İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Uçurtma


Yazar: Ensar Duras

Öğlen güneşinin ışığı denize vuruyor, buradan yansıyan ışınlar gözlerimi alıyor, manzaranın keyfini çıkarmama engel oluyor. Ellerim cebimde sahil boyunca yürüyorum. Ağzım kapalı bir Teoman şarkısı mırıldanıyorum, doktor önerisi, sinüzitin iyileşmesini hızlandırıyormuş. Ağırkanlı lodos denizi çalkalıyor, kıyıya vuran dalgaların köpüğü yüzüme vurdukça beni serinletiyor. Burnum tıkalı olmasa ne güzel kokar. Yaz gününde yakalandığım ağır gripten yataklara düşmüştüm. Biraz kendimi iyi hissedince hem deniz havasını hem güneş ışığını, kullandığım ilaçlara ek olarak vücuduma zerk etmeye karar verdim. Doktorum her ne kadar güneşin dik geldiği saatlerde çıkmamı önermese de biraz nefes almaya ihtiyacım vardı.

    İstinye sahilinde insanlar sıcağın verdiği uyuşuklukla ayaklarını sürükleyerek yürüyorlar. Seyyar satıcılar ağaç gölgeliklerini mesken tutmaya başlamış, insanların yoğun bir şekilde uğradığı akşam vakitleri için yer kapıyorlar. Bu saatlerde ancak ev işlerinden bunalmış ev hanımları, okulu tatile girmiş çocuklarını evde eğlemeye güçlük çeken anneler, el işlerini yanlarına alıp çimenlere serdikleri örtülerin üzerinde iki lafın belini kıran komşu kadınlar, kendini bir bankın en uç köşesine yerleştirmiş bir elinde gazete, öbür ellinde tüttürdüğü sigarasıyla emekli amca, tek gözü kör bir kedi olur ve bugün bunlara eşlik eden baş ağrım… Günün bu saati yavaşlatılmış film gösterimi gibidir. Aslında görmesini bilirseniz, gözlerinizin kadrajına düşen her fotoğraf karesi bir hikâye içerir. Bir ev hanımı için gazın bitip yemeğin ocakta kalması meseledir, yahut beş yaşındaki bir çocuk için o gün dondurma yiyecek olması üzerinde kafa yorulması gereken, içerisinde heyecan barındıran bir meşgaledir. Bu saatte hayatını işlerinin hayhuyuyla geçirenlere burada yer yoktur. Ancak henüz iş vakti başlamamış seyyar satıcılar ve belediye işçileri bunun dışında tutulabilir. Onlar da asla bu ağır aksak ritmi bozmazlar.

    Epeyce bir süre sahilde, güneş altında yürüdükten sonra sıcağın ve nemin getirdiği bunalma hissi ve nefes alıp verişlerimin sıklaşması üzerine, oturup biraz soluklanabileceğim müsait bir bank aramaya başladım. Kimsenin yanına oturup rahatsızlık vermek istemiyor, aynı zamanda gelişebilecek gereksiz diyaloglardan kaçınıyordum. Aslında insanların anlatmaya değer görecekleri her şeyi önemsememe rağmen hastalık durumum beni bundan alıkoyuyordu. Bir müddet daha yürüdükten sonra yaşı en fazla altı olan bir erkek çocuğunun önümdeki bankta tek başına oturduğunu fark ettim. Oturduğu yerden aşağı sarkıttığı ayakları yere değmiyordu. Öyle hareketsiz duruyordu ki, usul esen rüzgâr düzgünce taranmış saçlarına hareket vermese, onu balmumundan yapılmış bir heykel zannedebilirdim. Arka tarafındaki parkta çığlık çığlığa koşturup oynayan çocuklara başını çevirip bakmıyordu bile. Üzerindeki kıyafetler; ütülü güzel bir gömlek, turuncu bir şort ve boyalı pabuçlar, kaybolmuş olabileceğini düşündürdü bana. Çevresinde onunla ilgilenen herhangi bir yetişkinin farkına varamadım. Biraz sonra elinde balonlarla parka dalan satıcının başına bütün çocukların ışık gören sinekler gibi üşüşmesine, sıçrayarak balonlara dokunmak istemelerine, annelerinin eteklerine yapışıp ısrarlara başlamalarına rağmen, onun balonların üzerine şöylece gözünü değdirip ardından kayıtsız kalması merakımı daha da artırdı. Balona kayıtsız kalan çocuk pek nadirdir. Ya satıcıdan korkup çekinmiştir yahut hastadır. Fakat bu iyi giyimli çocukta buna benzer bir durum sezilmiyordu.

    Gözlerini yeniden denize doğru çevirip iç dünyasına döndü. Mutsuz insanın yaşı yoktur. Çocuk da olsa gözlerine baktığınızda onun mutsuzluğunu anlayabilirsiniz. Aslında tüm canlılar böyledir. Bir köpeğin yüz ifadesinde, hatta boynu dalından bükülmüş bir gülde bile bu mutsuzluğu hissedebilirsiniz. Bu çocuğun da gözlerinden mutsuzluğu okunuyordu. Tıpkı bir yetişkinin mimikleri gibi kendini ele veriyordu. Kaşları şakaklarından aşağı doğru süzülmüş, pofuduk, kırmızı yanakları kaşlarına uymuş, dudak kenarları büzüşmüş… Kimsenin onunla ilgilenmediğinden kesin olarak emin olduktan sonra:

    “Merhaba yakışıklı dostum, burası boş mu, oturabilir miyim?”

    “Merhaba efendim, tabii boş burası, oturabilirsiniz.”

    Cevabını duyduktan sonra ağzım açık kaldı. Büyümüş de küçülmüş… Durumu iyi olan bir ailenin çocuğu olduğu her hâlinden belli oluyordu. Onu çekindirmemek için kelimeleri özenle seçmeye gayret ediyordum.

    “Annen marketten sana bir şey almaya mı gitti?”

    “Hayır efendim, annem evde misafirleriyle oturuyor.”

    “Buraya nasıl geldin peki?”

    “Bizim mahalleye su getiren kamyonetin arkasına bindim gizlice. Buraya gelince de indim.”

    “Ama annen senin evde olmadığını anlayınca çok merak eder. Evini biliyor musun? Seni evine götüreyim.”

    “Hiç sanmıyorum. Evde olmadığımı anlayınca nasıl olsa gelir, der. Boncuk kaybolduğunda öyle demişti.”

    “Boncuk kim?”

    “Boncuk benim köpeğim. Her sabah kalktığımda ona mamasını ben veririm. Onunla biraz bahçede oynarım. Annem sadece Boncuk’la oynamama izin verir. Başka köpeklerle oynayamazmışım. Bana bit bulaşırmış. Bir sabah kalktığımda Boncuk kulübesinde yoktu. Çok ağladım, anneme söyledim. Bir şey olmaz çıkar gelir, dedi.”

    “Ne oldu peki sonra köpeğine?”

    “Yaşlı bir amca sokakta bulmuş, getirdi. Tasması var Boncuk’un, ondan tanımış.”

    “Baban nerede peki, işte mi?”

    “Evet efendim, babam hep işte oluyor. Akşamları geç geliyor. Hemen yanına gidip ona sarılıyorum. Saçlarımı okşuyor, çok yorgunum oğlum, diyor. Sonra da senin yatma saatin gelmiş hadi bakalım yatağa, diyor. Anneme babam ne zaman hep evde duracak, benimle oynayacak, diyorum. Çok çalışıp para kazanması lazımmış, çok önemliymiş para kazanmak. Ben de büyüyünce onun gibi olacakmışım. Ben para kazanmak istemiyorum ki…”

    “Tabii ki sen baban gibi çok çalışmayabilirsin. Sen çok akıllı bir çocuksun zaten. Şimdiden bazı şeylerin farkına varmışsın bile. Adın ne senin yakışıklı dostum?”

    “Kerem efendim.”

    “Benimki de Sait. Bak Kerem’ciğim, annen şimdi farkına varmasa bile evde olmadığını anlayınca çok üzülür. Hasta olur. Evinin yolunu bilmiyorsan, polis amcalara gidip evinin adresini soralım olur mu?”

    “Benim annem hasta olmaz, merak etme. Emine Abla’nın babası hasta oldu ama. Onun yanına gitti.”

    “Emine Abla kim?”

    “Benim bakıcım, bana resim yaptırıyor, oyun oynatıyor. Emine Abla’mı seviyorum. Aslında bizimle kalıyor ama babası çok hastaymış onun yanına gitti. Benim babam hasta olsa ben onun yanına hiç gitmem ki!”

    “Kerem, bak şimdi. Hani Boncuk kaybolmuş da yaşlı bir amca eve geri getirmiş ya, şimdi sen Boncuk ol, ben de o yaşlı amca olayım. Seni evine geri götüreyim. Böyle bir oyun oynayalım ne dersin?”

    Bir süre cevapsız kaldı. Kafasında bir şeyleri tarttığı belli oluyordu.

    “Bir keresinde annem kolyesini kaybetmişti. Birkaç gün aradı, durdu. Çok üzüldü, ağlayacaktı neredeyse. Sonra dolaptaki kıyafetlerinden birine asılı hâlde buldu. O zaman çok sevinmişti. Kolyesine sıkı sıkı sarılıyordu. Beni bulunca, bana da öyle sarılır mı?”

    “Sarılmaz olur mu? Hem nasıl sarılır. Baban da haberi duyunca koşar gelir. Sana canım oğlum, der. Sarılır, öper.”

    Söylediklerime omuz silkti. Kandırmak çok kolay olmayacaktı.

    “Sait Amca, keşke sen benim babam olsaydın. Bir de Emine Abla olurdu, tamam. Başka da kimseyi istemezdim.”

    Bu sırada gözleriyle gökyüzünü tararken bakışları bir noktada takılı kaldı. İki yüz metre kadar ileride birkaç çocuk uçurtma uçuruyordu. Hemen bu ilgiyi yakalayıp onun üzerine gitmeye karar verdim.

    “Uçurtma uçurmayı çok mu seviyorsun sen?”

    “Bilmem, daha önce hiç uçurmadım ki. Ne güzel sallanıyor değil mi havada? Keşke ben de uçurtma olsaydım. Havada uçak gibi dururdum, kuşlar arkadaşım olurdu. Orada hiç kimse beni üzemezdi.”

    “Uçurtma olamazsın belki ama büyüyünce pilot olabilirsin, çok yakışır sana pilotluk.”

    İlk kez gülümsediğini gördüm. “Sahiden mi?” dedi, gözleri ışıl ışıl parlıyordu şimdi. Ayağa kalktı, kollarını iki yana açtı, kendi etrafında birkaç tur döndü. Bir yandan da ağzıyla motor sesi çıkarıyordu. Pek eğlenmişti.

    “Gel bakalım Pilot Kerem, seninle bir anlaşma yapalım. Ben, o gördüğün uçurtmayı uçurmanı sağlayayım, böylelikle Pilot Kerem ilk uçağını uçursun, sonra birlikte polis amcalara gidip annenin evini soralım. Olur mu?”

    Uçurtma uçuracağı fikri aklını başından almıştı. Yerinde duramıyordu.

    “Olur, olur, olur… Lütfen ben de uçurtma uçurmak istiyorum. Sonra hemen eve gideriz.”

    Bu kez ikna olmuştu. Çocuklardan rica ettim. Kerem’in yanına eğildim. İkimiz beraberce uçurduk. Çok keyifliydi. Ben de epeydir uzak kalmışım gerçekten, özlemişim. İpi elime alır almaz çocukluğumdaki anılar canlandı. Uçurtma, sizi mutlu anılarınıza götüren bir zaman makinesidir. Onunla ilgili kötü bir anı yaşamanız pek mümkün değil. Kerem’in de mutlu bir anısı oldu şimdi. Yıllar sonra bile uçurtmanın ipini eline aldığında bu ilk anı hatırlayacak. Belki pilot olacak kim bilir?


İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir