İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Nazan Bekiroğlu’nun Yeni Romanı “Kehribar Geçidi”nden Tadımlık Bir Bölüm


Nazan Bekiroğlu’nun yeni romanı “Kehribar Geçidi” Timaş Yayınları etiketiyle okurlarla buluştu!

Kitaptan tadımlık bir bölümü sunuyoruz:

LİBELLUS

“Libellus,” dedi genç yargıç herkesin duyabileceği bir sesle. “Antakyalı Baraday’ın kurban kestiğini gösterir bir belge var mı?”

“Yok efendim,” dedi titiz dosya yazmanı. Gramer ve imlâ hatası yapan kâtiplerin aksine titiz mi titiz, kanunu kuralı yargıçlardan daha iyi bilen memur takımının bariz bir örneği. “Ama bir husus var efendim,” diye ekledi nitekim. “Sanık kendisini savunmayı reddetti, bir avukat da istemedi. Halbuki Baraday Roma vatandaşı ve soylu. O halde hukukun kurallarına göre yine de bir avukat onun savunmasını üstlenmeli.”

“Var mı Baraday’ı savunacak bir avukat?” Yoktu.

Titiz dosya yazmanı bir kez daha uyardı. “Kayıtlı bir avukat yoksa şu adamı savunacak herhangi biri de olabilir. Eski hukuk buna izin verir ve bu ruhsat halen yürürlüktedir.”

Doğuştan şanslı Efendi Naso hayat soluğunun damarlarına nihayet yayıldığını o sırada hissetti. Söyleyemediği övgü nutkunun acısı hâlâ can damarında, “Ben varım,” diyecekti ki bir an durakladı. Forum’daki sofist hatipleri küçümsememiş miydi inanmadıkları davaları savundukları için? Öyle ama avukatların vücudu mermerden, kalbi taştan yaratılmıştır ve kimse inanmadıkları bir davayı savundukları için onları kınamayı aklının ucundan geçirmez.

Önünde açılan bu ilk, muhtemelen de son fırsat Efendi Naso’yu öyle mest etmişti ki karşısına Hristiyanların şeytanı çıksa sözün şehvetiyle onu da savunacaktı. Kalabalığın arasından “Ben varım,” diye haykırdı.

Bağrış çağrışların, inek böğürtülerinin, kuzu melemelerinin, horoz ötüşlerinin arasında bütün başlar ona çevrilmedi. Derin ve saygılı bir sessizlik çökmedi kalabalığın üzerine. Baraday bile onu işitmemişti. Ama genç yargıç, “Gel,” dedi o zaman. “Yap savunmanı. Fazla da uzatma.”

“Cümle,” dedi Efendi Naso keyifle.

“Hangi cümle?”

“Görevlendirme cümlesi,” diye fısıldadı titiz dosya yazmanı. “O olmazsa olmaz.”

“Ha evet. Yazın. Efendi Naso avukat olsun.”

Su saatinin tıpası açıldı ve şemasının çıkarılması bile büyük zahmetler gerektiren devasa güneş saatinin tığı gölgeyi emmeye başladığında Efendi Naso avukat oldu. Lâkin yazıcı köle Simonides’in gülümseyecek mecali yoktu.

Togasının katını omuzundan aşırıp kürsüye doğru ilerlerken, soru cevap üslûbunu mu kullansam, diye düşünse de klasik üslûpta karar kıldı Efendi Naso. Eski retoriğin savunma formüllerini zihninden şöyle bir geçirdi ve bölümleri anında tasarladı. Yeri geldiğinde ağır ağır konuşacaktı, eli en yavaş kâtipler bile kelime kaçırmadan yazabilecekti onun cümlelerini. Ama üslûp içerikle uyumlu olmak zorunda, yeri geldiğinde şifre kâtipleri bile hızına yetişemeyecekti.

Bir taşın üzerine kuşlar gibi konan Efendi Naso bakışlarını uğultulu kalabalığın üzerinde gezdirdi. Kollarını birkaç kez kaldırdı, parmaklarının ucundan yayılan enerjiyi kalabalığın üzerine sermek için. Başını dikti, hafif yan dönerek sağ elini muhayyel bir elmayı kavrar gibi öne doğru uzattı.

“Roma’nın saygıdeğer vatandaşları,” diye başladı, cesur ve erdemli ve onurlu ve şerefli ve gururlu ve daha bir sürü şeyli insanları. “Toga giyen soy!” Ve hukukçu olmayan hatip avukatlar geleneğinin bu beklenmedik temsilcisi evrenin yaratılışından itibaren insanlığın hallerini anlatmaya başladı. Nihayetinde hukuk insanlar için vardı. Ve ilgisiz ilâve; XII Levha Kanunları komşu araziye gölge salan ağaçların budanabileceğini beyan ettiğinden bu yana hukuk vardı. Yasaları olmasa Roma, Roma olmazdı.

Yaşlı yargıç kibarca esnedi. Heyet esnedi. Bu adam, üç keçinin çalındığını ispatlamak için konuşmasına Romus ve Romulus’tan başlayan kalabalık ağızlılardandı besbelli ve avukatların özelliklerine kadar ancak gelebilmişti.

“Yüce hakem heyeti,” dedi Efendi Naso. “Avukatlık bir zamanlar Roma’da para için değil şeref ve itibar kazanmak için yapılırdı. Cicero da böyle bir avukattı Sezar da.”

Adı geçenlerin aldığı yüklü hediyelerden nedense bahsetmeyen Efendi Naso, Pantheon’daki bütün tanrılara, denizlere, ırmaklara, Forum’daki kara taşa, o ötmeden bahar başladı sayılmayan karakuşa seslene seslene uyaklar yaptı. Ucuz söz sanatları ve bayağı deyimler arasında birbirini sakilce süsleyen eş anlamlı kelimeleri bütün gevezeler gibi yan yana sıraladı. Çok anlamlı kelimelerin hangi anlama geldiğini muallâkta bıraktı ki bu, gerçek hatiplere göre büyük kusurdu. Zaten Efendi Naso cümlelerinin tamamını köhne ibarelerle birbirine bağlasa da, söz aldı mı başını gidiyor. Mana dağılmış, geriye nefesi tıkanan ardışık cümleler, açılıp kapanmayan parantezler kalmış; çıkılıp da inilmeyen söz merdivenleri, teker meker yuvarlanan sıfatlar, boğuşulan fiiller.

Senatör Zosimus sıkıntıyla etrafına bakınırken, eteğini çekiştiren Efendi Naso yine de Kartaca savaşlarını tek cümleden ibaret uzunca bir paragrafta özetlemeyi başardı. Savunmasının ortalarına geldiğinde kendisini yanardağ patlamalarının sebebini izah ederken bulmuştu.

“Su saatinin dörtte üçü boşaldı, savunmanızı bugüne yaklaştırarak tamamlayınız,” diye seslendi genç yargıç.

Bu ikaz duyulunca Efendi Naso, ipin zaten dolaşık ucunu iyice kaçırdı. Cenaze nutku, komutan nutku, senato hitabesi; hepsinin tekniğini, üslûbunu birbirine karıştırdı. Yaşlı yargıç önce yine kibarca esnemeyi denedi, ağzını açmadan. Gözleri ağırlaşırken vazgeçti ve Nil nehrinde yaşayan mutlu timsahlar gibi çenelerini ayırdı, uzun uzun esnedi. Bıraksa tanrılar arasındaki davalara da bakacak olan bu adam Homeros kahramanlarının adını saymaya henüz başlamıştı ki genç yargıç “Bu kadarı kâfi,” dedi.

Efendi Naso, muhayyel elmayı kavrayan eli öne uzanmış, öylece kalakaldı. Süt dökmüş kedi gibi indi taşın üzerinden. Yine de ölse artık gam yemezdi.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir