İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

The Irishman – Scorsese'in Suç ve Politika Hikayesi


Martin Scorsese filmlerinin tamamının bütünleşip karşımıza çıkan filmi incelemek oldukça zaman alacak gibi görünüyor. Üstelik The Irishman üç buçuk saat. Son dönemin en çok konuşulan filmlerinden biri olmasını da eklersek işimiz epey uzun sürecek. The Irishman, Netflix’in tartışmasız en büyük projesi. Peki bu büyük projeye bir başyapıt diyebilir miyiz?

Martin Scorsese, Netflix’e film çekecek dendiğinde bu zaten başlı başına izleyicisini heyecanlandırmıştı. Üstüne üstlük Robert De NiroAl Pacino ve Joe Pesci gibi isimler kadroyu oluşturacak dendiğinde ise heyecan ve merak ayyuka çıktı diyebiliriz. Netflix’in bu hamlesinden sonra “Irishman, ABD’de sinema sektörünü vurdu mu?” başlıklı birçok haber dünya gazetelerinin manşetinde yerini aldı. Hatta sizlere şöyle birde istatistik paylaşayım. The Irishman’nin vizyona girdiği tarihte geçen yılın aynı dönemine göre sinema bilet satışlarında %16 azalma gözlemlendi. Beyaz perdenin, sinema salonlarının geleceği konusu elbette konumuz dışında fakat bilinmesi gereken bir gerçeği sizlerle paylaşmadan incelemeye geçmek istemedim.

Steven Speilberg’in Açıklaması

Steven Speilberg’in Netflix’e olan tutumunu; “Netflix’in sinema olmadığını öne sürüp o mecrada yapılan filmlerin Oscar’da yeri olmaması gerektiğini söyleyince ortalığı yaygaraya verdi resmen.” şeklinde açıklaması oldukça tepki çekti. Açıklamadan hemen sonra “Apple” için film çekeceği duyurulunca ortalık iyiden iyiye karıştı. “Sinema olarak kabul etmiyorum.” açıklaması fitili ateşlenmiş bir tartışmanın yalnızca çok daha geniş bir kitleye ulaşmasını sağlamaktan başka bir şey değildi. Zaten açıklamada “O mecrada film çekilmez.” gibi bir şey denmemişti. Yine de gayet tepki topladı ve bu açıklamadan hemen sonra Martin’in Netflix için bir film çekmesi ile sanıyorum ki Netflix ve benzeri platformların artık tartışmasız olarak sektördeki varlıkları, sanat ve sanatçıya dair tutumu tartışmasız olarak ilan edilmiş oldu. The Irishman’in yayınlanmasıyla birlikte, Metacritic ortalaması 94 oldu ve izleyen çoğu kişi beğendi.

The Irishman | Akış, diyaloglar ve karakter

Belirtmeliyim ki The Irishman’i izlemeden evvel hikayesi hakkında hiçbir bilgim gerçekten yoktu. Yalnızca birkaç yapımdan dolayı biriktirdiğim hayal kırıklıkları yüzünden beklentimi en alt seviyede tutarak başladım filmi izlemeye. Hikaye filmde birçok kez kullanılacak olan The Five Satins’in “In The Still of the Night” parçası ile açılışını yapıyor. Robert De Niro’nun karakteri Frank Sheeran’ı görüyoruz karşımızda ve oldukça yaşlı. Frank kendi hikayesini anlatmaya başlıyor. Hikayesine başlamasıyla birlikte orta yaşlarına geri dönüyor. Flashbackler filmde önemli bir yere sahip bu sebeple üzerinde durmam gerektiğini düşünerek belirtmeliyim; her geri dönüşte De Niro’nun zoraki gençleştirilmelerine film boyunca pek sıcak bakamadım. Ayrıca hikayenin bu kısımları ana karakterlerden biri olan Pesci’nin karakteri Russel Buffalino’nun ufak tefek fiziki yapısına rağmen kişiliğinde yatan takıntılarını öğrenmemiz ile geçiyor.

Bir süre sonra Russel karakterini önde tutan sahneler dizisi ile Russel’ın Frank ile ilişkisinin yakın olduğunu düşünmeye başlayıp “Bu karakter kimin nesi de bu kadar önemli biriymiş gibi muamele görüyor?” çıkmazından kendimizi alamadığımız sahnelerle karşılaşıyoruz. Sebebi ise; yıllarca gangster filmleri izlemesek anlayamayacağımız bağlar kuruluyor film boyunca. Yani eğer racona hakim değilseniz kişiler arası iletişimi anlamanıza iman yok bu sebeple de Frank ile olan ilişkisi tam olarak ne diye merakla takipte kalıyorsunuz.

Filmin birden fazla odak noktası var. Filmde saf gizem ya da gangster filmi vb. etiketlerden uzakta işlenen bir mesaj var ve bu sayede farkını rahatlıkla ortaya koyabilmekte. İleride bahsedeceğim gibi filmde normalde alışık olmadığımız bir durum var. Bu tip numaralar daha çok bana olayları işlerken anlık tempoda tutacak ufak tefek şeyler gibi gelirdi fakat bu filmde asıl meselenin işte tam olarak o bahsettiğim mesaj üzerinde döndüğünü anlamak biraz zaman alıyor. Bu tip gizemli ve gizemli olmayan birçok hadiseyi hızlı hızlı sunup cevaplandırarak olayların gidişatı sırasında sürekli farklı yerlerden yakalamayı başarabilmesi sayesinde olay örgüsü akıcı bir şekilde genel olarak ilerliyor.

Asıl hikayenin başlaması Russel ile Frank’in benzinlikte tanıştıkları zamanı anımsamalarıyla gerçekleşir. Film ikinci kez geçmişe doğru gider. Flashback üstüne flashback. Burası da Frank’in gençliğini anlatan kısımlardan oluşmaktadır. Tam olarak şöyle işliyor; hikayenin genelini anlatan yaşlı Frank var timeline çizgisinin sonunda, ortada da araba yolculuğu yapan yaşlanmaya başlamış Frank ile Russel konumlanmış durumda ve en geride ise gençlik dönemleri ele alınıyor. Flashbackle delikanlı dönemlerine gider Frank ve bu kısımda dahi De Niro’nun gençleştirilmiş hali vardır. Bana ilk anda epey gülünç gelmişti. Kısacası fani bir insanın hayatının belirli dönemlerine gidip gelen bir zaman skalası mevcut. Filmin en büyük sıkıntısı sanırım tarih vermemesi. Onun dışında dönemin vurucu olayları sayesinde bazı sahnelerin hangi yıllarda geçtiğini anlayabiliyoruz. Kennedy olaylarının olduğu sahneler bulunmakta. Bilinçli olarak mı tarih vermiyor Martin diye düşünmedim değil.

Sonuç olarak Goodfellas ve The Wolf of the Wall Street filmindeki gibi yine anlatıcı ile akan bir film olmuş The Irishman. Fakat bu sefer anlatıcıyı başında görebilmekteyiz. Kimisi yer yer Godfather gibi demiş. Goodfellas da zaten Godfather gibi hissettiriyordu. Tabii hâlâ izlemediğim birçok Martin Scorsese filmi var ve bu yüzden filmde esintisini fark edemediğim önemli etmenlerin olduğunun muhtemel olduğunu düşünüyorum.

Birçok olay çok uzatılmadan işlenip hemen diğer sahneye geçilmiş. Bu o kadar çok yapılmış ki artık sahneler arasındaki geçişler geçiş gibi gelmemeye başlayıp 3-4 sahne toplamı ile tek sahne geçmiş gibi hissettirmeye başlıyor. Bunun iyi ya da kötü olup olmadığı ise tamamen size kalmış bir durum bana kalırsa. Filmde çok fazla sahnenin yer alması ve bunların kısa kısa olması filmin o anlardaki çoğu anın kalıcılığını ve özel olmasını öldürüyor. Aynı zamanda da bu sahnelerin kısa kısa temiz bir şekilde sıkmadan izlettirmesi sayesinde de sevindirici bir haber. Olaylar arasındaki geçişler çok fazla olunca yarım saat sonra “Herhalde 1 saat falan geçmiştir.” demiştim kendime. O kadar çok fazla olay yaşanıyor.

The Irishman, ilk yarısında olan biten şeyler ikinci yarı için oluşturulmuş bir merdiven gibi düşünülebilir. “Karakterleri hızlıca tanıtalım da esas filmimize geçelim” der gibi. Çünkü asıl film ikinci yarıda başlıyor. Filmin ilk yarısı için karakterleri ve aralarındaki ilişkiyi tanımlaması diyebiliriz. Onlara iyice değiniyor ve nasıl biri olduklarını anlamış oluyorsunuz. Yalnız aynı şeyi aralarındaki ilişkilerin oluşumu için diyemiyorum. Karakterlerin nasıl tanıştıklarını film gösterse de aralarındaki ilişki köprüsünün temellerinin nasıl kurulduğunu ya biz göremiyoruz ya da bunu yapmakta başarısız olunmuş. Hemen sıkı fıkı olarak görüyoruz karakterleri. Al Pacino’nun oynadığı Jimmy Hoffa karakteri ile Frank ne ara sıkı dost seviyesinde bir ilişki kurdu ben hala anlayabilmiş değilim. Bu şöyle bir soruna yol açıyor; filmin ikinci yarısında izleyicinin dramaya kayıtsız kalabilme potansiyelini gerçekten çok yüksek bir ihtimale taşıyor.

İkinci yarı karakter ilişkilerini konu almakta ve ilk yarıda karakterlerin arasındaki güven ve dostluk bağının nasıl kazanıldığı işlenmediğinden ya da işlenemediğinden bağları kendinizin kurması gerekiyor. Filmin çok olay örgüsüne sahip olması ile film sizi alıp götürebiliyor tabii. Sonlara doğru gelmeye başladığınızda “Nereden başladık nereye geldik?” hissiyatını verebiliyor o yüzden. Uzun bir yolculuktan dönmüşsünüz hissi. Bana gerçekten eski kült filmlerin bıraktığı etkiyi bıraktığı için mutluluk duydum. Onlarda da bir yola çıkardım, bu filmde de öyle oldu. The Irishman bu tür bir açlığınız bulunuyorsa bunu giderecek bir film.

The Irishman, gençken görmek istemediğimiz, görmezden geldiğimiz bir sonucu hatırlamamızı sağlıyor. Bir similasyon görevi üstlenmiş gibi nasihatte bulunuyor. Dünyada varabileceğimiz en son nokta olsakta sonumuzun herkesin sonuyla aynı olacağını gözler önüne seriyor. Kennedy suikasti gibi olayları da hikâyeye katarak hikâyenin “olay hikâyesi” boyutunu ve gerçekçiliğini artırmış. Russel karakteri filmin ilk yarısında yan karakter hissiyatı verecek kadar görünüyor ve Jimmy karakteri ise sonradan karşımıza çıkıyor.

Filmin artık kapanış kısımlarında ise direkt dramaya yöneliyor. Eğer ki bu ana kadar ana karakter ile bağ kurabildiyseniz tamamdır. Gelişen senaryo çok alışıla gelmiş ve şaşırtıcı bir tarafı yok bu sebeple ben böyle bir kadro, yepyeni bir platform ve güzel bir bütçe ile daha iyisinin mutlaka olabileceğini düşünenlerden tarafında yer alacağım. Martin’in senaryoyu anlatış şekli zaten Goodfellas ve Wolf of the Wall Street ile aynı. O zaman gerçek fark nerede? Zaten fark yaratmış olanların toplanıp kendileri için normal olanı sergilemesi mi?

Oyunculuk

“Şampiyonlar Ligi” olarak kabaca tabir ettiğimiz durum gerçekleşmiş durumda olduğundan bu konunun üzerinde fazla durmaya pek gerek görmüyorum. Buna yeteceğimi de düşünmüyorum ama Robert de Niro’nun oyunculuğu konusunda birkaç söz söylemek gerekiyor. Üç farklı zaman diliminde de karakterin farklı karakterlerdeki dönemlerine hayat veriyor film boyunca. Karakterin en genç hali ama yine de Robert oynuyor. Pesci, genç haliyle bile 50’li yaşlarında ama dipdiri. Sonra hemen hemen artık eli ayağı o kadar tutmayan bunamış olan bir yaşlı oluveriyor. Al Pacino’nun ise görünüş yaşı ve karakterin kişiliği de aynı olduğu için rolünün zorlamadığı aşikar.

Yaşlandırma Efekti

Scorsese, The Irishman’de çok fazla geriye gitme ve gelme (Flashback) olduğu için haliyle genç oyunculara gerek duyulacağını düşünmüş ama sonrasında her seferinde bu genç oyuncuları da sürekli yönlendirmesinin gerekeceğini farketmiş. Bu yüzdende aktörleri değiştirmeden sadece dijital yollar yani “De-Aging” Teknolojisi ile Makyajsız Yaşlandırma / Gençleştirme ile zamanından tasarruf yapmayı doğru bulmuş. Zamandan tasarruf elbette önemli bir konu fakat aktörlerin canlandırdıkları her sahnede, karakterin yaşına uygun davranması gerekiyor ve bu da bazen sahnelerin yeniden çekimine neden olmuş. (koltuktan daha hızlı kalkmak ya da merdivenden daha hızlı inmek vb.)

Yönetmenin çekinceleri de olmuş elbette, bu tarz efektlerde yüze yerleştirilerek kullanılan kocaman belirteçlerin, aktörlerin sahnelerdeki enerjisini bozabileceğini düşünmüş ve bu belirteçlerin olmadığı bir dünyada bu işin halledilmesini istemiş ve neredeyse görünmeyen belirteçlerle bu iş tatlıya bağlanmış. Bu efektleri sunan da George Lucas‘ın sahibi olduğu Industrial Light & Magic olmuş ve birlikte çalışmışlar. Yazılımın tasarlanması 2 yıldan fazla sürmüş. Teknolojinin uygulanması içinse de tam olarak 1750 çekim yapılmış. Film 1949’dan 2000’e kadar sürüyor ve sürekli olarak ileri geri gidiyor. Hikayesinden ziyade tam olarak bu konu üzerinde durulmuş gibi görünüyor.


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir