İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kendini Arayan Kadın – Tezer Özlü


“İnsanları öldüren kader, onları görebilmemiz ve gözlerimizi bu cesetlerle doldurabilmemiz için bizi de sorumlu kılıyor. Korku, alışagelmiş korku, kaçış değil. İnsan, gerçeği kavradığı için utanıyor. İşte gerçek önümüzde: Her ceset sen, ben ya da biz olabiliriz. Arada hiç fark yok. Eğer yaşıyorsak, bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz. Bu nedenle her savaş bir iç savaştır. Her şehit, yaşayan canlıya benzer ve ondan ölümünün hesabını sorar.”

Yıl 2017. Bir dağ köyünün soğuk kışında içimi ısıtmaya çalışıyorum. Bir arkadaşım bir kitap tutuşturuyor elime, “İçini ısıtmak istiyorsan, sığınman gereken şey belli…” diyor. Kitaba bakıyorum, Tezer Özlü’nün kitabı. “Yaşamın Ucuna Yolculuk”… İsmi gülümsetiyor beni. Çünkü o zamanlar bende yaşamın ucunda hissediyordum. Kitabı okumaya başladıkça, kitap benimle “ben”leşiyordu sanki… O zamanlar bana muhteşem bir aydınlanma yaşattığını duyumsuyorum. Neyse aradan yıllar geçti, üzerine okunan bir sürü kitap birikti. Hepsi de farklı etkiler bıraktı içimde… Ama geçtiğimiz günlerde, Özlü’nün ölüm yıldönümünde (18 Şubat), yine aynı arkadaşım bana bir kitabını daha gönderdi. Bende düşündüm ki bende bıraktığı etkiyle, kitaplarında can alıcı bulduğum kısımları sizlerle paylaşayım.

Eski Bahçe ve Çocukluğumun Soğuk Geceleri

Türk edebiyatının önemli isimlerinden Özlü, kitaplarında olay örgüsünün merkezine birey olarak kendi yaşamını koyuyor ve olayda yer alan kahramanların isimlerini basitleştirerek ama bütün yalınlığıyla bize aktarıyor.

İlk kitabı olan Eski Bahçe, 1968’ten sonra dergilerde yayımlanan öykülerden oluşmaktadır. İlk romanı Çocukluğumun Soğuk Geceleri ise çocukluğundan başlayarak içine düştüğü, yaşamın kimi zaman fiziksel, kimi zaman dolaylı baskılarıyla karşı karşıya kalışını, uyumsuzluğunu son derece sarsıcı ve incelikle işliyor.

“Yaşam, şimdi ancak kavranılması ve anlaşılması gereken; oysa yaşanması, gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan bir yabancı öğe gibi önümüze getirilmiş. Coğrafya derslerine getirilen yerküre gibi. Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiye, bizler hep hazırlanıyoruz. Neden?”

Aynı zamanda Çocukluğun Soğuk Geceleri‘nde çocukluk ve gençlik anılarından, evliliklerinden de bahsediyor.

“Öğrendiklerimi unutacağım. Okulun önünden bir daha hiç geçmeyeceğim. Çıkmaz sokağa ve öğretmen ana babaya da dönmek istemiyorum. Benimle evlenmek isteyen, ağabeyimin arkadaşlarından biri var. Seviyor beni. Eve dönmemek için ona gideceğim. Plaklarım, kitaplarım olur. İstediğimi okurum, istediğim zaman yatarım, istediğim zaman evden çıkarım. Yalnız geceler de biter. Çocukluğun soğuk geceleri de.”

“Sonra yeniden sevmek istiyorum Masmavi gözleri var. Onu sevmeyi bir tutku haline dönüştürüyorum. Bu sevgide tüm sevgilerim, sevebilme gücüm var. Gelecekteki sevgileri de yaşar gibiyim. Geçmiştekileri de.” 

Yaşamın Ucuna Yolculuk

Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabını ise, ilk olarak Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde) adıyla Almanca yazdı ve kitabıyla 1983 Marburg Yazın Ödülü’nü kazandı. Sonrasında yayımcısı Ferit Edgü’nün önerisiyle Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla Türkçe olarak tekrar yazılan kitap, en çok sevdiği üç büyük ustanın (Svevo, Kafka ve Pavese) hayatının izlerini arayış yolculuğunu anlatıyor. Bu arayışa bizi de dahil ediyor.

“Bütün yaşama cesaretimi ölülerden alıyorum. Anlatılarında yaşadığım ölülerden. Bu kahrolası dünyayı, yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden. Dünyanın ihtiyacı olan, her olguyu vermiş, söylemiş, yazmış ölülerden.”

“Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama isteği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar. Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. Ama sen. Senin için her beraberlik ayrılış, her ayrılış beraberlik, sevgi sevgisizlik, duyum duyumsuzluğun başladığı an. Birisinin teniyle yan yana olmak, kendi varoluşumu unutmak mı. Ya da daha derin algılamak mı. Kendi varoluşum. Her varoluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.”


Tezer Özlü’nün Türk- Alman Kültür İşleri Kurumu’nun düzenlediği “Yazmanın İç Nedeni” konulu toplantısındaki bildirisinden. 1982

İncecik bir kitap lakin o sayfaların içinde öyle bir yolculuğa çıkıyoruz ki bazen en derine bazen de en tepeye çıkarıyor ve bizi orada bırakıyor. Ne olduğunu anlamadan sorgulamaya, isyan etmeye, yaşamın anlamını gözden geçirmeye ihtiyaç duyuyoruz. Bütün benliğinizi sarsıyor.

“Kendini bana sunan her şeyi, yetişmekte, solumakta ya da ölmekte olan her şeyi ya da ölmüş olanı daha da büyük biçimlendirmem gerek. Doğanın, yaşamın, düşlerin, duyguların bana sunabildiğinden daha çoğunu yaşamam, daha çoğunu algılamam, daha büyüğünü duymam gerek. Her nesneyi, her canlıyı, herhangi bir insanı, anlık her görüntüyü yaşantıya dönüştürmeliyim. Yaşamı büyütmek, kendimce geliştirmek, derinleştirmek, genişletmek, rüzgârlara estirmek, yağmurlarla yağdırmalıyım, ta ki kendimi canlı ya da cansız, doğmuş ya da doğmamış tek bir nokta olarak görene dek. Ve kendi üzerimde kurduğum bu egemenlikle ölümü de büyütmem gerek. Yaşamın, ölümüm her yaşam, her aşk ve her ölüm olmalı.” 

“Sınırlar kadar hiçbir kısıtlamadan sıkılmadım ve kendi sınırlarım içinde sınırsızlığımı kurdum. Hiç değilse bana özgü bir sınırsızlık, kendi suskum, kendi çığlığımın sınırsızlığı.”

“Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle, okullarınızla, iş yerlerinizle, özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olunmayacak bir insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.

Tezer Özlü – Et poetica

“Yaşamda, daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı. Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. Canlılıklarını duyduğum, canlılıklarını birlikte bölüştüğüm birtakım insanlar gitti. Onlar adına, onları da özlemek, onlar için özlemek, onlar için de sevmek. İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması. Uykuda. Uykuyu ararken. Derin uykuların ötesinde bile zaman zaman düşünde sezinlemiyor mu insan bir başınalığın çaresizliğini?”  

Özlü’yü okumaya başlayınca sayfalar bizi yavaş yavaş derinliğine doğru çekiyor. Muazzam bir düşsel derinliğin içinde kaybolma hali… İçine girerek okumak istedikten sonra, her kitap okurla bir bağ kuruyor zannımca… Okuduysanız ya da ileride okuyacaksanız, kitap size ne verdi yada verecek bilmiyorum fakat bu okuduğunuz kelamlar bende kalan izleri.

Sağlıklı ve huzurlu günler dilerim, sevgiyle kalın…

Peki Kimdir Tezer Özlü?

Tezer Özlü, 10 Eylül 1943 yılında Simav, Kütahya’da doğmuştur. Çocukluğu anne ve babasının görev yaptığı Simav, Ödemiş ve Gerede’de geçmiştir. Öykü ve roman yazarı Demir Özlü’nün kız kardeşidir. On yedi yaşında İstanbul’a gelmiştir. Avusturya Kız Lisesi’ne (Austrian St. George’s College) gitmiş fakat mezun olmamış. 1961 yılında yurt dışına çıkan Tezer Özlü, 1962-1963 yılları arasında otostopla Avrupa’yı gezmiş.

Paris’te tiyatrocu yazar Güner Sümer ile tanışarak ve 1964 yılında evlendi. Ve Ankara’da yaşamaya başladılar. Eşinin AST’ta çalıştığı dönemde Özlü Almanca çevirmenlik yapmıştır. Tezer Özlü, geçirdiği rahatsızlık nedeniyle kesintili olarak 1967 ve 1972 yılları arasında İstanbul’da farklı hastanelerin psikiyatri kliniklerinde kaldı. Göğüs kanseri nedeniyle 18 Şubat 1986’da Zürih’te vefat etmiştir. Yayımladığı üç farklı kitabıyla edebiyatımızın çok erken yaşta yitirdiği en özgün kalemlerden biri oldu. Mezarı Aşiyan Mezarlığındadır.

ESERLERİ:

Eski Bahçe- Eski Sevgi (1987)

-Kimi günce ve anlatı parçalarından oluşan: Kalanlar (1990)

-Yayımlanan bir senaryosu: Zaman Dışı Yaşam (1998)

Leyla Erbil’e Mektuplar (1995)

-Ferid Edgü’ye yazdığı mektuplardan oluşan: Her Şeyin Sonundayım (2010)

Çocukluğun Soğuk Geceleri (1994)

Yaşamın Ucuna Yolculuk (1993)

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin (2013)

ALMANCA ESERLERİ:

Die kalten Nächte der Kindheit: Roman (1985)

La vie hors du temps: Voyage sur les traces de Kafka, Svevo et Pavese

Les nuits froides de l’enfance


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir