İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Savaş Karakaş: Belgesel hem farklı bir kişi, olay ya da gerçekliğe ışık tutarken, belgeselcinin iç dünyasına da ayna olur.


1968 yılında Ankara’da doğdu. 1986 yılında Kadıköy Anadolu Lisesi, 1991 yılında Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat fakültesinden mezun oldu. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı gazisi dedesinin günlüğünü okuduğundan beri kendisini Çanakkaleli sayıyor. Dedesine ithaf ettiği ilk belgesel yapımı, Çanakkale Savaşı’nın ilk ve en kapsamlı sualtı dizisi “Derinlerdeki Tarih”i 1998 yılında çekti. 2004 yılında “Dumlupınar” ve 2008 yılında  “Derinlerdeki Kahraman: Mustafa Ertuğrul” belgeselleri Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından övgüye değer bulundu. TRT Belgesel yarışmasında, 2008 yılında “Mustafa Ertuğrul” ve 2010 yılında “Flipper’ı Kurtarmak” belgeselleriyle ödül kazandı. 2010’da Marsilya’da düzenlenen Dünya Sualtı Filmleri Festivali’nde Hitler’in Kayıp Denizaltısı U-20 belgeseliyle “En İyi Tarihi” belgesel ödülünü aldı. Çanakkale Savaşlarının 100. Yıldönümü (2015) için “Derinlerden Yansımalar”, Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinin ve Midilli (ex-Breslau) Kruvazörü’nün batışının 100. Yıldönümü (2018) için “Son Savaşçı: Midilli”  uluslararası belgesel projelerine imza attı. Türkiye’nin kült deniz kültürü ve sualtı kuşağı “Sudaki İzler’i” 130 bölüm hazırlayıp, sundu. Yaklaşık 20 yıldır yaptığı araştırma ve belgesellerle denizlerimizin altında bir asırdır yatan bilinmeyen tarihe ışık tutan ödüllü belgesel yapımcısı, başarılı sunucu ve deneyimli dalgıç Savaş Karakaş ile samimi ve keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Mine Alpan: Sizin denizde ve sualtında yaptığınız çalışmalar bir araştırmadan çok tutkuya dönüşmüş. Sizi bu tutkuya yönelten şey neydi?

Savaş Karakaş: Her belgeselcinin bir derdi vardır; anlatmak, dünyayla paylaşmak istediği. Belgesel hem farklı bir kişi, olay ya da gerçekliğe ışık tutarken, belgeselcinin iç dünyasına da ayna olur. Çocukluk anılarımda yer etmiş olan dedem Hafız Hilmi Coşkun, Çanakkale Savaşları sırasında patlayan bir top mermisiyle kolundan, bacağından yaralanmış, elinden sakat kalmıştı. Bu savaş gazisinin yanmış eli küçük torunu için o zamanlar korkutucuydu. Fakat yıllar geçip özellikle dedemin hatıratını okuyup anlayacak yaşa geldiğimde, keşke o elden korkmak yerine kucağında daha çok oturup elini daha sıkı tutsaymışım dedim. Maalesef artık dedem yoktu ve benim de onun ardından yapabileceğim tek şey onun elini sakat bırakan İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin mezarlığına dalarak Çanakkale’nin derinliklerindeki savaş makinelerini ve top mermilerini filme almak oldu. Çanakkale Savaşı batıkları üzerine belgeseller çekmeye 1997 yılında işte böyle başladım. Tüm bu batıkları derinlerde ziyaret edebilmek ve onların sırlarına ortak olmak, çocukluğumdan beri içimde yaşattığım bir idealdi. Bana “Savaş” adını koyan Çanakkale Gazisi dedem Hafız Hilmi Coşkun’a karşı bir vefa borcuydu bu. Bu tutku beni Çanakkale Boğazı derinliklerinde yatan Dumlupınar denizaltısına ve oradan da Marmara’ya taşıdı.

1915 yılında Marmara Denizi de bir savaş meydanıydı ve burada da pek çok Çanakkale şehidi anılmayı bekliyordu. Onların hikayelerini anlatmak üzere, Marmara’da çalışmalara başladık, dedemin elini bu kez de Marmara’nın derinliklerinde tuttum. Böylece tarihin ve denizin derinliklerinde büyük bir tutkuyla iz sürerek bugünlere geldik.

Savaş Karakaş

Çanakkale ve Marmara’da bugüne kadar kaç batığa ulaşabildiniz?

Çanakkale Boğazı, Ege ve Marmara Denizi’nde 33 batık üzerinde geniş kapsamlı araştırmalar yaptık. Bu gemilerin arşiv araştırmaları için İngiltere, Fransa ve Avustralya kayıtları incelendi. Çanakkale Boğaz’ı ve çevresinde bugüne kadar çeşitli nedenlerden batan ve yerleri tespit edilemeyen Çanakkale Savaşı batıkları, Vehbi Koç Vakfı ve Ayhan Şahenk Vakfı’nın işbirliğiyle bilimsel olarak belgelendi. İncelenen 33 batık arasında Fransız yolcu gemisi Carthage, İngiliz denizaltısı E14 ve İngiliz mayın tarama gemisi Renarro da ilk defa bulunup görüntülendi.

Türkiye’de belgeselcilik ne durumda? Türk belgeselcilerin özellikle zorlandıkları noktalar neler?

Çanakkale Savaşı batıkları üzerine yaptığımız araştırmaların yurtdışı yankıları inanılmaz oldu. Özellikle savaşa katılan Avustralyalı, İngiliz ve Fransız araştırmacıların, tarihçilerin ilgi ve işbirliği teklifleri bizim de konuya daha bilimsel ve evrensel kurallar çerçevesinde yaklaşmamıza sebep oldu.  Anafartalar Koyu’nda 14 metre derinlikte yatmakta olan ve deniz suyundan tatlı su üretmek için kullanıldığını düşündüğümüz kazanlarından dolayı bugüne kadar hep “Su Gemisi” olarak nitelendirdiğimiz bir batığın, aslında HMS Louis destroyeri olduğu, önemli ölçüm ve arşiv araştırmalarıyla kesinleştirildi. Böylece yıllar sonra biz de bu hatamızı düzeltmiş olduk. Diğer taraftan, Fransız savaş gemisi Bouvet’in neden battığı sorusuna da, sualtı sonar imajlarımızdan yola çıkılarak yapılan modellemelerle yanıt arandı. Ve görüldü ki, Bouvet’in bu kadar hızlı ve can kaybıyla sulara gömülmesinin asıl sebebi geminin yapımından kaynaklanan denge sorunuymuş. Aynı anda patlayan bir top mermisiyle, mayın infilakı zaten denge sorunu olan geminin trajik sonunu tetiklemiş görünüyor.

Bunun gibi ortak akıl ve bilimsel işbirlikleriyle varılan sonuçları daha çoğaltabiliriz. Burada önemli olan Bouvet’i batıranlara da, Bouvet ile sulara gömülen 639 denizciye de aynı gözle bakabilmek ve her iki tarafın da kayıplarına saygı gösterebilmektir. Eğer siz hamaset dolu bir yaklaşım sergilerseniz ne Almanya’da Dusseldorf Boat Show’da, ne Belçika /Bruges’da UNESCO konferansında, ne de Avustralya’da uluslararası Gelibolu konferansında size söz vermezler. Bu toplantılarda şiir okuyamazsınız, Çanakkale’yi gökten inen bulut, yerden fışkıran haşeratla anlatamazsınız; ancak evrensel bilgi ve belgeye dayalı bilimsel gerçekleri ortaya koyabilirsiniz.

Belgeselci; ancak gerçeğin peşinden gider ve yaratıcı bir şekilde yorumlar. Belgesel, belli konular üzerinde yapılan araştırmaların sonuçlarının estetik kaygılarla seyirciye yansıtılmasına dayanan sinema yöntemidir. Tarihi olayların ve tartışmaların tarafı olmak bir belgeselcinin yayıncılık misyonunda yer almamaktadır. Diğer taraftan, tarihi olayların taraflarının fikirlerine açık olmak ve bunları yayınlamak başka bir deyişle çok sesliliği sağlamak belgeselcinin misyonudur.

Savaş Karakaş ikinci resim

Sizi en çok heyecanlandıran belgesel hangisiydi?… ve belgeselleriniz size hangi ödülleri kazandırdı?

Her belgeselimi çocuğum gibi severim. Nasıl bir baba çocukları arasında ayrım yapamazsa, ben de inanın belgesellerim arasında ayrım yapamam. Ama merhum dedemin hatırasına ithaf ederek çektiğim Çanakkale belgesellerimin benim için ayrı bir yeri vardır. Bir de tabi ki riskli, uzun ve derin dalışlarımız sırasında yaşadığımız ve maalesef benim de başıma gelen havasız kalma olayının tarihteki en korkunç yansımalarından biri olan Dumlupınar faciası üzerine hazırladığım ve bana “Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Övgü Ödülü” kazandıran “Dumlupınar”  belgeselim benim için çok özeldir.

Diğer taraftan “Hitler’in Kayıp Denizaltısı: U-20 belgeselimiz, 37. Uluslararası Marsilya Sualtı Görüntüleme Festivali’nde “En İyi Tarihi Belgesel” ödülünü aldı.

İZ TV’de yayımlanan “Sudaki İzler” kuşağı kapsamında, oldukça riskli bölgelerde dalışlar yaptınız. Bu çekimler sırasında atlattığınız tehlikeler oldu mu?

Ülkemizde sportif dalış limiti 30 metredir. Özel kurs alınarak yapılan derin dalışlar için limitse 40. “Sudaki İzler”deyse çok daha derindeki batıklara dalışlar yaptık. Örneğin Çanakkale’de daldığımız Fransız nakliye gemisi Carthage 85 metre derinlikte yatıyordu. Bu derinliğe yapılan dalışın getirdiği derinlik sarhoşluğu, oksijen zehirlenmesi ve vurgun gibi risklerden korunmak için dalış ekibimiz helyum, nitrojen ve oksijenden oluşan Trimix adlı özel bir karışımı soludu. Dalışlar süresince oluşabilecek acil durumlar için Sahil Güvenlik Çanakkale Grup Komutanlığı ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi içerisindeki basınç odasıyla sürekli temasta kalındı. Göze alınan tüm risklere ve yapılan planlamalara rağmen dalış bilgisayarımda bir problem yaşadım. Neyse ki teknik dalış süpervizörüm Erol Öztunalı, sualtı fotoğrafçımız Adnan Büyük ve sualtı kameramanımız Engin Aygün’den oluşan ekiple bu dalışı başarıyla tamamladık ve Çanakkale Savaşlarının 100. yılına damgasını vuracak büyük bir keşif gerçekleştirdik.

Babakale’de, 54 metre derinlikteki Melpomeni batığında yaşanmış dalış kazalarının anatomilerini incelediğimiz belgeselde, neredeyse 3 saat sualtında kalmam ve hayatımın bir balıkçının bağladığı ipe bağlı olması benim için çok önemli bir dersti. Deko beklemelerim için yüzeyden sallandırılan tüp, çözülmüş ve dibe düşmüştü. Dalış kazalarının en ciddilerinden birisinin araştırmacısı değil, neredeyse kurbanı oluyordum. Neyse ki Engin Aygün kıyıya dönüp bana tüp getirerek, hayatımı kurtardı.

Yeni projeniz olan Midilli (Breslau) Belgeseli ile ilgili kısa bilgi verebilir misiniz?

Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’na girme nedenlerinden Midilli kruvazörünü, Ege Denizi’nde 73 metre derinlikte incelendik. Midilli’nin sırlarını çözmek için çalışan ekipte, 100 yıl önce birlikte savaşan Türk ve Alman sualtı araştırmacıları vardı, ben de bu anlamlı çalışmayı belgesele dönüştürdüm. İngiliz donanmasından kaçan Goben ve Breslau adlı iki Alman kruvazörü, 10 Ağustos 1914’te Enver Paşa’nın izniyle Çanakkale Boğazı’ndan geçtikten sonra Yavuz ve Midilli isimleriyle donanmamıza katılmıştı. Osmanlı donanmasıyla Karadeniz’e açılan iki gemi, 29 Ekim 1914’te Rus limanlarını bombalayınca, Osmanlı İmparatorluğu Almanya liderliğindeki Mihver Devletler saflarında I. Dünya Savaşı’na girmişti. Osmanlı sancağı ile bin 261 gün dolaşarak dünya savaşının en şiddetli deniz muhaberelerinde görev yapan Midilli, 20 Ocak 1918’de gönderildiği İmroz (Gökçeada) seferinden dönemedi. İngiliz monitör ve kara üslerine karşı harekata katılan Midilli 5 deniz mayınına çarparak Ege’ye batarken, 475 kişilik mürettebatından 172 kişi kurtuldu.  20 Ocak 1918 tarihinde İmroz (Gökçeada) seferine de Yavuz’la beraber çıkan Midilli, Ege’de mayınlara çarparak sulara gömüldü. Savaştan ve getirdiği yıkımdan tam 100 yıl sonra, Türk ve Alman dalgıçlardan oluşan ekibimiz Midilli’deki kayıp ruhların yalnızlığına son vermek için, tıpkı ittifak yıllarında olduğu gibi yine omuz omuza bir mücadeleye giriştik. Amacımız, Gelibolu’nun kanlı siperlerinde birlikte savaşıp, açık denizlerinde son nefeslerini birlikte veren kayıp askerleri anmaktı. 

Wilo’nun katkılarıyla hazırladığımız “Midilli” belgeseli sadece bir gemi enkazına ışık tutmakla kalmıyor, Bahçeşehir Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları Merkezi (MEDAM)’ın da katkılarıyla Osmanlı ve Alman arşivlerinde saklı kalmış bilgi, belge ve fotoğrafları da gün ışığına çıkararak, Türk-Alman ilişkilerinin seyri ve 1. Dünya Savaşı’na girişimize dair önemli bir manifestoyu ilan ediyor.

Savaş Karakaş üçüncü fotoğraf

Derin sular ve batıklar dışında bir de hayvanlarla ilgili belgeselleriniz var. Sualtının gizeminden sonra hayvanlar alemine keşfe çıkmak aynı heyecanı yaşattı mı size? Neydi sizi ayıların ve yunusların belgeselini yapmaya iten sebep?

2007 yılında yeni bir sualtı belgeseli çekmek için Kaş’taydık. Televizyonda hava durumunu takip etmek isterken, hayatımın en zalimce işlenen cinayetine tanık oldum. Bingöl’de su içmek isterken öldürülen bir ayı yavrusunun haber görüntülerine denk geldim. Ayının acısını içimde, çok derinlerde hissettim ve bu çalışmayı yapmaya karar verdim. Sırf ayı yavrusunun çığlığını duyurmak için. Ülkemizde ayı oynatıcılığı adı altında yapılan işkence Batılı turistlerin şikâyetleri üzerine sona erdirilmiş. Bunu başaran Dünya Hayvan Hakları Vakfı’nın dünya çapındaki ayılara özgürlük kampanyası benzer durumların yaşandığı Hindistan, Pakistan ve Çin gibi ülkelerde devam ediyor. Hindistan’da ayılar sokaklarda oynatılmaya, Pakistan’da vahşi pitbull köpekleriyle dövüştürülmeye ve Çin’de geleneksel Çin tıbbı için daracık kafeslerde hapsedilerek safraları sağılmaya devam ediyor. Ülkemizde ayılar artık koruma altında ama dansçı ayıların eğitim dönemlerinde maruz kaldıkları fiziki ve ruhsal işkencelerin izleri duruyor. Karadeniz’de ise insanlar hiçbir önlem almadan boz ayıların yaşam alanlarına ev yapmaya, ormanlara bal kovanları koymaya devam ediyor. Sonra ayılar bunlara zarar verince de izin çıkıyor, ayılar öldürülüyor. Ayıların yaşam alanlarını parselledik, ormanlarını yok ettik, beslendikleri yabani meyve ağaçlarını kestik. Sonra da ayıları suçlu ilan edip, haklarında ölüm fermanı çıkarttık. Ayıların çığlığı bize insanlığı öğretecek, ya da insanlığımızdan utandıracak…

Aslında hayvan hakları konusunda ülkemizde bir arpa yol alamadığımızın bir göstergesi de yunus gösteri merkezleri. Son yıllarda çok tartışılan gösteri havuzlarından ülkemizde 12 tane bulunuyor. Yıllık ortalama 30-35 milyon dolar gelir elde edildiği düşünülen havuzlarda toplam 50 kadar yunus yaşıyor. Türkiye, yunus havuzlarının en hızlı arttığı ülkeler arasında gelirken bu konuda İspanya ile yarışıyor. İngiltere ve Kuzey Avrupa ülkelerinde hiç gösteri havuzu bulunmuyor. Yunuslarla engelliler arasında bir iletişim sağlandığına dair bilimsel bir çalışma yapılmadı. Derin denizlerden koparılarak aç bırakılan yunuslar, balıkla ödüllendirildiklerini bildikleri için çeşitli hareketler yapıyor. En az 100 yunusun birlikte yaşadığı koloni hayatından koparıldığı bilinen memeliler, biyolojik sonar sistemlerini kullanmadıkları için strese girebiliyor. Son derece hızlı ve uzun mesafe yüzebilen yunuslar vücut sistemlerinin çalışması için havuzda ortalama 2500 tur atması gerekiyor. Canlı balık yemeye alışık olan yunusların açlıkla terbiye edilmesi çok tartışılan konuların başında geliyor. Türk karasularında deniz memelileri korunduğu için yunus avı yasak. Yunuslar göç yolu olarak kullandıkları Japonya açıklarındaki Taiji Adası’nda yakalanıp, Türkiye’ye getiriliyor. Daha az saldırgan ve uyumlu oldukları için dişiler tercih edilirken, en zeki hayvan ününü aynada bile kendilerini tanıyarak alıyorlar. Bir gösteri yunusu 30-150 bin dolar arasında paralarla satılıyor.

Ne yazık ki bugün dünyamızda yunus deyince akla sevimli Flipper değil; eti ve zekası sonuna kadar sömürülecek bir ‘balık’ geliyor… Oysa o bir memeli! Tıpkı bizim gibi. Bodrum, Antalya, Kaş gibi sahil yerleri derken, İstanbul – Haliç’ten tutunda Bursa’daki bir alışveriş merkezinde bile yunuslar karşımıza çıkıyor. İşletmeciler hayatlarından memnun olsa gerek, peki ama ya yunuslar?

Bu zeki hayvanlar denizden ve ailelerinden koparıldılar, havuzlara hapsedildiler… Artık özgür değiller. Zekâları ve muhteşem fizikleriyle insanoğlunu büyüleyen yunuslar bugün burunlarında top sektiriyor, çemberlerin içinden atlıyor ve hatta hastalara umut oluyor. Yunuslarla yüzenler çok mutlu, peki yunuslar insanlarla yüzmekten mutlu mu? Yunus gösterileri ne kadar eğitici; yunus terapisi ne kadar başarılı? İnsanlar yunuslar gibi özgür olmak için denize giriyor, ama yunuslar artık özgür değil. Havuzlardaki tutsak yunuslar için engin denizlerde yüzmek de, mavi derinliklerde dalmak da artık hayal. Ben onların hayallerini gerçekleştirmek için, denizi, ailelerini ve arkadaşlarını özleyen yunusların acı dolu çığlıklarını duyurmak için bir de 20 kilometrelik yüzme maratonuna katıldım. 27 Haziran 2010 Pazar günü Yunan adası Meis’ten Kaş’a 7 kilometre, 18 Haziran 2010 Pazar günü İstanbul Boğazı’nda 6,5 kilometre ve 30 Ağustos 2010 Pazartesi günü Çanakkale Boğazı’nda 6,5 kilometre olmak üzere toplam 20 kilometre yüzdüm.

Herkes havuzlardaki yunusların gülen yüzlerine bakıp, mutlu olduklarını düşünüp, aldanıyor. İnsanlarımız yunusların yüzlerine değil, gözlerine bakmalı… Yunuslar ağlıyor!… İşte buna vurgu yapmak için ‘Kocaoğlan’ı Kurtarmak’, ‘Flipper’ın Kabusu’ ve ‘Ağlayan Flipper’, ‘Yüzdüm Yüzdün Yüz’ belgesellerini İngiltere’de dünyanın önde gelen hayvan derneklerinin yöneticileri ile WSPA (World Society for the Protection of Animals), IFAW (İnternational fund for Animal Welfare), ADI ( Animal Defenders İnternational ) , AAF ( Animals Asia Foundation ) ve Doğa Derneği ile ortak çalışmalar neticesinde çekimleri gerçekleştirdik.

Sadece ayılar ve yunuslar da değil, adalardaki faytonlara koşulan atlar olsun bu dünyayı paylaştığım diğer tüm canlılara karşı sorumluluğum olduğunu düşünüyor ve elimden geldiğince onların sesleri olmaya çalışıyorum. Bunun da bir belgeselci duyarlılığı ile yaşamak ve hissetmenin gereği olduğuna inanıyorum.

Son olarak sizin özellikle vurgulamak istediğiniz bir şey var mı?

Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede maalesef sırtımız denize dönük yaşıyoruz. Keşke yüzümüzü denize çevirebilsek ve denizleri sadece bir foseptik çukuru olarak görmesek. Deniz bizim için yoldur, yepyeni ufuklardır. Atatürk’ün hedef olarak koyduğu muasır medeniyet seviyesine giden yol, denizlerimizden geçen işte bu mavi yoldur. Denizlerimiz müthiş bir tarihi hazineyi bağrında saklayan, ülkemiz için çok önemli ekonomik kaynaklar barındıran, vazgeçilmez bir besin ve iş kaynağıdır aynı zamanda. Vatan toprağının gemilerin dümen sularında düşmandan temizlendiğini, Cumhuriyet’in gemilerin güvertesinde kurulup yükseldiğini asla unutmamalıyız.

Videolar için link:  https://vimeo.com/user17162178 

Röportaj: Mine Alpan





İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir