İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Loras Kitap’ın yayımladığı “Muteber Günler” adlı öykü kitabının incelemesi


İnceleme: Sevinç Şahin

Müzayede yöneticisi bu kez daha kızgın bir edayla, “Cevabınız hazır mı bayan?” diye sordu. Çenesiyle sol elinin ceket yeninin sıyırıp saate baktığında Kleopatra fark etti ki adamın sağ ceket kolu boş. “Soruyu değiştiriyorum bayan, söyleyin mutluluk nedir?” Kleopatra, “Her ne ki sende yok adı mutluluktur. Mutluluk koldur, anlıyor musun?” dedikten iki dakika sonra metruk binadan çıkmıştı.”

İNSAN TELAŞININ MUTEBER GÜNLER’İ

Öykülerin, romanlardan çok daha zor yer edindiği aşikardır. Unutulmaz olmasa da “tavsiye edilen ve takdir toplayan” bir öykü yazmak, her yazara kısmet olmayabilir. Çünkü zordur, meşakkatlidir öykü yazmak; az sözle çok şey söylemenin gerekliliğidir gelip öykücünün yakasına yapışan, onu zorlayan. Ne yazık ki bir romandan daha fazla emekle ortaya konan öykü kitaplarının hak ettiği yerlerde olmadığını tekrarlayacağım bir daha. Öykülerin asıl yerinin, süreli yayınlar olmalıymış gibi bir algının olması da buna bir etkendir belki de. Belki de insanların geneli, bir batında bu kadar yaşamı kaldıramadığındandır.

İşin göz ardı edilen bir diğer tarafı da öykü kitabı okumak da yazmak gibi emek isteyen bir şey ve sanırım bu emekten kaçmayı seçiyor insanlar. Ama onlar öykü yazıcılarının hedefinde değiller zaten. Okuru sadık ama az olan bir edebi tür öykü ve kadim bir gelenek olan anlatıcılıktan bir cüz. “Öykücü” diye bir tabir var hem yazan hem okuyan kesim için kullanılan. Öykücü olmak zor, meşakkatli ve sırlı.  Zorluk ve meşakkatli kısmını geçse bile okuyucu ya da yazıcı, “sır” dan habersizse, öykücü olamaz zaten.

Muteber Günler, işte bu zorlu, meşakkatli ve sırlı alanda ben de varım diyerek ortaya çıkan, üç bölüm ve on iki öyküden oluşan bir öykü kitabı. Eline alır almaz, okurun, kitabın isminden sonra ilk ilgisini çekecek şey kapak resmi olacaktır. Bir kaos (yaşam) resmi denilebilecek bu tasarım, kapağın arkasındaki öyküler hakkında kuvvetli ip uçları içeriyor. 

Kapak resmini okumayı bitirip sayfaları çevirmeye başladığında bağımsız beş öyküden oluşan Dallar bölümüyle karşılıyor okuru, yazar Mehtap Gül. Bu bölümde kadın ve erkek olmanın yanında insan olmanın tüm acıtan, kanatan ve oyan gerçekliğine şahit oluyoruz. Farklı aile yapılarını, dışarıdan görünen ve görünmeyen yüzleriyle tanıma imkânı buluyoruz. Hatta bazıları, çok fazla “biz” gibi hissettiren öykülerin bize bu kadar yaklaşmasından rahatsızlık bile duyuyor ve düşünüyoruz, “Acaba yazıcıyla bir yerlerde karşılaşmış olma ihtimalimiz var mı? Bir yerlerde yolumuz kesişmiş olabilir mi?” diye. 

Dallar kadar eğri büğrü, dallar kadar kaos, dallar kadar kırılgan yanlarımızı bu derece göz önüne sermesi, kalbimizin derinliklerinde bir yerlerde memnuniyet yaratsa da üst bilincimizle, sırrı ifşa olunmuş insanlar gibi rahatsız oluyoruz. Ya da ne kadar ve nelerimizden rahatsız olduğumuzu hatırlıyoruz. Hatırlamak, iğneli bir yatakta yatmaya benzese de çoğu kez, bazen de bugünü anlamlandıran şey olarak çıkıyor karşımıza ve sımsıkı tutunuyoruz ona.

İlerleyen sayfalarda Dallar’ı Kökler bölümü takip ediyor. Yaşam ağacından kesitlerle dolu bir öykü kitabını elinizde tutuğunuzu idrak ediyorsunuz bir anda. Tüm öyküler öyle değil midir, dediğinizi duyar gibiyim. Soruya soruya karşılık vereceğim, kusura bakmazsanız; öyle midir? 

Gerçek bir ağaçta önce gövdenin sonra dalların kökleri takip etmesidir doğal olan ama kim dedi ki, yazıcı doğal olanı yazacak diye? Yok öyle bir şey; kalem onun elinde! 

Kökler bölümünün iki öyküsünde yazıcı, kalemini iki farklı insanın geçmişi için oynatıyor. Endişeler, hurafeler, inançlar ve inançsızlarla örülü geleneklerin insana ettiklerini ve edemediklerini okuyoruz bu satırlarda. Bir an içimizden yazıklanmak gelse de içimizin derinliklerine yerleşmiş bir ata silueti “Sus, zinhar çarpılırsın!” diyecek endişesiyle susuyoruz, “böyle gördük atalarımızdan” diyen iç sesimizi dinlemeyi seçiyoruz. Bu seçimi yapmak zorundayız belki de rahatça başımızı yastığa koyabilmek için. Belki aksine yazıklanmayı seçmeliyiz ki, öykü yazıcıları daha az acıtan öyküler yazsın diye. Kökler’deki öyküler, kendi köklerimizi hatırlatıyor, istesek de istemesek de. Yazıklanmaktan caymamızın bir sebebi de aslında yazıklandığımız “kendimiz” olduğu içindir belki de.

Son bölüm olan Gölgeler’de ise yazıcı, okuyucunun zihniyle oynuyor. Oynamak ne kelime, tutuyor biz okuyucuların gölgede kalmış ellerinden ve zihnin labirentlerinde cirit attırıyor, kendisiyle birlikte. Yazıcıyı en çok bu bölümde yanı başımızda hissediyoruz. Bir tekinsizlik havası sarıyor odamızı. Ama bir o kadar da emniyet hissi, adeta beynimize bir kere hava değmiş gibi. 

Bu bölümdeki dört hikâyede yazıcının, olmak kavramını merkeze aldığını görüyoruz. Olmak ama ne ve nasıl olmak? Ya da nerede? Ya da olmamak mı asıl mesele; var olmamak, yok olmamak, esir olmamak, özgür olmamak… mı? Yoksa asıl mesele mutlu olmak mı? Sayısız soruları zihnin labirentlerine ekip geçen bu öykülerde yazıcı, zihnin en karmaşık yerinde, bırakıyor elimizi birdenbire. Labirent içinde bir çıkış yolu ararken, kendimizi, gölgelerde oynanan bir sahneyi seyrederken buluyoruz:

 “Müzayede yöneticisi bu kez daha kızgın bir edayla, “Cevabınız hazır mı bayan?” diye sordu. Çenesiyle sol elinin ceket yeninin sıyırıp saate baktığında Kleopatra fark etti ki adamın sağ ceket kolu boş. “Soruyu değiştiriyorum bayan, söyleyin mutluluk nedir?” Kleopatra, “Her ne ki sende yok adı mutluluktur. Mutluluk koldur, anlıyor musun?” dedikten iki dakika sonra metruk binadan çıkmıştı.”

Büyük bir itibarı hak eden Muteber Günler öykü kitabı, ilk satırlarından son satırlarına kadar kaostan kaosa sürükleyen ve son satırı okuyup kapağı kapattığımızda bile tsunamiden kaçan insan telaşında bırakıyor bizi. Bu telaş, dengemizi sarsıyor uzun bir müddet. Ve yine aklımıza aynı soru takılıyor:

“Yazıcıyla biz ne zaman nerede karşılaştık acaba?”


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir