İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mahir Ünsal Eriş: Yaşamak çok hileli bir şey kendinden vazgeçilmesine kolay kolay razı gelmiyor

Almış olduğu Sait Faik Hikâye Ödülü’nü gezi direnişinde yaşamını yitiren gençlere adayan yazar Mahir Ünsal Eriş, Gülçin Aras’ın sorularını yanıtladı.

Tanıdığımız, bildiğimiz, yakınından geçtiğimiz, belki de içinde bulunduğumuz yaşamları; yalın ve keskin bir anlatımla okuyucuya aktaran Mahir Ünsal Eriş ile yolum ilk olarak Sarıyaz’da kesişti. O kadar sevdim ki, sonrasında sırayı diğer eserleri kovaladı. Edebiyat camiasında adı övgü ile anılan yazar, dünyaya gözlerini henüz açmış olsa da oldukça güçlü içerikler barındıran Litera Edebiyat’ın yayın kurulunda bulunuyor. Şimdilerde bunun heyecanını yaşıyor. Kendisine yönelttiğimiz soruları ise samimiyetle yanıtlıyor.

Keyifli okumalar.

Röportaj: Gülçin Aras

GENÇLERBİRLİĞİ TARAFTARIYIM ETHEM’İN BABASIYIM

-Mahir Ünsal Eriş olarak, kendinizi kendi objektifinizden anlatır mısınız?

Ben zaten bütün varoluşunu anlatmak üzerine kurmuş biri olarak görüyorum kendimi. O yüzden bir de buna ilaveten kendimi anlatmak, nasıl diyeyim, tuhaf geliyor biraz. Arkeoloji ve tarih okudum. Çok genç yaşlarımdan beri çevirmenlik yapıyorum. Yazı işiyle meşgulüm. Gençlerbirliği taraftarıyım, Ethem’in babasıyım.

-Grafik eğitiminden sonra arkeolojiye geçişiniz nasıl gerçekleşti?

Aslında gönüllü bir geçişti diyemem. Grafik okuduğum okuldan siyasi sebeplerle atıldım. Sonra yeniden üniversiteye girebilmek için beklentilerimi çok düşük tutmam gerekiyordu, daha doğrusunu söyleyeyim, düşük puanlı bir yerlere girebiliyordum. Ben de bana içlerinden en ilginç gelenini seçip arkeolojiye girdim.

-Edebiyata olan ilginiz nerede ve nasıl başladı?

Çocukluğumdan beri, ailedeki hâkim havanın aksine, okumaya düşkün oldum hep. Çocukken, uzayda geçen süper-kahraman yaşıtlarımın olduğu hikâyeler yazardım. Sonra uzun yıllar sadece okudum. Öykü yazmaya başlamam otuz yaşından sonradır.

-Behçet Çelik; “Yazma arzusunu tetikleyen hatırlama çabası.” diyor. Sizin tutkunuz nedir? Yazmak sizin için ne ifade ediyor?

Benimki sadece anlatma iştahı. Ben anlatmayı seviyorum.

KUZENİMİN ÇOCUĞUNUN ADINI HATIRLAMAM AMA BİR ZAMANLAR BİR FİLMDE DUYDUĞUM FİNCE KELİMEYİ HİÇ UNUTMAM

-Uzun yıllardır çevirmenlik yapıyorsunuz; birçok dili konuşabiliyor, yazabiliyor ve okuyabiliyorsunuz. Yabancı dil sizin için ne ifade ediyor? Yaşamınızda nasıl bir yere sahip?

Ben dil bilmekten para kazanılabileceğini -çevirmenliği kastediyorum tabii öncelikle- fark ettiğimde çok şaşırmıştım. Çünkü onu hep bir eğlence, keyifli bir uğraş gibi gördüm. Yani bulmaca çözmeyi seviyorsunuz diyelim, birileri gelip diyor ki, “Bizim bulmacalarımızı çöz, sana para verelim.” bunun gibi. Kendimi bildim bileli dillere meraklıyımdır ve ilginç bir hafızam vardır. Kuzenimin çocuğunun adını hatırlamam ama bir zamanlar bir filmde duyduğum Fince kelimeyi hiç unutmam örneğin. Sanırım merakım ve hevesim çok olduğu için yatkınlığım da artmış zamanla.

-Öyküleriniz çoğunlukla sıradan insanların yaşamlarına ışık tutuyor. Bu yaşamları anlatırken yalın ve bir o kadar çarpıcı olmayı başarıyorsunuz. Sırrınız nedir?

Burada biraz elim kolum bağlanıyor açıkçası. Sıradan ve sıra dışı insan ayrımını çok net göremiyorum çünkü. Örneğin bir kazıda yanımda çalışan işçilerden biri, “hikâyelerimde anlattığım sıradan insanlar”dan biri gibi görünüyordu. Kendi halinde, sessiz, molalardan soğanını kırıp ekmeğinin içine doldurup yiyen “alelade(!)” bir adamdı. Biraz sohbet edince çok ilginç bir hikâye dinledim ondan. Bir “cin”e aşık olmuş. Ve cin, onunla evlenebilmesi için karısını boşamasını şart koşmuş. Adam da boşamış. Hâlâ sıradan bir hikaye sayılabilir. İlginç olan şu ki, bu cin, ortodoks olduğunu söylüyormuş ve adam da din değiştirip hristiyan olmuş, İstanbullu bir Rum’dan, Rumca öğrenmek için bir yıl boyunca İstanbul’a gidip gelmiş. Başkası anlatsa saçmalık derdim ama insanın karşısında hangi taşın altından hangi hikâyenin çıkacağı belli olmuyor. Hayatını bizi böylesine şaşırtma kabiliyetine tutunuyorum ben de, hem yaşarken hem yazarken.

-Sarıyaz’da; Gül Özlem Gül ve Sevgi Çağının Sonu öyküleriniz birbirini tamamlar nitelikte. Özlem’in eşini öldürerek, onu özgürlüğe ulaştırdığınızı düşünüyor musunuz?

Sarıyaz’daki tüm öyküler birbiriyle bağlantılı ve ben orada olup bitenlere bir okur kadar yabancıyım. Çünkü bir nokta geliyor ve karakterleriyle, atmosferiyle, duygusuyla o hikâye bir özerklik kazanıp beni dışarı atıyor. Ben sadece bir güvenlik kamerası gibi olan biteni kaydettiğimi hissediyorum. O yüzden bu sorunuza sağlıklı bir cevap veremem sanırım.

-Olduğu Kadar Güzeldik, Sarıyaz, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde… ve Kara Yarısı’nı birbirine bağlayan ya da onları birbirinden ayıran ilmekleri anlatır mısınız?

Belki okuyanlar benimle aynı düşünmeyeceklerdir ama bence hepsi insanın içinden aniden su yüzüne çıkıveren kötülüğü anlatan, küçük kıyamet hikâyeleri. İlk iki kitap çok nostaljik ve masumaneydi gibi yorumlar okuyorum ama buna çok şaşırıyorum işin doğrusu. Öfkesine yenilip patronunu zehirlemek isterken bir çocuğu öldüren adamın, sevdiğiyle olmasın diye baskıladığı kızlarının pavyonlara düşüp kendini otel köşelerinde astığı ailenin, bir düğün salonu insanı akrabalarıymış gibi davranarak kandıran bir madrabazın falan hikâyeleri onlar. İnsanın karanlık yanının hikâyeye daha elverişli olduğunu düşünüyorum sanırım.

YAŞAMAK ÇOK HİLELİ BİR ŞEY KENDİNDEN VAZGEÇİLMESİNE KOLAY KOLAY RAZI GELMİYOR

-Öykü ile romana benzer önemi veriyor gibisiniz. Ancak iki tür birbirinden oldukça farklı. Hangisini yazmak sizi daha çok motive ediyor?

Roman yazmak fikri beni daha çok heyecanlandırıyor.

-İki farklı türde yazarken nasıl bir çalışma gerçekleştiriyorsunuz?

İkisinin tek ortak yanı şu: Yazmaya geçene kadar her ikisini de delirene kadar düşünüyorum. Evirip çeviriyorum. Ama başladıktan sonra hiçbir mühendisliğin işin içine karışmasına izin vermiyorum. Yapısı içimde kemikleşmiş oluyor çünkü. Romanda dura dinlene, geriye döne döne yazmayı seviyorum. Öyküde daha keskin bir disiplinim var. Genellikle bir öykünün başından onu bitirmeden kalkmam.

-Yazma serüveninizin başlangıcından bugüne yaşamınızda neler değişti?

Bunu geçen gün ben de bir başka vesileyle düşündüm. Çocukluk arkadaşlarım ve tribün arkadaşlarım dışında şu anda yakın çevremde olan herkesi bir şekilde kitaplarım sayesinde tanımışım. Ne değişti derseniz, daha fazla ciddiye alıyorum sanırım artık. Edebiyatı da, yazıyı da… Galiba hayatı da.

-Kitaplarınızdan hangisini; “bunu mutlaka okumalısınız!” diyerek tavsiye edersiniz?

Dünya Bu Kadar’ın okunduğunu duydukça hep çok mutlu olurum.

-Çok zorlu zamanlardan geçiyoruz. Bu dönemde yazmak sizde hangi düşüncelere kapı açıyor?

Her şeyle ilgili bir nafilelik duygusu çöktü tabii hepimizin üstüne. Ama bilmiyorum, yaşamak çok hileli bir şey kendinden vazgeçilmesine kolay kolay razı gelmiyor. Yazı da öyle. Hep yazmak düşünüyorum. Herhalde içimize doğru döndüğümüz için daha da yoğunlaştı bu arzu.

-Ülkemizin ve Türk insanının sanata, edebiyata bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sanatçı hak ettiği değeri görüyor mu?

Değerli olan ne değer görüyor ki sanat ve sanatçı görsün.

-Yakınlık duyduğunuz, sevdiğiniz yazarlar hangileri? Hangi kitaplar ilham kaynağınız oldu?

Bu soru bende hep anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı sorusuna benzer bir gerginliğe yol açıyor. O yüzden “ikisini de” deyip geçmek istiyorum müsaadenizle.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir