İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kuytulardan Meydanlara Bir Çığlık: Yankı


İnceleme: Şeniz BAŞ

Kitaplar hakkındaki en yanıltıcı algılardan biri rahatlatıcı ve kafa boşaltıcı oldukları yönündedir. Bu görüşü hepten yadsıdığımı söylemiyorum. Elbette bazen hayattan sıkılıp, bunalıp kitaplara sığındığım benim de oluyor. Ama o kitabın arasına gömdüğüm kafamı aynı kaldırıyorsam da bu sefer başka bir rahatsızlık beni dürtüyor: İyi de ben bunu niye okudum? Bir duygu kıpırtısı, bir düşünce kırıntısı kalmasını bekleyen okur nevinden olduğum kesin. Son dönemlerde ise okuduğum kitaplardan pek az iz kalıyor. Az kitap da okumuyorum hani. Ama metinlerin pek birbirine benzemeye başladığını da deneyimli bir okur, az biraz yazar, uzman bir editör olarak söylemeden de geçemeyeceğim. Bu yazıda bahsedeceğim kitap ise benzemezler arasında olan, hatta beni ilk öyküsünden itibaren kendisine mıhlayanlar listesine üst sıralardan giren bir öykü kitabı. Müge Koçak’ın ilk kitabı “Yankı” burada bahsi geçen.

Müge KOÇAK

Müge Koçak öyküleriyle okuru başka bir gerçekliğin ortasına atıp fantastik bir dünyadaymış gibi hissettirmeyi başaran kalemlerden biri. Ben, “Yankı”daki öykülerde çok sevdiğim gotik yazar Shirley Jakson’ın “Biz Hep Şatoda Yaşadık” kitabındaki tekinsizliğini, bir daha okumaya yüreğimin asla yetmeyeceği “Kibritleri Çok Seven Küçük Kız” kitabının yazarı Gaetan Soucy’nin gülümseyerek sunduğu koyu karanlığını, Edgar Allan Poe’nun hikâyelerindeki normalden deliliğe giden temposunu, H.P. Lovecraft’ın en ürkünç olaylar karşısında bile sakin kalan anlatımını yakaladım. Buradan Müge Koçak’ın bir gotik yazarı olduğu sonucu çıkmasını istemem. Çünkü ne yazdığı konusunda yazar yerine karar vermek bana düşmez. “Yankı”daki on iki öykünün bende uyandırdıkları bunlar sadece. Ve ben bendeki yankılarını çok sevdim.

“İşte şimdi piramidin en tepesinden kendimi boşluğa bırakmak üzereyim ve nihayet tüm olan biteni anladım. Kendimi gerçekleştiriyorum. Tam istediğiniz gibi. Ne demiş Maslow: ‘Kendi kendisiyle barış yaşamak istiyorsa; müzisyen müzik yapmalı, ressam resim yapmalı, şair şiir yazmalıdır.’ İşte ben de atlamak istediğim için atlayıp kendimle barışık öleceğim.”

  • “Katil Maslow Tarafından Planlanmış Bir İntihar Vakası” Yankı. s.59.

Hayatın üç yüzü olduğunu düşünürüm: İlki, herkes tarafından gerçek ve şu andan olan biten diye algılanan yüzü; ikincisi, haberlerin sonlarına doğru dinlenilen ve en yakındaki tahtaya vurularak, “Allah muhafaza,” dedirten, sonra da gerçekliğinden mide kalktığı, yürek daraldığı için unutulan; üçüncüsü ise hayatın karanlık bağrında hiç duyulmadan, görülmeden gaibe karışıp giden. Müge Koçak öykülerinde bu üç yüzü harmanlamış, kıvrak, ironili, çeşnili, dinamik bir anlatımla okurun önüne demir leblebi olarak servis etmiş. İlk öyküde leblebiyi yutabildiyseniz sonrasında size gül bahçesi de vaat etmiyor üstelik. Zihninizin gırtlağını nefes alamayacağı raddeye kadar sıkıp sonra hop diye midesine geçerek onu bir rahatlatıyor. Hah, şimdi biraz sakin gideceğim dediği anda da midesinin çeperlerine güm güm vurup bağırsaklarının her bir boğumunu inlete inlete geziniyor zihnin dehlizlerinde. Geriye –acı yemeyi sevenler bilir- ne güzel acıydı, bir daha böylesini nereden bulurum ile yandım Allah arası bir duyu kalıyor. Aynı lezzetli acıyı tadabilmek için hiç durmadan diğer öyküye geçiyorsunuz. Kitabın sonunu bulduğunuzda ise bitirdiğinize üzülseniz mi sevinseniz mi bilemiyorsunuz.

Kitabın içeriği hakkında pek bilgi vermediğimin farkındayım ama öyle sürprizli hikâyeler var ki ne anlatsam size dudağınızı ısırtacak olanları faş edeceğim. Bu baptan yola çıkarak şu şekilde anlatmaya bir daha gayret edeyim: Katili, maktulü, it kopuğu, kim vurduya gideni, vura vura geleni, sulu dereye götürüp susuz getireni, ayyaşı, delisi, akıllıdan bozması, tacizcisi, polisi, şeytanı, meleği, cin olmadan adam çarpmaya kalkanı, cin olup halıyı hissettirmeden ayağın altından çekeni yani cem-i cümle âlemi kitapta. Her biri başka bir bedende özünden farklı bir yüzle zuhur etmekte, doğru ile yanlış, gerçek ile yalan, iyi ile kötü birbiriyle sarmal olmakta, okuyanı her bir sayfada oradan oraya savurmakta. Bir öyküde bu insancıklardan kim ne istedi ile diğer öyküde gebert şunu da bitsin arasında üç kuruşluk aklımızı almakta. İnsan insanın kurdu mudur, insan insanın ilacı mıdır sorusuna yeni bir boyut katarak insan insan evladı mıdır sorusunu içinize taş gibi oturtmakta.

Yine bu kitap neyi anlatıyor niye dolandırıyorsunuz diyorsanız ruhu ezilen ile ruhu olmayanı, her bir mağdurun başkasının zalimi olduğunu anlatmakta diyeyim. Yine de olmadığının farkındayım elbette. Okuyun o zaman diyorum son söz olarak. Söz veriyorum güzel hikâyeler okuyacaksınız. Bakın ne diyor kitapta, o da size söz veriyor.

         “…Karar verdim. Artık tek amacım O’nu sarsmak ve hiç yakında görmediğim yüzünde, görmek için can attığım korku, endişe, şaşkınlık, acı izine rastlamaktı. O’na hiç beklemediği bir şok yaşatacaktım. O’nu yaşadığını sandığı ölü dünyasından dışarı çıkaracak, savunmasız bırakacak ve öcümü alacaktım. O’nu gerçekliğime çekmeye karar verdim.”

  • “Yankı”, Yankı. s.34.

Yankı. Müge Koçak. Can Yayınları. 1. Baskı. Aralık 2020.

İnceleme: Şeniz BAŞ

Şeniz Baş

Yazar – Editör Şeniz BAŞ’ın biyografisine buradan ulaşabilirsiniz.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir