İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Piyanist Sergei Yerokhin: Piyano repertuvarı denizlerdeki kum taneleri kadar sonsuzdur


Sergei Yerokhin döneminin en parlak ve tanınmış piyanistlerinden biri olarak kabul edilmekte olup, Avrupa’nın ve de dünyanın en prestijli konser salonlarında performanslar sergileyen ve özellikle Bach yorumlarıyla kendinden çok söz ettiren kariyerinin zirvesinde bir piyanist.

Sergei Moskova’da bir müzisyen ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Sergei babasıyla başladığı ilk piyano derslerinden sonra, Rus Vadim Sukhanov ile birlikte çalışmaya başlamış. İlk profesyonel sahne tecrübesini 16 yaşında Minsk Filarmoni Orkestrası ile solist olarak verdiği konser olarak anlatıyor başarılı piyanist. Genç yetenek sonrasında çalışmalarına piyanist ve eğitmen Dimitri Baskirov’un kanatları altında Moskova Çaykovski Konservatuarı’nda devam etmiş.

Genç solist üstün yeteneğini göstermek için “Çaykovski Piyano Yarışması” gibi katıldığı birçok uluslararası yarışmada ödül ve dereceler kazanarak kariyerini perçinlemiş.

İdealist bir piyanist olarak nitelendirilen Sergei Yerokhin şu an yaşamını ve kariyerini İspanya’da sürdürmekte olup, İspanya’nın en tanınan piyanistleri arasında yer almaktadır.

2021 yılına dair yoğun çalışma temposunda olan Sergei ile bu röportajı yaşadığı İspanya’nın Madrid’e yakın Valladoid şehrinde siz değerli Gazete Sanat okuyucuları için gerçekleştirdik.

Röportaj: Mine Alpan

Sergei, sohbetimize  ilk olarak hakkınızda araştırma yaparken dikkatimi çeken bir konuyu sorarak başlamak istiyorum. Sizin gibi harika bir piyanist neden sadece bazı ülkelerde tanınıyor? Ve bugüne kadar en çok hangi ülkelerden davet aldınız ve hangi salonlarda konserler verdiniz ?

Öncelikle böyle gurur verici bir iltifat için teşekkür ederim. Ben “tanınıyor olma” konusunu biraz abartılı buluyorum. Çünkü tanınır olmak, sizi temsil eden kişi ya da kurumların etki alanları ve sahip oldukları ilişki ağı ile orantılı. Sizi temsil eden kişi ve kurumlar yerel ve etki alanları kısıtlı kalıyor. Tabii ki günümüzde yaygın kullanılan ve güçlü bir etkisi olan sosyal medya ile sınırlar kalktı ve kitlelere daha kolay ulaşabiliyorsunuz veya kendinizi tanıtabiliyorsunuz. Ama burada da “sosyal medyayı nasıl ve ne kadar kullandığınız, kaç takipçiniz olduğu sizin tanınırlığınızı belirleyen faktör oluyor. Ve açıkçası sosyal medyada kolaylıkla yaratılan algı manipülasyonu ile “tanınırlık – şöhret” algısı gerçeklikten ve doğrulardan çok uzak. Ben sanatımla vardığım ve konumdan ve sahip olduğum repütasyondan (itibardan) -her ne kadar günümüzün kabul edilen tanınırlık kıstasları içinde fazla yer almasam da- memnun ve mutluyum. Bugüne kadar aktif kariyer sürecimde doğduğum ülke Rusya’da birçok konser verdim ve saygın bir repütasyona sahibim. Sonrasında belli süreler ikamet ettiğim İtalya’da birçok konser verdim. Şu an yaşadığım ülke İspanya’da, şu an pandemi sebebiyle sanat durmuş olsa da, aralıksız konserler vermekteyim. Her ne kadar Polonya, İngiltere, Almanya, Avustralya gibi ülkelerde daha az sıklıkta konserler veriyor olsam da bu ülkelerde biliniyor ve saygı görüyorum. Salonlarla ilgili olarak, bazı konser salonlarının diğerlerinden daha iyi ve popüler olduğu doğru olsa da, bence sanatın ve müziğin içinde var olduğu her salon aynı saygıyı hak ediyor. Bu sebeple benim için hangi salonda çaldığımdan ziyade ruhumla müziğin ahenk ve uyum içinde olması benim için daha çok önem arz ediyor. Çünkü bir anlamda bir konserde icra edeceğiniz aynı ya da farklı bestecilerin her eserinde bir nevi dönüşüm geçirip o bestecinin ruhuna ve eserindeki baskın duyguya geçiş yapmanız gerekiyor. Bu zor ve karmaşık bir süreç. Bunu başarabiliyorsanız nerede çalarsanız çalın hep aynı tatmini ve seyirci reaksiyonunu yakalayacaksınızdır.

Kısa vadede ne gibi projeleriniz var? Türkiye’ye gelecek misiniz?

Şu an İtalya’nın en eski oda müziği orkestrası “I Musici” ile birlikte onların 70. yıllarını kutlamak adına tüm Avrupa’da genelinde çıkacakları turnenin solisti olarak, onlarla beraber bu coşku ve gurura ortak olacağım turnede çalacağım iki Bach eseri üzerinde çalışıyorum. 2021 yılının yaz aylarında Avrupa’nın bazı önemli festivallerinde de yer alacağız.  “I Musici” ile yürüttüğümüz keyifli birlikteliğimiz muhtemelen 2021 sonbaharında  ve 2022 baharında da Avrupa başkentlerinde devam edecek. Ve tabii ki neden bu muhteşem turnenin bir konseri Türkiye’de olmasın? Açıkçası ilk Türkiye ziyaretim bu konser ile harika bir başlangıç olur. Önümüzdeki dönemde bu turnenin haricinde pandemi sürecinde ertelenmiş konserlerim ve yeni aldığım bir çok resital ve konçerto performanslarım ile dinleyicilerim ile buluşma imkanım olacak.

Son 10 yılda çok çeşitli repertuar çaldığınızı gördük, Mozart, Brahms, Schumann, Schubert, Liszt, Mussorgski, Scriabin, Prokofiev, Rachmaninov ve özellikle Beethoven ve Chopin… Diğer konser piyanistlerine baktığımızda ise yıllarca konserlerinde aynı eserleri çaldığını görüyoruz. Durum böyle iken siz neden repertuarınızı bu kadar sık ​​değişiyorsunuz?

“Çok çeşitli repertuar ve sürekli değiştirmek mi?” Piyano repertuvarı denizlerdeki kum taneleri kadar sonsuzdur. Açıkçası size her ne kadar sürekli değişen ve farklı bir repertuar sunuyor olsam da her zaman yapmak ve çalmak istediklerimin ancak küçük bir bölümünü hayata geçirebildiğim ve de daha yapmam ve çalmam gereken çok şey olduğu hissine sahibim. Her gün düzenli yaptığım çalışmalarımda mümkün olduğu kadar geniş ve çeşitli eser üzerinde çalışıyorum ve birkaç farklı program hazırlıyorum. Şahsen repertuarımı sık sık değiştirmenin benim için bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Yıllar önce çaldığım parçaları da unutmak yerine çalışıp kurtarmak da zaman içindeki tarzımdaki değişimimi anlamam açısından ilginç bir deneyimleme oluyor. Zaman geçtikçe, aynı eserin algısı zenginleşir, genişler ve hatta değişebilir. Aynı nehri ikince geçişiniz asla ilki gibi olmaz…

Bu kadar geniş ve çok çeşitli bir repertuvara sahipsiniz ama şaşırtıcı bir şekilde albüm kaydınız, hatta neredeyse hiç kaydınız yok, bunun herhangi bir sebebi var mı?

Dürüst olmak gerekirse, bir stüdyodaki kayıt süreci ve bir odaya kaparak müziği kayıt altına almak beni hiç cezbetmedi. Resital, sanat eserlerini gerçek zamanlı olarak bestecinin yüklediği belli sorumluluklar çerçevesinde “yeniden yaratma girişimi”  eylemidir.  Besteci, dinleyici ve  sanatçı;  her üçü de “resital” dediğimiz şeyin kaçınılmaz bileşenleridir. Seyirci, enerji amplifikatörü olarak hareket eden pasif bir katılımcıdır. Müzikal söylemin her anında, eğer ikna edici ve samimi ise, odada bulunanların her biri onu bir şekilde özümser ve kendi tepkilerinin enerjisini yayar. Bu enerji, her şey yolunda giderse, müzikal özün yoğunlaştığı bir alan yaratır. Ve tüm bu doğrular, zamanın akışı içinde sadece zamanın bir anında gerçekleşir. Bana göre bir stüdyoda, bu kendiliğindenlik, o sihir kayboluyor… Tabii ki bir profesyonel olarak albümlerin ve kayıtların daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşmak için bir araç olduğunu kabul ediyorum, ancak günümüzde plak şirketleri için kayıtların neredeyse tüm anlamını yitirdiğini düşünüyorum…

Peki bu düşüncenize rağmen yakında bir albüm kaydı yapmanız gibi bir olasılık var mı?

Tabii ki mümkün, şayet menajerlerim böyle bir gereklilik görürse yaparım. Ama bu kesinlikle bir stüdyoda değil, bir canlı konser kaydı olacaktır. Aslında 2020 gündemimde Kasım ayında yapılması planlanan müzik videosu kaydım vardı. Lakin  Covid 19 nedeniyle getirilen kısıtlamalar neticesinde bunu  Mayıs 2021’e erteledik. Umarım bir aksilik olmaz ve projemizi hayata geçirir ve dinleyicilerimizin beğenisine sunabiliriz.

Bach-Busoni, Schubert-Liszt, Bellini-Liszt, Mozart-Liszt, Bizet-Horowitz, Kreisler – Rachmaninov, Beethoven-Liszt  icra etiğiniz resital programlarınızdan bazıları. Saygın eleştirmenler yazılarında bu resital programlarınızın her birinin transkripsiyonları yorumlarken apayrı bir özen ve titizlik sergilediğinizi vurgulamışlar. Bir resital programı ile diğerine yaklaşımınızda ne gibi bir fark yaratıyorsunuz?

Ben eserin hangi enstrüman için bestelendiğine, senfoni ya da opera olmasına bakmaksızın sadece müziğin kendisine odaklanıyorum. Transkriptler veya yorumlar eserlere yaklaşmanın bir yoludur. Ama benzersiz bir icra için düzenlemeyi veya transkripsiyonu yapan besteciyi tanımak eserin yazıldığı dönemi, bestecinin eseri yazarken içinde bulunduğu koşulları ve ruh halini bilmek, eserin barındırdığı ya da vermek istediği duyguyu kavramak… Yaratıcılığınız ve yorumunuzun başarısı işte bu orijinal bilgilere dair derinlemesine titizlikle yapılan özenli araştırmalara dayanır ve asıl anahtar benzersiz bir yorumlama için asıl kaynağı tanımaktır.

Bach’ tan konu açılmışken, repertuvarınıza aldığınız onun eserlerinin çoğunun mevcut olan kontrapuntal veya fu gato tarzını mükemmel bir şekilde icra edişinizden övgüyle bahsediliyor ve bu icracılığınızın en güçlü yönlerinden biri addediliyor. Lakin son zamanlarda konser programlarınızda Bach eserlerine yer vermediğinize dair sitemler okuduk. Gelecekteki projelerinizde Bach’a yer verecek misiniz?

Gerçek şu ki, Bach repertuarımda her zaman vardı, sadece onu programlarıma dahil etmedim. Bence onun müziği en evrensel olmayı başarandır. Her zaman, bir koşul olarak mantıkla birlikte, hemen hemen her tür yorumlayıcı yaklaşımı kabul eder. Zorluğu, mükemmellik arayışındaki çok yüksek talep seviyesinde yatmaktadır. Bach’ın müziğinde, herhangi bir kişisel duygu, temelde yatan evrensel ve ruhsal karakteri kaybetmek zorunda değildir. Önümüzdeki turnede Bach çalacağım ve umarım gelecekteki projelerimde de yer almaya devam eder. Kontrapuntal temasıyla ilgili olarak, füg, fuga, kanon vb. gibi dil biçimlerinden ayrı olarak, herhangi bir müzik türünün, özellikle büyük bestecilerin eserleri hakkında konuşursak, bu çok sesli kısmı az ya da çok içerdiğini düşünüyorum, bu yüzden her zaman bu polifoninin müzikal dokunun bir parçası olmasına çalışıyorum.

Gelecek programlarınızda başka sürpriz var mı?

Söylersem sürpriz olmaz ki… Ama şu kadarını sizinle paylaşabilirim, “Evet var”

Hemen hemen tüm eleştirmenler, yorumlarınızın genellikle besteci ile ilgili çok kişisel bir damgaya sahip olduğunu söylüyorlar.

Şunu ifade etmeliyim ki tüm yorumlarım her zaman entelektüelite ve eserin içerdiği duyguların tüm özenle bir harmanlanmasının bir bütünü. Kişisel damganın bu iki enerjinin harmanlamasının yarattığı sinerjiden kaynaklandığına inanıyorum.

Günümüz genç piyanistlerinin “kişisel bir damgaya” sahip olup olmadıkları konusunda düşünceniz nedir?

“Genç” derken ne demek istediğinizi anlamıyorum. Gençlik ve yaş dedikleri şey arasında bu kadar doğrudan bir ilişki olduğunu sanmıyorum. Zaman kavramı bence kişisel bir şeydir, uzatılabilir veya sıkıştırılabilir. Bunun bir enerji formu olduğuna inanıyorum. 120 yıldan fazla bir süre önce hayatını kaybeden Anton Rubinstein, o dönemlerde herkesin piyano çaldığını söylemişti…. Gerçek şu ki, müzik dinlediğimde genellikle piyano müziği olmuyor. Diğer tür repertuarlarla daha çok ilgileniyorum.

Türk piyanistlerden bildiğiniz, beğendiğiniz kimse var mı?

Aklıma ilk ve tek gelen isim “Fazıl Say”. Say’ın ilginç ve yaratıcı vizyonunun bende çok iyi bir izlenim bıraktığını söyleyebilirim. Açıkçası başka birçok başarılı ve iyi sanatçınız olduğuna eminim ama Fazıl Say haricinde başka bir Türk sanatçı ismi duymamış ve bilmiyor olmam bizi sorduğunuz ilk soruya verdiğimiz cevapları irdelemeye yöneltiyor değil mi?

*

Sergei Yerokhin‘e yakında başlayacak olan “I Musici + Sergei Yerokhin 70th Anniversary Tour” turnesi provaları esnasında bize zaman ayırıp sorularımızı yanıtladığı için çok teşekkür ediyor ve kendisine başarılar diliyoruz.

Ayrıca, bize bu röportajın gerçekleşmesini sağlayan, Sergei Yerokhin‘in ve birçok klasik müzik virtüözünün Türkiye menajerliğini yürüten KAM MANAGMENT’a da teşekkürlerimi sunuyorum.

Umarım Sergei Yerokhin‘i “I Musici + Sergei Yerokhin 70th Anniversary Tour” turnesi kapsamında İstanbul’da izleme şansına sahip oluruz.

Bir başka dünyaca ünlü virtüözle gerçekleştireceğimiz röportajımıza kadar sağlıkla ve müzikle kalınız.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir