İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ona yasaklanan bahçelerden her geçişinizde, onu hatırlayın diye anlatıyorum.


Şimdi burası dünyada tek başına kalmış bir kız çocuğunun korkak gözleri ile ıssızlaşmıştı. Herkes bir ıssızlık seziyordu; ama kimse sebebinin yalnızlık olduğunun farkında bile değildi. Halası Hatun, onu gelip hastaneden teslim almıştı. Daha ayı dolmamıştı Hatun’un, bu hastaneye kocasını bırakalı. Bir yıl önce de düşük yapmış ve bir daha çocuğunun olamayacağını da yine bu hastanede öğrenmişti… Gökyüzünden göğsüne çekiçler düşüren bu iki haberi aldığı hastane şimdi ona, kardeşinin öldüğü haberini verirken Ada’yı uzatıyor, “Al bak, bir çocuğun oldu.” diyordu. Hatun da kalbinde yalnız kalmış hissediyordu; tıpkı karşısında gözlerinde umut parıltısını yitirmeyen yeğeni gibi. Aynı kaderi, aynı kederi bölüşen iki yetişkin, iki çocuktular onlar. Olan bitenin şokunu üzerinden atamayan küçük kız, ne olduğunu zamanla kavrayacaktı. Ada ve Hatun, el ele tutuşup, dünyada yapayalnız kalmışlığın çorak ettiği yollarda yürüdüler. Onlar yürüdükçe yol daha da çoraklaştı. Şimdi onları bambaşka bir hayat bekliyordu…

Ada’nın anne babasını, Hatun’un kardeşi ve görümcesini kaybettiği o elim kazanın üzerinden 2 yıl geçmişti. Ada şimdi okula başlamış, okumayı da ilk o sökmüştü. Muntazam ütülenmiş masmavi önlüğü üzerindeki çiçek desenli, kolalı beyaz yakasına takılan şu kırmızı kurdelenin iyi bir şey olduğu belliydi. Herkes ona bakıyor, alkışlıyor ve Hatun Halası onunla gurur duyuyordu. Ada çok akıllı ve yalnızlığı daha hastane kapısından çıkmadan kabullenmiş duygu yüklü bir kız çocuğuydu. Nedense anne babasının bir daha geri gelmeyeceğini, onların balıklarla arkadaş olduğunu düşünerek kabullenmeyi seçmişti. Kuşkusuz babasının balık tutmayı çok sevişinin buna katkısı büyüktü. Zaten babası her balığa çıktığında, Ada, onun annesini ve kendisini arayıp denizde bulduğunu düşlerdi. Şimdi etrafında onun şerefine yapılmış pasta böreklere eşlik eden sarı kolanın içinde balıklar yüzdüğünü hayal ediyordu. Böylece ailesi de bu töreni izlemiş olacaktı. O, kurdele töreni bittiği anda öğretmeninin sarılmasıyla bu dünyadan uzaklaşıvermişti. Kendisine özel bu dersin teneffüs zili ile ayrıldı, sarı kolada yüzen balıkların maviliğinden. Sınıf arkadaşı Hilmi, hiç vakit kaybetmeden Ada’nın karşısına geçti…

Hiçbir yiyecekten yememiş, böyle özel günlerde izin verilen sarı koladan da içmemiş, yüzünde kocaman bir somurtma ile zili beklemişti Hilmi. Bir çırpıda, “Besleme!” deyiverdi. Ada arkadaşının ses tonundan duyduğu şeyin hoşuna gitmemesi gereken bir şey olduğunu hissetmişti; ama bu sözcüğün ne demek olduğunu da bilmiyordu. Bunu birkaç kez daha duymuştu Hilmi’den. Sadece Hilmi olsa yine iyi, birkaç başka arkadaşı da eşlik etmişti ona. Pek önemsememeye çalışsa da, artık bu sözcüğün anlamını öğrenmek istiyordu…

Aslında arkadaşları anne ve babasının olmadığını, ona halasının baktığını öğrenene kadar her şey yolunda gibiydi. Birkaç arkadaşının hem annesi hem babası çalıştığı için bakıcısı vardı. Önce Hatun’u da, Ada’nın bakıcısı zannettiler. Sonra birkaç çocuk konuşmasında Ada’nın kendilerininkine benzer bir ailesi olmadığını anladılar. Ada, Hatun Halası ve Eşe Nenesi ile yaşıyordu. Eşe Nenesini hiç yürürken görmedi Ada. Bundan sonra da göremeyecekti. O, başına gelenleri, kendisine sunulan yaşamı benimsemiş, sevgi dolu bir kızdı. Ancak aynı duygu durumuna yetişemeyen yetişkinler vardı ve çocuk, okula başladıktan sonra o yetişkinlerle çoğu zaman yetiştirdikleri çocukları aracılığı ile tanışıyordu. Bu, Ada’nın onlarla tanıştığı ve memnun olmadığı bir andı…

– Hatun Hala!

– Efendim?

– Sana çok merak ettiğim bir şeyi sormak istiyorum. Sorabilir miyim? 

– Oy benim tatlı dilli Cülüğüm, güzel kızım sor bakalım. 

– Şey, besleme ne demek?

Hatun’un ağzına attığı son lokma düğümlendi kaldı. “Hayat ne kadar da acımasız!” diyecek oldu içinden. Sonra gönlü el vermedi. Acımasız olmayan hayat mıydı? Olabilir miydi? Hayatın ne suçu vardı şimdi? Acımasız olan, insanlardı! 

“Nereden duydun bu sözcüğü kızım?” diye sorabildi tok bir sesle. 

“Arkadaşım Hilmi, beni her gördüğünde Besleme diyor. Hatta beni öyle çağırıyor.” dediğinde Hatun, istemsizce dişlerini gıcırdattı. Sonra sakinliğini koruyarak, “Besleme, kendisine halasının çok severek baktığı çocuklara denir Cülüğüm!” dedi gülümsemeye çalışarak ve kızına kocaman sarılıp öptü. Konuyu da kapattı. Yarın ilk iş okula gidip öğretmenle konuşmalıydı…

– Nesrin Hanım, biraz zamanınız var mıydı? Bir maruzatım vardı da. 

– Buyurun Hatun Hanım. Mesele nedir?

– Şey, çocuklar! Çocuklar Nesrin Hanım!

– Ne olmuş çocuklara Hatun Hanım, söylesene?

– Benim kıza, canıma Besleme derlermiş. Anlamını bile bilmiyor yavrum; amma belli pek içerlemiş. Dün akşam sordu, bir şey diyemedim. Aklıma sizinle konuşmak geldi. 

Nesrin Öğretmendeydi şimdi yutkunamama sırası. “Hangi çocuk olduğunu biliyor musun?” diye sordu. 

“Saniye’nin oğlu Hilmi dermiş Nesrin Hanım. Aslında Saniye ile gidip konuşayım dedim; ama analık başka bir şey, kalbine yara vermek istemedim. Hepimiz aynı mahallenin insanıyız, dargınlık olmasın şimdi. Ondan sana geldim.” diye yanıtladı Hatun, biricik kızının öğretmenini. Nesrin Hanım, karşısında tüm yüce gönüllüğü ile tek bir sözcükle gülüşünü yitirmiş bu kadına şefkatle baktı. “Merak etme Hatun Kadın, ben halledeceğim.” dedi. 

Derse çok az vakit kalmıştı. Önce Hilmi’yi kenara çekip konuşmayı düşündü, olmazdı. Sınıfta konuşsa, bu sefer Ada’nın kalbini kıracaktı. En iyisi bu hafta sonu yapacağı veli toplantısını değerlendirmeliydi. 

Hafta sonu gelip çattığında Hatun, Ada’yı anacığının yanında bırakmıştı. Ada bayılırdı Eşe Nenesi ile zaman geçirmeye. Halası kapıdan çıktığı anda onun yazmalarından ikisini alır, başına ve beline bağlar, televizyonda bir müzik açar, başlardı dans etmeye. Nenesinin kulakları ağır işitiyor diye de sesi sonuna kadar verirdi. Mahallede de alışmışlardı artık. Hoşnut olmayan komşular da vardı elbet; ama Ada da, Eşe Nene de halinden memnundu…

Nesrin Öğretmen okuldan, derslerden, öğrencilerden bahsetti velilere şöyle bir. Ada’nın başarısını, zekasını öve öve bitirememişti. Hatun’un, kızının adını her duyuşunda hem gururdan koltukları kabarıyor, hem de mahcup hissediyordu. Böyle öğrenmişti çünkü. Daha farklı nasıl davranmalı bilmiyordu ki? Hatun, bu ruh halinin verdiği sevinç ile kendi halinde coşarken, Hilmi’nin annesi Saniye, tüm sınıfı buz kesecek o çıkışı yaptı:

– Tamam artık Hoca Hanım, anladık Ada zeki! Bizim çocuklar geri zekalı. Şu Besleme kızdan bahsetmeseniz artık! 

Sınıfı gerçekten de buz kesmişti. Hatun’un gözleri dolmuş da, bir çırpıda boşalmıştı. Hem diyecek çok sözü vardı, hem de ne desindi şimdi bu zorbalığa, bu hissizliğe, bu zulme. Onun Ada’sının, Cülüğünün ne zararı vardı şimdi bu ağızları öfke kokan insanlara. Sustu, Nesrin Öğretmenin kendini kontrol etmeye çalışan tepkisiyle de konuşmasına gerek kalmamıştı…

– Saygısızlığın lüzumu yok Saniye Hanım. Ben de sizlerle çocuklarımızın iyiliği için ortak noktada buluşmaya çalışıyorum; ama belli ki düşüncenin kaynağı zehirli. Bu kötü düşüncelerinizi çocuklarınızdan uzak tutun. Rica ediyorum akıllarına böyle şeyler sokmayın. Şunlara bakın, bir arada aslında ne kadar da mutlular, onlar çocuklar…

Derken camdan dışarıda oyun oynayan çocuklara bakıyordu. Sınıf az önceki buz gibi havanın üzerine ölüm sessizliğindeydi şimdi. Toplantının bittiğini söylemeye hacet yoktu…

Ertesi gün Ada bu sefer ağlayarak öğretmeninin kollarına attı kendini. Nesrin Öğretmen, hıçkırıklara boğulmuş öğrencisi karşısında çaresizdi. Güçlükle konuşmaya başladığında, adeta heceleyerek ve ara ara kekeleyerek, “Öğ-ret-me-nim, be-ben bes-le-me-nin ne ne de-mek ol-du…” Kargacık burgacık konuşmasını tamamlamasına bile gerek kalmamıştı Ada’nın, öğretmeninin ona sarılması için. İşte şimdi daha çok ağlıyordu Ada. Bardaktan boşalan yağmur gibi, bir daha hiç susmayacak gibi, tüm hayat yok olsun ister gibi, annesine ağlar gibi ağlıyordu. O gün Nesrin Hanım, müdürden izin alıp kendisi götürdü Ada’yı evine. Kızını, Hatun’a teslim ederken, iki kadının da gözünde sessiz bir anlaşmanın izleri vardı…

Dönüş yolunda Nesrin Öğretmen dış dünyanın farkında bile değildi. Sokaklar boyu düşündü. Etrafında kendisine eşlik eden yasemin kokularını bile fark edemedi. Üzgündü. Yutkunamamıştı. Okula gideyim derken, Saniye’nin kapısında buldu kendini. Zili çaldı…

– Hoca Hanım, buyurun! Hilmi’ye bir şey mi oldu yoksa?

– Hilmi’ye şimdi bir şey olmadı Saniye Hanım; ama böyle davranmaya devam ederseniz kötü kalpli bir oğlunuz olacak.

– O ne demekmiş öyle? Siz okul vakti bunu söylemek için mi çıktınız okuldan?

– Hayır, hıçkırıklara boğulmuş bir kız çocuğunu ailesine teslim etmek için çıktım ve bu hıçkırıkların sebebi sizsiniz. 

– Ben hiçbir şeyin sebebi değilim. O besleme kıza olan acımanızdan benim oğlumun başarısını göremiyorsunuz. Suçlu sizsiniz!

Hepsi bu kadardı işte. Saniye, kapıyı çarpıvermişti öğretmenin yüzüne. Nesrin Hanım çaresizlik mi, acıma mı karar veremediği bir hisle ve mide bulantısıyla okula doğru yürüdü. “Demek tek sebep buydu.” dedi kendi kendini duyabileceği bir sesle. “Demek tek sebep, oğlunun kurdeleyi ikinci sırada takışıydı.” Şaşkınlığını kendisinden bile gizleyemiyordu. Bu nasıl kararmış bir kalpti böyle? 

Ertesi gün Ada okula gitmedi. Hatun, kızının sızlayarak ağlamasını bir türlü dindiremiyordu. Bütün gece yarı baygın yatan kızının başında beklemiş, her sıçrayışında onunla sıçramıştı. Üçünün de sabaha kadar gözyaşı dinmedi. Büyük bir olgunlukla göğüslemeye çalıştığı anne ve babasının özlemi, topyekun çöreklenmişti yüreğine. Hatun şimdi ne yapsa da dindirseydi Cülüğünün acısını…

Bir sonraki gün, bir sonraki gün derken, kendine gelemeyen Ada, bu haftayı okula gitmeyerek geçirmişti. Hafta sonu kendini daha taze hissederek geldi, Hatun’un kucağına oturdu. Çok daha iyi görünüyordu. Hatta gülümsüyor muydu ne? Sonra birden, “Hala, bana salçalı ekmek yapar mısın?” dedi. Acıyı dibine kadar yaşayıp iyileşmeyi, yetişkinler bile böyle beceremezdi doğrusu. Sanki ağlamış ağlamış ve tüm kederini akıtmıştı, oh! Kızının yüzüne baktı Hatun, “Büyümüş de küçülmüş bu kız!” diye düşündü. Acının insanı bu kadar erken olgunlaştırmasına şaşkın, kalkıp canının içi Cülüğüne, bir sokum salçalı ekmek hazırladı…

Pazartesi yeni bir hafta olmanın yanında, Ada için yepyeni bir gündü. Halasıyla bir yetişkin gibi yaptığı konuşmada hayatının sonuna kadar kaçamayacağını anladığına karar vermişti. Ne fark ederdi, başka Hilmi yok muydu yani dünyada? 7 yaşında bir çocuk olduğunun ayırdında ve bir yandan bu bilgiden çok uzaktı. Bugün hayata yeniden, korkmadan başlamak için en doğru gündü. Çünkü bugün Hilmi’ye, okumayı çözdüğü için kurdelesi takılacaktı. Bunu kaçıramazdı. Tertemiz önlüğünü giyindi, yakasının üzerine “ilk önce” kendisine takılmış olan kurdeleyi de iliştirip hazırlığını tamamladı. Halası saçlarını da iki belik örmüştü. İki yanağına Tanrı’nın armağan ettiği gamzeleri ile bugün, anne ve babası için gitti okula. 

Hiçbir şey yaşanmamışçasına geçip sırasına oturdu. “Onunla konuşursan seni aramıza almayız!” diye tehdit ettikleri sıra arkadaşı Esma da yanında oturmuyordu artık. Bir vebalı gibi sırasında da yalnızdı. Çocuk olmak, bir hapishanede olmak gibi bir şeydi işte. Tam karşısında annesinin öfke, haset, kıskançlık dolu ağzından akan cümlelerle hareket eden, büyütülen Hilmi, ona bakıyordu. Evet evet, sadece bakıyordu. Ada ise sadece önüne bakmanın lezzetini ve daha pek çok duyguyu çok erken keşfettiği için kendini şanslı hissetti…

Nesrin Öğretmen, Saniye’nin çarpık bakışları karşısında öğrencisi Hilmi’nin kurdele törenini tamamladı. Ada’da olduğu gibi heyecan duymuyordu; ama Hilmi’nin de kaybolmak üzere olan bir çocuk oluşunu aklının bir köşesine yazmıştı. Mesleğinin zorlukları karşısında pes etmemesi gerektiğini, Ada’nın bu sabahki kocaman gülüşünü eklediği sevgi dolu sarılmasından sonra tamamen öğrenmişti. Bundan sonra yaşayacakları karşısında, tıpkı şu küçük kız gibi güçlü duracaktı.

Tören bittiğinde yemekler dağıtıldı. Ada, anne babasından da, halasından da, nenesinden de, -ki tüm ailesi bu kadardı-, paylaşmanın güzelliğini öğrenmişti. Hilmi’nin ona yaptığı gibi bir köşede somurtmak yerine onlara ucundan kıyısından katılmayı denedi. Hilmi’nin çocuk aklı unutmuş, çocuk kalbi ısınmıştı ki, Saniye bir anda aralarında belirdi. Oğlunu çekiştirerek yanına aldı. Nedense Ada’nın, oğlundan daha başarılı oluşunu kabullenemiyor ve bir şekilde küçücük kızın canını acıtmak istiyordu. Kendini o kadar aşmıştı ki, Ada’nın adını neredeyse tüm mahalleye şu bir haftada unutturmuş, ona Besleme demeye başlanmıştı. Bu, ne kadar içini yaksa da, Ada’nın bile sıradan kabul ettiği bir şeye dönüşüyordu üstelik. Sonra, ömrü boyunca içinden sökemeyeceği bir an yaşandı. Saniye, patates, patlıcan, kabak kızartmasından hazırladığı sokumu oğluna verirken, “Kız Besleme, sana yok!” deyivermişti. Evet, kendine böyle hitap etmelerine alışabilirdi belki; ama elinden her hakkını da alacaklar mıydı yani? Ada, gözlerine yaşlar hücum etse de, gücünü topladı ve oradan ayrıldı.

Sınıfın bir köşesinde öylece duruyordu ki, öğretmeni elinde kızartma dolu bir parça ekmekle geldi. “Adacım, canın çok çekti, biliyorum. Ye lütfen!” dedi. “Teşekkür ederim öğretmenim. Canım istemiyor.” diye yanıtladı Ada, öğretmenini. Kalbi kırıkken, öfkesi dağları aşmışken bile sakin kalmayı işte o gün öğrenmişti. Öğretmenini daha fazla kıramayıp ekmeği aldı. Saniye’nin yaptığı kızartmalar boğazında düğüm düğümdü. 

Ada yutmayı başardığı her lokmada, bir daha kızartılmış bir şey yiyemeyeceğini biliyordu…

Yıllar geçti. Ada, büyüdü, serpildi; güzel bir genç kız, alımlı bir genç kadın olduğu evrelerden geçti. Besleme diye anıldığı çocuk yaşlarını belleğinin bir yerine gömüp ilerledi. Çok güzel şeyler de gördü; canını yakmaya devam edenler de oldu. Her seferinde içli içli ağladı ve yoluna devam etti. Sakin, güzel ruhlu bir kadındı o. İçine sakladığı tüm acıları, öfkeleri, biri kırılmasın diye yediği her kızartmadan sonra azar azar kustu. 

Ona yasaklı o bahçelere gidemeyişine lanet ede ede kustu…

Yazan: Damla Karakuş


6 Yorum

  1. Derin Derin 17/02/2020

    Sevgili Damla Hanım, ne derin yazmışsınız bu satırlarda yaşanmışlık seziyorum. Okurken ağlayacak kadar dokundum hislerinize. Kaleminize sağlık…

  2. Deniz Yıldırım Deniz Yıldırım 17/02/2020

    ♥️😢

  3. Ezgi Bulut Ezgi Bulut 18/02/2020

    Muazzam, kelimelerinize sağlık Damla hanım. Sizi burada daha sık görmek isteriz.

  4. Ecem Kodak Ecem Kodak 18/02/2020

    Duyguyu öyle güzel vermiş ki insan kendi yaşamış gibi hissediyor. Kalemine yüreğine sağlık.

  5. Gizem Bozdağ Gizem Bozdağ 18/02/2020

    Hepimizin hayatında yaşadığı acı anlar vardır. Ama bunu karşı tarafa hissettirerek yazabilmek ayrı bir meziyet olsa gerek. Bir öyküyü okuduğunuzda bazen bir kelime sizi alır taa geçmişin derinliklerine götürür. Ben bu öyküyü okuduğumda Ada oldum ve yaşadıkları geçmişim oldu…

  6. Çağdaş Ataman Çağdaş Ataman 17/03/2020

    Tebrik ederim damla hanım,hikaye çok güzeldi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir