İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Stanley Kubrick Sineması ile Tanışmak


Filmler çok fazla tutku uyandırır, ancak film tarihinin arka kataloğu göz korkutucu olabilir. Bir aktöre, yönetmene veya alt türe hayran olmuş her insan, nereden başlayacağını bulmak için başka bir mücadelenin içerisinde bulur kendisini. Kubrick’in yönetmenliğine aşina olmayanların nereden başlaması gerektiğini bulması zor: Kubrick, zamanın ötesinde bir yönetmendir. Kusursuz film anlayışıyla ve teknik detaylara verdiği önemle tanınmaktadır.

Bu hafta saplantımız: Stanley Kubrick ve sinematik dünyası

Martin Scorsese bir keresinde Stanley Kubrick’in filmlerini izlemenin “bir dağın tepesine bakmaya benzediğini” söyler. Bakıp merak ediyorsunuz: Bu kadar yükseğe nasıl tırmanmış olabilir?

Yönetmen Stanley Kubrick, Woody Strode ve Kirk Douglas ile Spartacus‘u çekti (1960)

Kubrick, Scorsese’den Steven Spielberg’e, Orson Welles’e, Christopher Nolan’a kadar ustaların hayran olduğu bir üstadtır. Kubrick’in filmleri, gerçek bir komedi olan Dr. Strangelove (1964) dahil (çalışmalarının çoğu ölümcül bir deadpan mizahı barındırır), hem tematik hem de kompozisyonel olarak korkutucu bir hal alır.

Kubrick’in çalışmaları genellikle insan iç dünyasının en kilit noktalarına değinir. İnsanların masallarını, akıl sağlığını, ilkelerini ve kendi yıkımlarını inanılmaz bir kayıtsız evrende anlatır. Ağır şeylerden bahseder ve yönetmenin özenli yaklaşımının bir göstergesi olsa da onunla çalışmak oldukça zordur. Kubrick, bazen her sahne için 100 çekimden fazlasını talep eder, maraton çekimlerinde her küçük ayrıntıyı takıntı haline getirir. İzleme deneyiminin asla hipnotize etmekten daha az konumlanmasına izin vermez.

Başlamak için en iyi yer – The Shining

Hızlı bir soygun filmi olan The Killing (1956) ve kılıç ve sandalet destanı Spartacus (1960), toplumun beğenilerine hitap eden ve onları sıkmamaya odaklanan iki çalışması olarak gösterilebilir. Hızlı ve ucuzdur. 85 dakikalık The Killing, Kubrick’in sonraki çalışmalarının incelenen ihtişamıyla çelişen bir yapıya sahipken, Spartacus’te daha sonra reddettiği ve çok fazla sanatsal uzlaşmaya yer verdi.

The Shining (1980)

Kubrick’in üzerinde tam kontrole sahip olduğu ve Kubrick’in sanatsal ve ticari çıkarlarını sarhoş edici bir şekilde birleştiren film The Shining’dir. Perili bir otel havasındaki devasa otelin kış idaresi sırasında ailesiyle baş başa kalan bir yazarın (Jack Nicholson) hikayesi konu edinen bu film bir Stephen King uyarlamasıdır. Kubrick’in yüksek eğilimleri ve lüks eğlence tutkusu arasında mükemmel bir orta noktayı temsil etmektedir. Kabuslar, korkunç hayaller, kanlı asansörler ve Nicholson’un yanı sıra Kubrick düzenli Joe Turkel ve Philip Stone’un lezzetli performanslarıyla, mükemmeli yaratmayı ilke edinmiş bir ekibin aylar süren emeğinin bir ürünü olarak başyapıt olarak ilk sırada yerini almalıdır.

Bu filmde konu edilen şey gerçekten orta yaş krizi geçiren bir erkekte olağan bir kriz anı mı yoksa tecrit kaynaklı çılgınlığın hikayesi mi? Overlook Hotel’in sahneden sahneye görünen mimari tutarlılığının olmaması, meşhur titiz Kubrick’in “Burası aslında yok!” demesinin başka bir şekli olabilir mi? The Shining’in ilham verdiği sayısız fan teorisini inceleyen Rodney Ascher belgeseli Room 237 (2012), Kubrick’in 11. özelliğinin hayal gücünün rehin alabileceği bir kanıtıdır. Ve yine filmle ilgili okuma yapmak isterseniz size daha önce yazdığım Bir Filmi Okumak: Stanley Kubrick – The Shining (Cinnet) Filmine Çizgi Film ve Peri Masalları Çerçevesinde Bakmak isimli yazmı tavsiye edebilirim.

Sırada ne var?

The Shining’le siz Kubrick’in ürkütücü mizah anlayışını tatmış olacaksınız, bir sonraki çağrı limanı, kariyer belirleyici bir üçlü içeren Soğuk Savaş dönemi nükleer paniği hakkında bir komedi olan Dr. Strangelove (1964) olmalıdır. Peter Sellers’ın muhteşem performansının keyfini sürmenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Daha sonra da Kubrick’in yaramaz draması Lolita (1962), temel olarak daha küçük bir Kubrick girişini ise; Vladimir Nabokov okuyarak yapabilirsiniz. Kubrick, tarzının çağdaş sansür yasaları tarafından engellendiğini hissetti, ancak yinede kara mizah için daha akıllıca yollar keşfederek aktarımını sağladı.

Kubrick, daha güvenilir bir zemin ve umutsuz erkekler içeren yüksek drama potansiyeli nedeniyle, savaş karşıtı filmleri Paths of Glory (1957) ve Full Metal Jacket (1987) filmlerini çekti. Birincisi, Büyük Savaş’ın anlamsız katliamından rahatsız olan ateşli bir genç sinemacının işi, ikincisi ise Amerika’nın Vietnam’daki cehennem müdahalesinde vahşi bir mizah bulan daha eski, daha müstakil bir Kubrick görünür. Her ikisi de 20. yüzyıl çatışmalarının yıkıcı ve görkemli vizyonlarını içerisinde barındırır.

Kubrick’in filmleri o kadar büyüktür ki, The Shining gibi kapalı bir mekanda bile devasa bir görkem bırakır, ancak Kubrick’in en büyük (ve tartışmasız en iyi) evreni ise  2001: A Space Odyssey filminde yarattığıdır. İnsanın varoluşundan sonsuzluğa ve ötesine gitmeyi başarır. Metafizik, insan potansiyeli, yapay zeka, evrim, yaşam, ölüm ve yeniden doğuşla ilgili bir film olan  A Space Odyssey (1968), Kubrick’in temel ilgi alanını açıkça ortaya koyar: HER ŞEY!

Nereden başlamamalı

Kubrick’in ilk filmleri Fear and Desire (1953) ve Killer’s Kiss (1955), Kubrick’in kendisi tarafından amatörce reddedilen filmlerdir, yönetmenin sonuncu filmi ise erotik gerilim filmi Eyes Wide Shut (1999 filmidir.

Özellikle Barry Lyndon bir hazinedir. 18. yüzyıl sanatını çerçeveler ve trajik bir dönem parçası niteliğindedir. Kubrick’in duygusal soğukluğunu eleştiren herkese bir cevap niteliği taşımaktadır.

Tamamen farklı bir çalışması olan distopik bilim kurgu filmi A Clockwork Orange (1971), müthiş bir zanaat ürünüdür. Kara mizahın ve düşündürücü hikaye anlatımının önemli bir örneğidir. Ancak film yayınlanmasından bu yana on yıllardır hala bir meydan okuma ve modern topluma bir hiciv niteliği taşıma rağmen gündeme tam olarak oturamamıştır. Umutlu uzay hikayesi 2001: Space Odyssey (1968) fiminin antitezi olan A Clockwork Orange, şiddet bağımlısı gençlerden kurulu bir çetenin, çevrelerine saçtığı dehşet ve korkuyu işleyerek bir korku imparatorluğunun resmini çizmektedir. Çetenin lideri Alex, işler çığırından çıkınca yakalanır ve gözaltına alınır. Ama hapse atılmaz; cezası bir şiddet deneyine kobay olarak kullanılmak olur. Bu deney insanoğlu ve şiddet kavramı arasındaki ilişkiyi ortaya koyma amaçlıdır ama deneyin kendisi de bir o kadar insan doğasına aykırıdır.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir