İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tarık Tufan: Roman yazmak, hayat ve insan hakkında derin bir düşünme eylemi içinde olmama sebep oluyor


Tarık Tufan, son romanı Kaybolan’ı ve yazarlığında geçen yirmi yılı Damla Karakuş’a anlattı…

Tarık Tufan’la ikinci kez röportaj yapma şansını buluyorum. Bu kez pandemi gereği mailden söyleşiyoruz. Birlikte fotoğrafımız ilk söyleşiden. Anısına burada da olsun, diye düşündüm. O günden bugüne ne çok şey yaşandı… Dünya tuhaf bir döngüden geçiyor. Tufan ise yazarlığında yirmi yılı devirdi. Konuşacak çok şey var tabii, ama sohbetimizin başkahramanı son romanı Kaybolan. Bu roman, adı konmamış bir üçlemenin ikinci kitabı. “Gitmek” duygusu üzerine kurguladığı ilk kitabı Düşerken’in ardından geldi. Sırada ise bambaşka bir duygunun peşine düşmeye hazırlandığı üçüncü kitap var. Tufan, yaşama dert olmuş duygu yoğunluklarını oldukça derinden işleyen ve “geçmişle yüzleşme” düşüncesine sevk eden bir yazar. “Kaybolma duygusunu ağır bir şekilde yaşıyorum. Belki de kendimle sürekli kavga hâlinde olmaktan kaynaklanıyor bunlar,” diyen Tufan ile hem romanını hem de işte tüm bu duyguları konuştuk.

GÖRDÜK Kİ DÜNYA VATANDAŞLIĞI DİYE BİR ŞEY YOK

– Tarık Bey merhaba! Bu, bizi buluşturan ikinci röportaj oldu. Neler yapıyorsunuz? Nasılsınız?

Okumaya, yazmaya devam ediyorum. Kafamda dolaşan hikâyelerin, karakterlerin hayat bulabilmeleri için nasıl anlatabileceğime dair kafa yoruyorum. Karakterlerle hayali konuşmalar yapıyorum. Bana anlattıkları arasından heyecan duyduğum cümleleri not ediyorum. İstanbul’u seyretmeye, ona kulak vermeye devam ediyorum.

– Pandemi süreci sizin için nasıl geçiyor? Bu süreçte Kaybolan da yayımlandı…

Geçmişten kulağımıza çalınan, romanlarda, hatıratlarda, tarih kitaplarında okuduğumuz, filmlerde izlediğimiz büyük salgınlardan birini yaşamak, evlerde hapsolmak, sokaklarda dolaşan tehditten korkmak, bu yüzyılın insanlarının kendilerine yakıştırabileceği bir şey değildi, ama bütün zorluklarıyla yaşıyoruz. Bundan nasıl dersler çıkaracağız, hangi soruları soracağız, hangi hayal kırıklıklarını yaşayacağız, hangi kuşkuları toprak altından çıkaracağız bize kalmış. Günlük hayatta sıklıkla kullandığımız, bilime, hayata, insana dair ezber cümleler hükmünü yitirdi bana kalırsa. Mutlak bir çaresizlik durumundaysak eğer, bildiğimiz her şeyi yeniden düşünmemiz gerekir. Dünya vatandaşlığından söz ederken, şimdi aşılara ulaşamayan ülkelerin, toplumların trajedisini konuşuyoruz. Oysa bu kelimeyi ne kadar coşkuyla kullanıyorduk! Gördük ki dünya vatandaşlığı diye bir şey yok. Aslında buna benzer pek çok yaygın kavram sadece illüzyondan ibaret. Kişisel hayatımda bu sürecin tesellilerinden biri de Kaybolan’ın yayınlanması oldu. Hayatın bir şekilde devam ettirdiğini hissettirmesi açısından beni mutlu eden bir olaydı.

– Ne kadar sürdü Kaybolan’ın yazımı? Ne kadar bir bölümü pandemiye denk geldi?

Kabaca iki buçuk yıl sürdü diyebilirim. Aslına bakarsanız yazdığım romanlardaki hikâyeler, karakterler, ana temayı oluşturan kavramlar uzun yıllar kafamda yer tutuyor. Bir romanda küçücük temas ettiğim bir duygu yahut karakter bir başka romanın ana konusu haline gelebiliyor. Ben çok uzun süreler düşünürüm. Artık kafamda tutacak gücü bulamadığımda, hikâye dışarı çıkmak için zorluyor demektir. O aşamaya gelince oturup yazmaya başlıyorum. Yaklaşık dört beş aylık bir bölümü pandemiye denk geldi.

– Sizinle en son röportaj yaptığımızda bir senaryo çalışmanız olduğundan bahsetmiştiniz. Bu konu üzerine bir gelişme oldu mu?

Şanzelize Düğün Salonu’nun senaryosunu tamamlamak üzereyim. Fakat bu koşullarda ne olur, onu henüz bilemiyorum. Sinemalar uzunca bir süre daha açılacak gibi durmuyor. Eski haline döneceğinden bile emin değiliz. Her şey bizim dışımızda gelişiyor. Dijital platformlar için filmler yapılıyor. Senaryoyu yakın bir zamanda tamamlayacağımı umuyorum. Sonrası için neler olabileceğini bilmiyorum.

… BU ATMOSFERDE DOLAŞMAK RUHUMU KIŞKIRTIYOR

– Okurunuzla buluşan son kitabınız Kaybolan oldu. Düşerken, Kaybolan… Duygular ve hissettirdikleri üzerine yazmayı seviyorsunuz. Yazarlık yolculuğunuzda bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Adı konmamış bir üçleme vardı zihnimin bir köşesinde. Düşerken bunun ilk kitabıydı, arkasından Kaybolan’ı yazdım. İlki “gitmek” duygusu üzerinden kurguladığım bir hikâyeydi, ikincisi ise adında görüldüğü üzere “kaybolma” duygusuna yoğunlaşıyor. Yeni bir roman tasarlıyorum. Bu kez bambaşka bir duygunun peşine düşmeye niyetliyim. Tasarladığım bu roman biraz zaman alacak gibi. Yakın geçmişe gidip gelecek bir hikâye hayal ediyorum. Belki bu arada başka bir kitap çıkabilir. Tuhaf’ta bir yılı aşkın süre boyunca tefrika ettiğim bir anlatı vardı, ona yeni yazılar ekliyorum. İlginç bir anlatıya dönüştü. Eğer yeni romanın süresi uzarsa bu kitabın okurla buluşmasını çok arzu ederim.

– Yaşama dert olmuş meseleleri yazan bir yazarsınız, diye düşünüyorum. Siz kendinizi böyle görüyor musunuz?

Romanın özünde bu var diyebiliriz. Trajik olandan, dramatik olandan epeyce besleniyor. Başka türleri yok sayarak söylemiyorum, romanın ana damarını belirleyen genellikle bu duygular oldu. Öte yandan diğer türlerin de oldukça güçlü örnekleri var edebiyat tarihinde. Ben “dert” ettiklerimize, “yaralandıklarımıza” bakmayı önemsiyorum, bunları anlatmaya dair iştiyak duyuyorum, bu atmosferde dolaşmak ruhumu kışkırtıyor.

– Tekrar Kaybolan’a dönmek istiyorum. Kaybolmak duygusunun sizdeki tanımı nedir? Kaybolmuş hissettiğiniz zamanlarda ışığı nasıl bulursunuz?

Bu duyguların tarifini yapmak kolay olmaz. Romandan ödünç alarak cevap verebilirim:

“Kaybolmak ansızın başımıza gelen felaketlerden değil; bir zaman dilimine yayılarak, yavaş yavaş, insana en ufak bir şey sezdirmeden gerçekleşiyor. Ancak son evrede kendini belli eden sinsi hastalıklar gibi iş işten geçtiği vakit anlıyorsun ruhuna musallat olan amansız musibeti.” Kaybolduğunuzu hissettiğiniz zamanlardaki ışık, sizin aklınızla, ruhunuzla, kalbinizle birlikte girişeceğiniz büyük arayışta gizli. O büyük arayışa talip olmadan, o büyük arayışın zahmetine girmeden kendini bulmak, hayatın anlam dairesini keşfetmek mümkün değil. Fason hayatları sürdürmeye devam ederiz. Başkalarının bize ısmarladığı ucuz hayatları kastediyorum.

HAYATIMDA HİÇBİR ŞEY BENİ ROMAN YAZMAK KADAR HEYECANLANDIRMIYOR

– Yeni bir roman ve yazarlığınızın da yirminci yılı. Nasıl geçti bu yıllar?

Hayatımda hiçbir şey beni roman yazmak kadar heyecanlandırmıyor. Belki şu anın coşkusu içinde böyle söylüyorumdur. Büyük cümleler kurmaktan hoşlanmıyorum. Şöyle söyleyeyim: Roman yazmak, hayat ve insan hakkında derin bir düşünme eylemi içinde olmama sebep oluyor. Hikâyelere, karakterlere çalıştıkça, yeni bir hayat olasılığının da üzerinde çalışmış oluyorum. Yazmak beni sürekli diri ve uyanık tutuyor. İnsanla ve hayatla derinlemesine meşgul olmak, kendinle yüzleşmenin de kapısını açıyor. Çoğu kez umutsuzluk anlarımda romana tutunuyorum. Okurken ve yazarken yeni bir umuda erişebilmeyi hayal ediyorum. Elbette yirmi yıl içinde sürekli daha iyi anlatabilmenin yollarını aradım. Kelimelerimi, üslubumu, dilimi geliştirebilmek için zihnimi yormaya devam ettim. Şimdi geriye dönüp bakınca okurlarla kurduğumuz anlamlı ve güzel ilişkiyi görmek beni dünyanın en mutlu insanı yapıyor. Çok insanla ruhlarımız temas ediyor. Olağanüstü bir duygu bu.   

Tarık Tufan, hatıralarla yüzleşmenin, ilk aşkın ve kendini aramanın evrensel hikâyesini anlatıyor. Böyle diyor arka kapakta. Bu, sızılı bir hikâye. Peki, sizin kaleminize nasıl düştü? Hikâyesi nedir?

Şöyle hayal edin: Bir gün uyanıyorsunuz, her zamanki sıradanlıkta bir gün. Başka zaman hiç önemsemeyeceğiniz bir şey yaşıyorsunuz ve zihninizde korkunç bir şüphe beliriyor. Kaybolduğunuzu fark ediyorsunuz. Yaşadığınız hayatın, kullandığınız kelimelerin, çevrenizdeki insanların size ait olmadığını, sizin tercihiniz olmadığını, aslında sürüklenip durduğunuzu fark ediyorsunuz. Bu kırılma anını düşününce anlatmaya dair delice bir istekle doldum. Kaybolan buradan doğdu diyebilirim. Elbette ağır sızılı bir hikâye. Kaybolduğunu kabullenmek, geriye dönüş yolu hakkında hiçbir fikir sahibi olmamak, bundan sonra ne yapacağını bilmemek, kalbimizdeki sızıya dayanmayı zorlaştırır.

– Kahramanımız 40 yaşında bir kimlik kargaşasına giriyor. Bu kayboluşun ve kendini bulmaya çabalayışın hikâyesi, ancak burada 40 yaş da bir şeye işaret ediyor, değil mi? Kahramanımızı özellikle bu yaşta kurguladığınızı düşünüyorum, sebebi nedir?

Kırk yaşın simgesel bir yanı var. Bütün öğretilerde, tarihi ve edebi anlatılarda kırk yaşın özel bir anlam dünyasına işaret ettiğini görebiliriz. İnsan hayatında keskin bir dönüş anı. Genç değilsin, henüz yaşlı da değilsin, ama her an hızlı bir düşüşe yakınsın. Diğer yanıyla hayatının en olgun dönemindesindir, tecrübelerin, öğrendiklerin seni bambaşka bir insan yapabilir, son derece anlamlı ve değerli bir hayat sürebilirsin. Kaybolan’ın ana karakterlerinden Hakan tam kırk yaşına girdiği gün bu acı gerçekle ilgili bir farkındalık yaşıyor.  

– Peki, kırkıncı yaş gününde pastasına ismi yanlış yazılmış o adamla nasıl bir bağınız var?

Romanlarımda ana karakterlerle (kadın-erkek fark etmez) veya yan karakterlerden biriyle, birkaçıyla bağ kuruyorum. Hakan’ın kayboluş hikâyesine benzer kayboluşlar yaşadım. Bir pastanın üzerindeki isimle ilgili değildi belki. Ama bunun kadar sıradan tesadüfler bana hayatımın anlamsızlığını sorgulatmaya sebep oldu.

– Hakan karakteri bana ve bence daha birçok okura Kafka’yı hatırlattı. Bunu kurguda bilinçli olarak mı yapmıştınız, yoksa bana mı öyle geliyor?

Meslek olarak yakınlıkları var. Tabii ki ruh hali olarak da Kafka dünyasından çokça etkiler görebiliriz. Tabii ki bilinçli bir tercihti. Ruhsal karmaşaları, çıkışsızlıkları, kadınlarla kurdukları ilişkiler, aile hayatlarındaki örselenmeleri benziyor. Yazarların hayatları ve romanları sonraki kuşaklardan romancılar için esin ve ilham kaynağı oluyor. Büyük edebiyatın zincirine bir yerden dahil olma heyecanını taşıyoruz. 

KAYBOLMA DUYGUSUNU AĞIR BİR ŞEKİLDE YAŞIYORUM

– “Gitmek” üzerine konuşmuştuk sizinle. “… sanırım kendimi bildim bileli bu duygunun içinde kavga ediyorum,” demiştiniz. Şimdi de en son ne zaman kendinizi kaybolmuş hissettiniz, diye sormak istiyorum.

“Kaybolmak” hissi de tıpkı “gitmek” gibi, bir süre yaşayıp sonra da geçip giden bir ruh hali değil. Benim için en azından… Kaybolma duygusunu ağır bir şekilde yaşıyorum. Belki de kendimle sürekli kavga halinde olmaktan kaynaklanıyor bunlar. 

– Her şey çocukluk denen yerde gizli. Her şeyin çözümü orada, değil mi? Siz nasıl bir çocuktunuz? (Akışta düştü bu soru aklıma, oldukça bağlantılı olduğunu hissettim.)

Kendi dünyasında yaşayan bir çocuktum. Bir çocuğa benzemiyordum. Çok erken büyümek zorunda kaldım ve ondan sonra da bir daha çocuk gibi davranmadım. Her şeyin çözümü orada mı bilmiyorum, ama her yara oradan kanamaya başlıyor diyebilirim. Sanki hayatın bütünü çocukluk zamanlarına düşülen şerhlerden ibaret. Orada bir ruh haline bürünüyoruz, bir yaşama çemberine dahil oluyoruz ve ömür boyu oradan kurtulmamız mümkün olmuyor. Çözüm ihtimaline inanmıyorum.   

– Romanlarınızda duyguların birbirini takip edişini izler gibi hissediyorum ve ortak nokta “geçmişle yüzleşmek” sanki. Bir insan ve yazar olarak, geleceğe uzanan yollarda çözüme kavuşması gereken şeylerin geçmişle yüzleşince netleşeceğini düşünüyor musunuz?

Yaşamak, arkada ağır bir yük biriktirmek anlamına geliyor. Eğer hayat üzerine kafa yoruyorsanız, varoluşunuzu değerli kılmanın yollarını arıyorsanız, anlamı, hakikati sorguluyorsanız, kendinizle olan yüzleşmeniz asla bitmez. Geçmişin her anını kolaçan etmek zorunda kalırsınız. Yaşamımız boyunca ruhumuz hayatın zehirleriyle muhatap oluyor ve farkında olmadan o zehir ruhumuza, kalbimize sirayet ediyor. İçsel kavgalarımız, yüzleşmelerimiz bu zehri bir nebze atabilmek için. Aksi halde ölüyoruz. Buradaki ölüm, bildiğimiz manada bir ölüm değil, hayatın değersizleşmesi, insanın hakikatsiz bir yaşam sürmesi.

BEN İSTANBUL’DA BİR HİKÂYE ANLATIRKEN AYNI ZAMANDA İSTANBUL’UN BÜYÜLÜ DÜNYASINA, GÖRKEMLİ VAROLUŞUNA DOKUNUYORUM

– Romanda bir “fason hayat”tan bahsediyorsunuz. O neyi karşılıyor?

Romanda Hakan karakterinin kullandığı bir ifade bu: Fason hayat. Bir gece düşüncelere dalmış boğuşurken aklıma geldi bu laf; o gün bugündür böyle tanımlıyorum, sipariş üzerine yaşanmış, ısmarlama, düşük maliyetli, fason hayat.”

Fason hayat dediğimde, sizin bedeninizde yaşanan, ama başkalarının markasını taşıyan, başkalarının modelleriyle üretilmiş, başkalarının biçtiği kalıplarla sürdürülen hayatları kastediyorum. Duyguların ifade biçimleri ve düşünme vasatı aynılaştırılmış, davranışları tek tipleştirilmiş insanlarla dolu ortalık. Sanki hepimiz aynı filmi izlemişiz de o filmin karakterleri gibi konuşmaya, onlar gibi giyinmeye, onlar gibi aşık olmaya, kavga etmeye, nefret etmeye başlamışız. Aynılaşmışız. Sıradanlaşmışız. Duyguların ve fikirlerin de modaları var. Ne kadarı gerçek? Hayvanları seviyor ama mültecilerden nefret ediyor, iyilikle ilgili sözleri retweet ediyor ama çevresindeki yoksullara karşı duyarsız, sevgi emojileri paylaşıyor ama kadınlara, çocuklara, kendinden zayıflara şiddet dolu. Bunları çoğaltabiliriz. Zenginliğin, burjuvazinin her halini yaşıyor, ama lafı gelince acılardan en çok o etkilenmiş gibi. Fason hayatlar var, biz de bunların içinden kıyafet seçer gibi seçiyoruz.

– Olay örgüsü İstanbul sokaklarında adeta geziniyor. İstanbul, hemen hemen her kitapta geçen büyülü bir şehir. Siz de başlarken İstanbul’u seyretmeye, ona kulak vermeye devam ediyorum,” dediniz. Sizin İstanbul’la ilgili düşünceleriniz nedir? Burayı yazmanın hissiyatını nasıl tanımlarsınız?

Beni tanıyanlar, romanlarımı okuyanlar İstanbul’la ilgili nasıl bir duygu ve düşünce bağı içinde olduğumu, bu büyülü şehirden nasıl etkilendiğimi biliyorlar. Her fırsatta anlatıyorum. İstanbul, özellikle Kaybolan romanında son derece önemli bir yere sahip. Bir mekân olarak köklü bir hafızayı, insanlık hallerini, duygu ve düşünüş biçimlerini, hayat tasavvurlarını temsil ediyor. Ben İstanbul’da bir hikâye anlatırken aynı zamanda İstanbul’un büyülü dünyasına, görkemli varoluşuna dokunuyorum. Bu andan itibaren İstanbul anlatının bir parçası olmaktan daha büyük anlamlar taşıyor roman içinde. İstanbul’la birlikte düşünmeye başlıyorum her şeyi. Olay örgüleri ve karakter çatışmaları İstanbul’un mekân olarak açtığı büyük olanaklar ölçeğinde ilerliyor, dönüşüyor, yeni ufuklara açılıyor.

– Masa başında çalışırken nasıl bir Tarık var? Tarık Tufan nasıl bir yazma rutininde üretiyor?

Masamda bilgisayarım, sayısı zaman içinde artan veya azalan kitaplarım, birkaç defterim, epeyce kalemim, birkaç çeşit mumum var. Masa başına oturduğumda bir müddet okuyorum, notlar alıyorum, yazıyorum. Bazen hiç yazamadan masadan kalktığım oluyor. Yarım sayfa yazabildiysem çok mutlu oluyorum. 

– Yine sordukça sordum. Son olarak bundan sonrası için planlarınız neler, diyeyim ve kapatayım.

Şanzelize Düğün Salonu’nun senaryosunu inşallah bu yıl içinde tamamlamayı hayal ediyorum. Tuhaf’ta tefrika edilen hikâyeyi derleyip toparlamayı ve basıma hazır hale getirmeyi arzuluyorum. Yeni bir romana daha başlamayı umut ediyorum. Elbette bunlara plan yerine niyaz demeyi tercih ediyorum.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir