İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Necmiye Alpay: Büyük Yazarların Dilin İşleyişi Konusunda Derin Sezgileri Vardır


Necmiye Alpay, yazdığı birçok kitabı aracılığıyla, yolu edebiyat mektebinden geçen sayısız kişinin hocası. Ben de üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi almış biri olarak Necmiye Alpay’ın “Türkçe Sorunları Kılavuzu” ve “Dilimiz, Dillerimiz” kitaplarından çok istifade ettim. 1946 Balıkesir doğumlu olan Alpay, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1969’da mezun oluyor. Ardından Paris-Nanterre Üniversitesi’nde iktisat alanında yaptığı doktorasını 1978’de bitirip öğretim üyeliği, çevirmen, dil danışmanı görevlerinde bulunuyor. 2001 ila 2011 arasında Radikal gazetesinde yazan Necmiye Hoca, 2008 – 2016 seneleri arasında da Milliyet’in aylık Kitap ekinde şiir üzerine yazdıklarıyla biliniyor. Necmiye Alpay’ın Türkçeye kazandırdığı pek çok çeviri çalışma da mevcut. Kültür ve Emperyalizm (Edward Said), Şiddet ve Kutsal (René Girard), Yoruma Dair Freud ve Felsefe (Paul Ricoeur) hocanın 1988’te başlayan ve sayısı onu bulan çeviri kitaplarından yalnızca birkaçı. Dil meseleleri üzerine önemle eğilen, bunu yaparken kelimelerin dünden bugüne gelişim serüvenlerini politik tarihe girip çıkarak da anlatan Necmiye Alpay 12 Eylül’ün postal seslerini de üç yıl Mamak Cezaevi’nde kalarak duymuştu. Nâzım Hikmet, Ece Ayhan, Orhan Pamuk, Fransız kadın şairleri gibi birçok yazarın edebiyat hayatına girip çıktığı “Yaklaşma Çabası” isimli çalışması da onun kendi estetik ve kültürel bakış açısını dayatmadan, “yaklaşmaya çabalayarak” anlattığı önemli araştırma & inceleme kitaplarından biri. Son kitabı “Beklediler Gitmedik” ile de Yaklaşma Çabası’nın izini takip eden yazar, bu çalışmasında Gülten Akın, Birhan Keskin, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Didem Madak gibi buralı yazarların yanı sıra Rilke, Rimbaud gibi dünyaca ünlü Batılı edipleri ve günümüz şairlerini de ele alıyor.

Hoş geldiniz. Her şeyden önce ben öğrenciyken karşıma sık çıkan bir konuyu sormak istiyorum. Türkçenin hangi dil ailesine mensup olduğu ispatlanmış mıdır? Okulda öğretilen Ural – Altay diye bir dil ailesi aslında var mı?

Önde gelen Türkologlardan bu dil ailesi görüşünün geçerliğini yitirdiğini öğreniyoruz. Bu tür genel konular için Nurettin Demir ve Emine Yılmaz’ın Türk Dili El Kitabı adlı çalışmasına bakılabilir. Onlardan önce, Altayistik uzmanı Talat Tekin ve Mehmet Ölmez’in Türk Dilleri adlı çalışması vardı. Bir başka açıdan, Türk dil ve lehçeleri kendi içinde bir aile sayılıyor, Hint-Avrupa adlı büyük dil grubunun içinde.

Yaklaşma Çabası kitabınızda Nâzım Hikmet’ten Orhan Pamuk’a, Ece Ayhan’dan Murathan Mungan’a eski nesil yazarlarla ilgili incelemelerinizi görüyoruz. Bu isimler eser yazdıkları dili iyi biliyorlardı değil mi?

“Dili iyi bilmek” sözünden ne kastetttiğimize bağlı. Dile ilişkin estetik sezgi ile bilimsel bilgi arasında temel farklar var. Yazar, dilbilimden ve dilbilgisinden çok da haberdar olmayabilir. İmla hataları iyi bir tashihçinin elinde düzelebilir. Ancak, büyük yazarların dilin işleyişi konusunda derin bir sezgileri vardır.

Peki bugünün Türk edebiyatı yazarları dile, edebiyat tarihine hâkim olma konusunda eski yazarlarımızın gerisinde mi? Mesela Tanzimat edebiyatı tarihini, eserlerini bilip bilmemek gibi…

Yazarlığın günümüzde bir yandan fazlasıyla kolaylaşırken diğer yandan zorlaştığı bir gerçek. Daha kolay, çünkü inanılmaz olanaklarıyla internet, eskinin yayımlama güçlüklerini bir açıdan aşmış durumda. Günümüzde herkes “yazar”. Ancak, edebiyat söz konusu olduğunda belirli bir eleme mekanizması hâlâ geçerli ve bugün gerçekten “yazar” olmak daha zor, çünkü bilinecek edebiyat tarihi, okunacak yapıtlar, izlenecek yazarlar, artık yetişilmesi neredeyse imkânsız sayılara ulaştı, bizde ve dünyada.

Bir gitaristi, ressamı, oyuncuyu, heykeltıraşı ele alalım. Bu disiplinlerdeki sanatçılar kendi alanlarındaki en iyi sanatçıları takip ederek gelişmezler mi? Edebiyat mevzubahis olunca bu kural esnetiliyor mu?

Aslına bakılırsa edebiyatta da her sanatçının açık ya da gizli “usta”ları vardır, bilincinde olsun ya da olmasın. Bir yerlerden bir şey kapmıştır sanatçı, hem etki hem esinlenme olarak. Bir de bunun belki en gelişkin derecesi olarak “soğurma” diyebileceğimiz takip tarzı var ki tadına doyum olmuyor (benim Didem Madak için kullandığım bir kavramdır, Oğuz Atay ve daha başkaları için de kullanılabilir). Damdan düşercesine yazmak ise kırk yılda bir parlak bir metin ortaya koysa bile, beslenmedikçe gelişecek bir yol yordam değil.

Son kitabınız Beklediler Gitmedik’te de şairlerin izini sürmeye devam ediyorsunuz. Bu kitap nasıl bir çalışma?

Bu kitap şiir alanındaki yazılarımdan bir bölümünü içeriyor, Yaklaşma Çabası’ndan, yani 2005’ten bu yana yazdıklarımın bir bölümü. Çoğu daha önce çeşitli yerlerde yayımlanmıştı ama, ilk kez yayımlanan yazılar da var.

Beklediler Gitmedik’te Türk ve Batılı şairlerin yanı sıra güncel şairlerimizi de ele alıyorsunuz. Kuşak farkları şiire nasıl yansıdı sizce?

Şiiri kuşaklar halinde ele aldığımızda toplumsal süreçlerin etkileri daha belirgin bir hâle geliyor. Neyin, hangi eğilimin öne geçtiğini daha iyi görebiliyoruz. Sözgelimi baskı dönemlerinde içe bakış, toplumsal mücadelenin yükseldiği dönemlerde devrimci öğeler önem kazanıyor, feminist mücadeleye paralel olarak kadın şairler yükseliş kaydediyor vb. Görsel kültürün, internetin geliştiği son onyıllarda da görsel şiirde bir patlama göze çarpıyor… Şunu da söylemeden geçmeyeyim: Mekanik ya da otomatik bir etki-tepki ilişkisi değil burada söz konusu olan, yalnızca genel bir görünüm, bir eğilim. Her zaman, yaşayan en iyi şairlerden bazıları toplumsalın güncel etkilerinin dışında kalabiliyor.

Sizin kurmacada, örneğin romanda sevdiğiniz üslup nedir?

Bu konuda hazır bir reçetem yok, büyük ölçüde sonsalcıyım ben. Herman Melville ve Yaşar Kemal gibi çok geveze olabilen yazarlar da vardır dağarcığımda, Sevim Burak gibi size ipuçlarından başka bir şey göstermeyen yazarlar da.

Türk edebiyatını 12 Eylül öncesi ve sonrası şeklinde bıçakla ikiye ayırabilir miyiz?

Bıçakla değil bence. 12 Eylül’ün bir ayırt ediciliği olmakla birlikte, darbeler devrim değildir. “Türk edebiyatı” dediğiniz şey çok daha geniş bir evrendir, pasta gibi bölemezsiniz. Belki cumhuriyet için düşünülebilir bu metafor.

Şiir İşçiliği – Norton Konferansları diye çevrilen kitabında Borges epiği insanlar için bir ihtiyaç olarak görüyor. Ancak kendi zamanında bunu şiirin değil Hollywood’un sağladığını belirtiyor. Sizce görsellik işitselin, sözün önünde mi artık?

Görselliğin olanakları fotoğraf ve sinemayla anlaşılmıştı. Şimdi de sözle birlikte geçiyor ön plana. Diyebilirim ki görsellik, sözü yazıya bırakmamaya çalışıyor. Şiirde bu bazen salt görsellik halini bile alabiliyor. Yine de görselin mutlak bir zaferinden söz edemeyiz. Ve şiir işitsel boyuttan da, yazı boyutundan da, kolay vazgeçemez. Söz uçar yazı kalır denmişse de, “söz” yazıya da, görsele de içkin. Derece farkıyla. Filmleri yapıldı diye Tolkien’den vazgeçecek değiliz. Ama söz konusu olan kitlesel alımlama ise, Borges haklı tabii, en azından şimdilik, herhalde uzunca bir süre.

Edebiyat ile dil arasında her zaman çok sıkı kurallar mı olmak zorunda? Eğer öyleyse bilinç akışı ile yazılan eserleri nasıl değerlendirebiliriz?

Kuralcı bakış hem dili hem de edebiyatı ve diğer sanat dallarını terk etmeye başlayalı çok oldu, en az yüz yıl. Ancak, kuralcılığın değilse de kural dediğimiz şeyin rolü, bazen negatifinden olmak üzere, kolay kolay sona ermez. Kuralsızlığın kural halini aldığı bir nokta var.

Freud’un sanatçılar üzerine görüşleri hakkında neler düşünüyorsunuz?

Freud yapıtın kendisinden çok yazarına ya da yaratıcısına odaklanmakla eleştirilir. Bu eleştiride haklılık payı var elbette, özellikle de yapıt odaklı düşüncenin çoktan öne geçmiş olduğu günümüzde. Ama böyledir diye Sanat ve Sanatçılar Üzerine adlı kitaptan vazgeçecek değiliz, sanatçının ya da yazarın kendisi de alımlamayı her zaman etkileyecek. Freud’a gelince, sanat dahil, dünyayı bilme çabamızdaki birkaç düşünsel devrimden biridir nihayet onun yapıtı. 

Foucault Deliliğin Tarihi’nde Mozart, Zweig, Edgar Allen Poe gibi birçok sanatçının düşük yanlarını ifade edip “Sanat anlayışını hayatları ile kıyasladığınızda kaç sanatkar, kaç yazar, kaç şair, aklımızda hayal etmiş olduğumuz şekilde yaşadı ki?” der. Sanatçıları neden içlerinde bizi rahatlatacak bir cevap saklıymış gibi görürüz?

Ben öyle görmem, görenler düşünsün! Şaka bir yana, rahatlatacak cevaplar barındırmak, olsa olsa sabun köpüğü, yani popüler “sanat”ın özelliği olabilir. Orada da kurcalayan, rahat kaçıran bir şey varsa, odur zaten sanat, o kadardır. Kalıcı sanatı düşündüğümüzde ise bizi rahatlatacak bir cevap sunmak ne sanatçının işidir ne de sanatın. Belki kavrayış yolunda bir adım attırabilirler bize, cevaplarıyla değilse de, sorularıyla.

“Post-modern edebiyat” sözü ile neyin kastedildiğini ben pek anlayamıyorum. Sizin bu konudaki fikirlerinizi alabilir miyim?

Bu sözünüzü tecahülü arifane olarak kabul ediyorum. Tartışma uzun, tartışmanın her iki tarafında da aydınlatıcı ve karartıcı argümanlara rastlanıyor. Teknik olarak, ‘modern’in köşeli ve bütünsel hâlinden çıkınca bir sonraki (“post”) döneme girmiş sayılabiliyorsunuz. Öte yandan “Postmodern” kavramını tanımlayanların dedikleri arasında pekâlâ “modern”i de tanımlayabilecek noktalar bulunabiliyor.

Çağımızda çıkan bir romanın da nesiller sonrasını etkileyecek bir klasik olma ihtimali var mı?

İnsanlık yok olmadıkça elbette, böyle bir ihtimal her zaman var.

Sevdiğiniz romanlar, desem bir çırpıda aklınıza gelen birkaç örneği bizimle paylaşır mısınız?

Sinekli Bakkal (Halide Edip), Yaban (Yakup Kadri), Hata Kimde? (Çerniçevski), Anna Karenina (Tolstoy), Madam Bovary (Gustave Flaubert), Parma Manastırı (Stendhal), Gülün Adı (Umberto Eco), Kendine Ait Bir Oda (Virginia Woolf), Uysses (James Joyce), Sineklerin Tanrısı (Joseph Conrad), Fosforlu Cevriye (Suat Derviş)…

Pandemi döneminde hayatınız nasıl geçiyor?

Nefes alamıyoruz’un hem mecaz hem de gerçek olduğu duygusunun egemenliğinde.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir