu aykırı bir sesleniş. Klişeye dayalı olmayan, normların, argümanların dışında. Yalın, maskesiz, gerçekçi! Grafiti renkleri ile nasıl vaveyla gibi çağrıda bulunuyorsa hiphop müziğinin sözleri de aynı mesajları içeriyor. Müzik; insanın kendi içsel benliğinin içerisinde susturamadığı sözlerin, ritimlerin dışa vurumu ve beni “en iyi yansıtan” sanat biçimi. 1998 yılında kurduğumuz grubun içerisinde MC Writer (grafiti sanatçısı), BBoy-BGirl kısaca hiphop kültürüne ait ne kadar bölüm varsa o sanatı icra eden herkesi bünyemize aldık. 2004 yılına kadar kendi imkanlarımızla grubumuzdaki mc sanatçılarının kayıtlarını aldık. Fazlasıyla amatör ruh ile ilerliyorduk. Profesyonel olarak ilerlemek kanaatiyle, yüzde yüz hakimiyet bilinciyle hareket etmeye başladım. Önemli yetkinlik ve nitelikler elde ettim; çeşitlilik, zenginlik arz edecek şekilde etmeye devam ediyorum. Çin atasözünde olduğu gibi “İşinizi severek yaparsanız, hiç çalışmazsınız.” Beraberinde  2005 yılında  “Aerosol Productions”u kurdum. 2008 yılında da tek olarak devam etme kararı aldım. Çözüm ortaklarımla birlikte (Mustafa Uğur Karataş, Cüneyt Polat, Yasin Cünceoğlu, Raşid Ülgay) daha üst düzeye taşıma gayreti içerisinde, sonsuzlukla adımlamaya devam ediyoruz.

-Yaptığınız albümleri, müzikleri anlatır mısınız?
Hiphop ama bütünüyle özgün! İçinde barındırdığı tüm tınılar, armonisi, akışkanlığı, ritmi her zerresiyle özgün. Kopyala-yapıştır’a karşı ince nüanslarla sentezlenmiş, mesaj ya da dinlenme kaygısı içermeyen sadece üretime dayalı ve kendi iç sesimin somut hali. Ben kelimelere anlam yüklemeyi çok sevdiğim için single ve albüm isimleri ile paralel. Kendi jenerasyonumu sevmemdeki en önemli etken yine o dönemin albümlerine şahit olmamdır. Ve kendi müziklerimi hep o yönde mayaladım. Hem lezzeti, hem kalitesi açısından. Örnek; Kemal Sunal serisi, Kai serisi, Turkish Battle style, Ateş-i Bestem, Horror Type gibi… Her albümün kendine ait bir tarzı var. Kimisi 70 ve80’lerin esintilerini barındırırken, kimisi de medite edecek duygu yoğunluğu temaları barındırıyor. Aralarında etkileşimin çok olduğu üç seri albüm Kemal Sunal, Kai ve Ateş-i Bestem. 14.000 bine yakın çalışmayı mühürlemiş durumdayım. Müziklerimin özütünde yatan; bir iskeletin üzerinde dünya mutfağından tatları yamak gibi ele alıp, mahir bir aşçı gibi pişirmek.

-Yapmış olduğunuz Kai albümü büyük ilgi gördü. Albümü hazırlarken ilham kaynağınız neydi? Başarısını neye bağlıyorsunuz?

Türk müziğinin zenginliği, enstrümanları hep hayranlık sebebim. Türk müziğinin mitolojisine (TSM-THM vs.) indiğimde gani gani zenginliklerle karşılaşıyorum. O dönemin kısır şartlarında yüksek kalite ve sözlerin içermesi, bu çağın zenginliklerine üç aylık ömrü olan çalışmaların yapılması zaman zaman bende travma yaratabiliyor. Soruya dönecek olursam; 2017 yılında bilgi birikimine güvendiğim Tamer Cihan’ın “neden bize ait olan müzikleri yapmıyorsun?” sorusu bir ışık haznesine neden oldu.  Aynı yıl çıkardığım ama bir yıl sonra keşfedilen Kai albümü iki sezonluk ve toplam 14 adet eserden oluşuyor. Planlarım dahilinde üçüncü sezonu umarım en kısa sürede hazır ederim.

IRMAK GİBİ NEREYE AKACAĞI BELİRSİZ OLAN BİR AKIŞ VAR

-Başlangıçtan şu güne müzik sektöründe neler değişti?

Evveliyatı çağlara dayanan, denizin, rüzgarın, hayvanların seslerini taklitlerle başlayan ve bunu yapabilmek için boş bir kütük ve deriden yararlanılan müziğin günümüze ulaştığını görüyoruz. Duygulara ve bilince yönelik stratejik çalışmalarında inanılmaz bir yol kat etmeye devam ediyor. Artık mevsime, saat aralıklarına, profil özelliklerine, bölgeye, kişinin algoritmasına pek çok özelliğe göre kendi krallığımızı oluşturabiliyoruz. Bu kadar parametre yerine, düşüncesiz bir ebeveyn olmak yerine bilinçli bir ebeveyn olarak yaklaşıyorum çocuklarıma. Ben 90’lık, 120’lik kaset döneminden geliyorum. Çağımızda en önemli kıstasın giriş, gelişme, sonuç olduğunu düşünüyorum. Yani inan, güven ve akışa bırak. Hepsi bu kadar. Lakin stratejiler, algı yönetimleri bir çok değerin önüne geçmesine neden oluyor. Çok üzücü! Evet, daha kaliteli ekipmanlar, kaliteli sistemler, kullanıcı dostu arayüzler v.s. tabi ki gelişen tek şey kalite olmadı. Her şey değişti. Öncesi, sonrası diye baktığımızda benim jenerasyonum sevdiğimiz müzik raydoda ya da televizyonda çıktığı zaman sesi sonuna kadar açıp, heyecanla ve keyifle dinlerdik veya bir müzik dükkanına gidip kaset ya da cd’sini almak için para biriktirirdik. Peki şimdi? Üretilmiş eserlere karşı sadık ve sadakat sahibi azınlıklar kaldı. Hızlı tüketim, hızlı vazgeçişten dolayı üç aylık ömürleri oluyor (bazı çalışmaları tenzih ederek). İnternetin yaygınlaşması, hem lehimize hem aleyhimize aslında. Tek bir husus esas alınmalı “samimiyet ve samimi niyet”. Irmak gibi nereye akacağı belirsiz olan bir akış var. Kim bilir zaman içerisinde daha ne gibi gelişmeler, ne gibi farklı tarzlar göreceğiz. Aslında bu belirsizlik benim için heyecan verici 🙂

-Sanatınızı icra ederken ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Ülkemizin en temel sorunu “ön yargı”. Acil statüsünde, yıkılması gereken. Eserin, içeriğine, geçişine, oluşuna, olmayışına kayıtsız, şartsız bakılmaksızın akıma kapılıyorlar. Tekrar söylüyorum esas alınması gereken tek olgu sanat! Yapmak için yapılmış olanın arkasından gitmek yerine altı ne ile doldurulmuş olduğuna bakarak sahiplenmeleri. Gerçekten hakkının teslim edilmesi gerekenler için. Zorluğun başladığı nokta burası. Ünlü diye tabir ettiğimiz isim ve yüzlerin yaptığı müziği dinletmeye çalıştığınızda ortaya çıkıyor. Aslında kendi yolunu akışıyla bulması gerek. Ama tek başınıza belli bir yere kadar kendinizi gösterebiliyorsunuz. Müzik şirketlerine ya da konuyla ilgili kişilerle temas kurmaya çalıştığınızda geri dönüş alamıyor veya muhatap bulamıyorsunuz. Es kaza geri dönüş aldığınızda ise sizi sanatınızdan çok ürün, obje olarak görüp direkt maddiyat özelinde değerlendiriyorlar. Kısacası yeteneğinden ziyade sosyal medya gücünüz baz alınıyor.

OBJEKTİF, GÖRÜŞ BİLDİREN, ELEŞTİREN, FİKİR YÜRÜTEBİLEN İNSAN SAYISI YOK DENİLECEK KADAR AZ

-Türkiye’de müzik yapmanın avantajları ve dezavantajları neler?

Maalesef ülkemizde sanatla ya da sanatın herhangi bir dalıyla uğraşıyorsanız 1-0 yenik başlıyorsunuz. Ne kadar yeteneğiniz olursa olsun, ne kadar işinizi iyi yaparsanız yapın, kendinizi ne kadar göstermeye çalışırsanız çalışın “torpil” kavramı yoksa izbe köşelerde kalıyorsunuz. Sadece bununla da kalmıyor, çevrenizdeki insanlar da buna büyük bir etken katıyor. Objektif, görüş bildiren, eleştiren, fikir yürütebilen insan sayısı yok denilecek kadar az! Vizyon sahibi yapımcılara, yatırımcılara, yetenek avcısı insanlara ihtiyacımız var. Beynelmilel sahada temsil etmelerine olanak sağlayan, hayatını idame edecek kaygılardan soyutlamış, sadece ve sadece üretime destekleyen isimlere. Ülkemizde sanatçının değeri nekrofili sevicilerden dolayı -üzülerek söylüyorum bunu- öldüğü zaman anlaşılmakta. Çok acı ve elem dolu! İnancımı yitirmeden, kaygısız, endişesiz. Hakkaniyetli, hakkının teslim edildiği tüm sanatçılara yollarının açık olmasını en kalbi duygularımla temenni ediyorum.

-Şarkılarınızda yer alan baskın duygular nedir? Sizi dinleyen ve eşlik eden kişilere ne tür duygular hissettirmek istiyorsunuz?

Benim en güzel urbam ürettiklerim. Yaşam hikayemizde ve sadece kendi hislerimizle birebir aynı şeyleri yaptığımızı söylemek doğru olmaz. Ama hiçbir sanatçının ürettikleri kendi hayatından bağımsız da değildir. Benim müziğime baktığınızda tribal tek başınalık öne çıkan duygulardır. Yalnızlık değil ama. İnsanın yalnızlığını, varoluş problemlerini derinden hissediyorum sadece. Kalabalık içinde yaşasak da bir yandan çok yalnızız. İşte tercih edilen tek başınalık burada vuku buluyor “İbn-i Haldun şöyle der: Coğrafya kaderdir”. İkametgahım başka bir ülke olsaydı oranın müziğini yapıyor, oranın şarkılarını yazıyor olurdum, belki başka durumlara vesile olurdu, ama buradayım. Yaşadığımız dönem karanlık. Soru işaretleri var, korkular var ve onlar da ister istemez ürettiklerimize yansıyor. Benim misyonum şarkı söylemek, müzik yapmak ve aşkla yapmak. Özümde yaşama tutkusu, heyecan var. Olacak ise karanlığın en katran karası, aydınlıksa gözlerimiz kamaştıran olsun. Griye yer yok…

– Yeni gelişmelerden bahseder misiniz?

Bu yılın üçüncü çeyreğinde çıkartmayı planladığım 6 adet enstrümantal albümüm var. En eğlencelisi, saz ve oyun havası teması barındıran trap/hiphop tarzında “angara enstrumendals” isimli albüm olacak. Yine bu yıl içerinde diğer planladığım, son zamanlarda bana koşulsuz destek veren, yalnız bırakmayan Engin Dal’a sizin aracılığınızla teşekkür ederim. Severek prodüktörlüğünü üstlendiğim, yol arkadaşım Engin Dal’ın şiir ve şarkı sentezinden oluşan “Kimsenin Görmediği” isimli Bektaş Şenel’e ait, müziği Piano Turca’nın olan çalışması yakında yayında olacak. Son olarak, içinde olduğunuz ve muazzam sevgiyle takip ettiğim ütopyanız Gazete Sanat platformuna mutlu sonsuzlukla, sıcacık teşekkür ediyorum.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir