İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Ya Yazacaksın Ya Yaşayacaksın. Hem Yaşadım Hem Yazdım Olmaz”

Yazmanın, ifadeyi daha da daraltırsak edebi bir sahada kalem oynatmanın ne anlam ifade ettiğine dair sayısız açıklama ve yorum vardır. İletişim kurarak, diğer insanlarla farklı iletişim biçimleri ile bir araya gelerek kendini dengeleyip rahatlayabilen insan evladının kimi üyelerinin ihtiyaçlarından biri, diyebiliriz bunun için. Bir yandan işin daha derinine, belki de özüne doğru bir yürüyüşe çıkarsak karşımıza çok basit bir cevap da çıkabilir, çünkü hakikat karmaşık değil, sadelikle kuşatılmıştır. Bu cevapsa sevilme ihtiyacıdır. Edebiyatı da dâhil ederek sanatın neden icra edildiği sorusunu ortaya attığımızda, büyük sebepler, davalar, gerekçelerden önce bir gizli ve çocuksu hakikat yatar orada; sevilme ihtiyacı. Dolayısıyla, bir sanat disiplini içerisinde üretici olarak faaliyet gösteren herkes, aslında şu ya da bu nedenlerle sevilme, takdir edilme, görülme, anlaşılma, fark edilme ihtiyacını gidermeyi amaçlar. Tabii, psikanalize sırtımızı yaslarsak sanatçıların yanı sıra aslında bunun, insanın genel hâli olduğunu da söyleyebiliriz.

Bu girizgâhın ardından ise benim de bir süre üzerine yoğunlaşıp tefekkür ettiğim “hem yaşayıp hem yazmak mümkün mü?” sorusuna ve bu suale yanıt bulma çabalarına gelebiliriz. Sıklıkla ünlü romancımız Orhan Pamuk’a atfedilen, bununla beraber yazar Kaan Murat Yanık’ın da söylediği bir söz var: “Yazmak, yaşanmamış hayattan intikam almaktır.” Yine Orhan Pamuk ile devam edersek, yazarla yapılan sohbetlerin bir belgesel kıvamında yayımlandığı ve Youtube’de bulabileceğiniz “Bir Kentin İzindeki Romancı” adlı belgeselde de kendisi şunları söyler: “Yazarlık var olmayan dünyayı araştırmak, bir ikinci dünya aramak…” Bu ifadelerde de yazarlığın iyimser bir şekilde bir alternatif arayışı olduğunu çıkarabileceğimiz anlamlar var.

İkinci örneğimize geçersek, burada da karşımıza Çetin Altan çıkıyor. En çok “Enseyi karartmayın.” sloganı ile anımsanan, aynı isimle kitabının da çıktığı Çetin Altan da Orhan Pamuk gibi Türk edebiyatının en üretken yazarlarından biri. Altan’ın yazarlarla ve yazarlıkla ilgili tanımları, açıklamaları ilgimi her zaman çekmiştir. Bunlar biri yazarları konuşkanlıkları ve sessizliklerine göre ikiye ayırmasıdır. Çetin Altan’a göre yazarlar bu noktada kabaca ikiye ayrılır ve çok konuşan yazarlar ve de pek konuşmayan, sessiz yazarlar vardır. Kendisini de ilk gruba, “çok konuşan yazarlar” sınıfına ekler. “Bir Yudum İnsan” belgesel serisinin Çetin Altan’a ayrılan bölümünü Youtube’de kolayca bulabilirsiniz. Altan bu belgeselin kırk dördüncü dakikasından itibaren şunları söyler: “Yazıya kendini adamış kişi gerçek hayattan pay almaz. Ya o ya o. Bu böyledir. Ya yazıyı yazacaksın uzun yıllar boyu yahut da yaşayacaksın. Hem yaşadım hem yazdım olmaz.” Belgeselin sunucusu & hazırlayıcısı Nebil Özgentürk “Yani yazar 24 saat yazıyla mı yaşar?” sorusunu ortaya attığında ise hızlı, hazırcevap kişiliği ile tanınan Çetin Altan yanıt vermekte gecikmez. “Hayır, enerjisi yetmez canım. Olur mu öyle şey? Yani büyük, yoğun çalışmaları söylüyorum ben, anlatabildim mi? Yani böyle ben 44 tane kitap, 35 bin gazete yazısı, bir sürü çeviri, bilmem ne…”

Üçüncü misâlimizde ise bizi okurları için “Sevgili Arsız Ölüm” romanı ile adeta bütünleşmiş olan, Türk edebiyatının hem yakın tarihinde hem de bugününde adı çokça geçen kıymetli yazar Latife Tekin karşılıyor. Yayın Ağacı’nın Youtube kanalında Latife Tekin ile gerçekleştirdiği bir röportaj var. Sorulardan biri de şu: “Dokuz yıl hiç kitabınız çıkmadı. Uzun bir ara. Bir tercih miydi bu!” Yıllardır kendini yoksullara, yoksulluğa, bir dönem kendisinin içerisinde bulunduğu o sınıfa, yazdığı romanları aracılığıyla veren Latife Tekin’in bu soruya verdiği yanıtın son kısımlarını paylaşıyorum: “Ben yazmaya çok genç başladım ve hayatım arka odalarda roman yazmakla geçti. Böyle bir başımı kaldırdığımda kırk yaşındaydım, diyorum kendime. Bir bakmışım kırk yaşına gelmişim. Biraz yüzümü hayata da dönmek istiyorum. Yani hayatın kendisi de insanı çok çekiyor, çağırıyor. Böyle hayata kapılarak yaşamak… Toprakla, ağaçlarla, işte su kenarında, bahçede vakit geçirmek. (…) Hayat çağırıyor beni. Keşke hiç böyle içimde bir şey birikmese de hiç yazmasam, hep hayata kapılarak yaşasam. Ne güzel olur.”

Bu üç büyük yazardan alıntıladığımız cümlelerden bir sonuç da peşi sıra çıkıyor. O ki; yazmak, daha dar anlamıyla dersek edebiyat sahasında kalem oynatmak içimizde biriken duygu ve düşüncelerin bir aktarım sürecini ifade ediyor. Bu aktarım süreci yazardan yazara değişse de şu eğilimi sıklıkla görüyoruz; yaşanan hayatın içerisine dahil olunmayan, oradan soyutlanmış bir sürece girmek yazmakla çok ilgili. Ya yıllar boyunca birbiri ardına edebiyat eserlerine imza atılacak ya da hayatın akışına kapılıp gidilecek. Tabii Latife Tekin’in dokuz yıl boyunca yazmamasını hesaba katarsak, yazmaya uzun ya da belirli aralıklarla veda etmek, bu ayrılış sürecinde hayata kapılıp gitmek de belki mümkün. Fakat yine de referans aldığımız bu üç yazarın sözleri ile de sanırım siz de ben de bir şeyi anlamış olduk. Peki hangisi daha mâkul? Reenkarnasyon ve türevi var oluş durumlarına inanmıyorsak, tek bir hayatımız olduğu gerçeğiyle yüz yüzeyiz ilk önce. Bu hayatın büyük bir bölümünü çevremizden, insanlardan, tabiattan soyutlanıp içe çekilerek ve bununla edebiyat eserlerine imza atmayı erek olarak belirleyerek ömrü geçirmek mi? Çünkü bir yanıyla insan, yaptığı pek çok işi ile, -hatta üremek de buna dahil edilebilir- aslında ölümsüzlüğü arar. Diğer canlıların aksine ölümlü olduğunu çok iyi bilen insan, bu gerçeğin karşısında yaptığı herhangi bir eylem ile kalıcı olmayı amaç edinir. Yazarlık da bu “ölümsüzlük” için her zaman kullanışlı bir disiplin olmuştur. Beri yandan realite izin verdiği müddetçe hayatın akışı içerisinde kaybolup gitmek, meşrebine göre eğlenmek de benim için hep tercih edilesi olmuştur. Ancak Çetin Altan’ın dediğine göre “Ya o ya o!” sonucuyla da karşı karşıyayız. Peki bir başka sanat disiplininden, resimden yola çıkarak bu soruya nasıl yanıt verebiliriz? Orada da karşımıza Salvador Dali çıkıyor…

Düşünbil Dergisi’nin Youtube kanalında altyazı olarak paylaşılan bir röportajı var Salvador Dali’nin. Sürrealizmin en görkemli ve meşhur ressamlarından biri olan Salvador Dali, röportörün “Sizce sanata neler kattınız?” sorusuna çarpıcı yanıtlar veriyor: “Sanata, hiçbir şey… Çünkü her zaman söylediğim gibi, ben çok kötü bir ressamım. Çünkü iyi bir ressam olmak için çok zekiyim. İyi bir ressam olmak için birazcık salak olmalısınız. Velázquez hariç. O bir dâhiydi. Yeteneği resim sanatını aşar. (…) Dali bir gün Velázquez, Vermeer ya da Raphael kadar iyi bir resim yaptığında yahut Mozart kadar iyi müzik yaptığında, bir sonraki hafta ölecektir. Bu yüzden ben de kötü resimler yapmayı ve daha uzun yaşamayı tercih ediyorum.” Ressamın daha uzun yaşama arzusu, en iyi resmini yapmasından daha baskın görüldüğü üzere. Burada çok şahane “ters anlamlar” yaratan Dali, yaşamayı, yapabileceği en mükemmel resmin önüne koyuyor ve bu nedenle “kötü bir ressam” kalarak en iyi resmine ulaşma süresini uzatmayı, böylece daha fazla yaşamayı tercih ediyor. Zekice değil mi?

Bu tartışmayı bir sonuca ulaştırmak ve mutlak bir yanıta bağlamak gayesinde değilim. Ancak birbirinden farklı kültürlerde yetişmiş bu dört büyük ismi bu içeriğimde ağırlayarak yazmanın, Dali özelinde ise resim yapmanın ve yani genel itibarıyla yoğun sanat üretimlerinin hayatı doyasıya yaşamak ile arasında nasıl bir ilişki olduğunu masaya yatırmayı amaçladım. Herkesin cevabı veya cevapsızlığı elbette kendine. Ancak niyet edenler kendi görüşlerini yorum kısmında paylaşarak da bu tartışmayı alıp başka bir boyuta götürebilir…

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir