Yılmaz Güney mi, Vatandaș Abuzer mi? - GAZETE SANAT İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yılmaz Güney mi, Vatandaș Abuzer mi?

Geçtiğimiz ay Yılmaz Güney’in vatandașlıktan çıkarıldığı 26 Ekim 1982’nin yıl dönümüydü. Bir kaç tane filmine ve hakkında ki arşiv bilgilerine öğrencilikten sonra ilk kez göz gezdirdim. 53 yaşında vefat eden Güney, bir hazine gibi yeniden yeniden keşfedilmeyi bekliyordu ya da henüz daha gerçek anlamda büyük bir kesim tarafından keşfedilmemişti. Yıllar önce okuduğum ve çok beğenerek herkeslere tavsiye ettiğim Vatandaș Abuzer adındaki kitap geldi sonra aklıma. Yücel Sarpdere, kitap boyunca 12 Eylül faşizmini roman kahramanı Abuzer üzerinden alaya alır. Abuzer, her türlü işkenceye, insanlık dışı uygulamaya karşı kayıtsız tutumuyla zalimleri gülünç duruma düşürür, onların zavallılıklarını gözler önüne serer. Tıpkı Benigni’nin ‘Hayat Güzeldir’ filminde toplama kampını bir oyun alanına çeviren Guido’su gibi…

Yılmaz Güney olarak tanıdığımız gerçek adıyla Yılmaz Pütün, en yalın haliyle yönetmen, oyuncu, senarist ve öykü yazarıdır şeklinde genellenerek anlatılmayacak kadar derin bir konunun başkahramanıdır. Türk sinemasında çığır açan yapımlara imza atmış, Cannes Film Festivali gibi birçok dünyaca ünlü festivalde ülkemizi temsil etmiş, çeşitli başarılara imza atmıştır. Yeşilçam’ın klişelerini sarsmış, siyası duruşu, mahkumiyeti ve başarılı yönetmenliğiyle bir dönemin kilometre taşı olmuştur. Herkesin defalarca duyduğu lakin önemininse uzun yıllar sonra konuşulacağı başarısıyla dünyaya açılan Çirkin Kral lakaplı Güney’in Yol, Umut, Arkadaş ve Sürü önemli filmlerinden yalnızca bazılarıdır. Onu, ideallerine adadığı hayatına sığdırdığı eserleriyle tanımlamak umuduyla bir yazı kaleme almak istedim. Umarım Yılmaz Güney’in de dediği gibi “Güzellik bir bütünün sonucudur. Bunun için kolay görülmez, kolay varılmaz, kolay anlaşılmaz.”

Peki öyleyse en baştan başlayalım. nerden gelmiş, nereye gidiyordu Çirkin Kral? Onu yeterince tanıma fırsatımız olmuş muydu? Yoksa siyasi söylemlerin, alışılmış tarafların önyargılı bakışlarından yansıyanlarla mı bilmiştik yanlızca onu? Hegemonyanın baskısıyla hareket eden medyanın dayattıklarıyla mı? Ortada dünyaca ünlü birkaç başarı vardı, sanata dair ödüllendirilen bir dizi başyapıt… Fakat kendi ülkesinde siyasi bir kimlikten, polemikten daha öteye gidebilmesi için 2000’li yılların başlarına gelinmesi gerekmekteydi? Ülkeme bir övünç bile elden geç mi geliyordu?

Yılmaz Güney

Nisan 1937’de bir işçi ailesinin iki çocuğundan biri olarak Adana’nın Yenice köyünde dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Adana’da tamamlayan Güney, çocukluk yıllarında pamuk işçiliğinden gazoz ve simit satıcılığına kadar çeşitli işlerde çalıştı. Güney, ilerleyen yıllarda And Film ve Kemal Film şirketlerinin bölge temsilciliklerinde film dağıtımcılığı yaptı. Edebiyatla ilgilenen ve öyküler yazan Güney, üniversite eğitimini almak üzere Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Bu süre içinde usta yönetmen Atıf Yılmaz’la tanışan Güney, rejisörün desteğiyle sinema dünyasına ilk adımını attı.

1959 yılında yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın yaptığı Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik filmlerinin senaryolarını yazan ve oyuncu olarak da bu yapımlarda performans gösteren Yılmaz, Karacaoğlan’ın Karasevdası isimli filmde yönetmen yardımcılığı yaptı. Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere öyküler yazan Güney’in edebiyat ve kalemle ilişkisi de hep güçlü oldu. Ancak Onüç dergisinde yayımlanan “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılandı, 1961 yılında 18 ay hapis cezasına ve 8 ay Konya’ya sürgün cezasına mahkûm oldu. Üniversite eğitimi de işte bu yüzden yarım kaldı.

1963 yılında mahkumiyet sonrası yeni hayatına merhaba diyen Güney, tutkuyla bağlı olduğu sinemaya döndü. Küçük bütçeli ve sıradan macera filmlerinde rol almaya başlayan Güney, şiddet temalı bu filmlerde canlandırdığı ezilen ama yazgısını kabul etmeyen; kötülüğe karşı tek başına direnip mücadele eden dürüst Anadolu çocuğu karakteriyle popüler oldu. Anadolu izleyicisi Güney’in çizdiği bu profille kendini özdeşleştiriyordu ve aktör bu özellikleriyle kendine sağlam bir yer edindi.

Tarık Dursun K: “Nereden başlayalım?”
Yılmaz Güney: “Krallığımdan Aga’cım.”
Tarık Dursun K: “Hangi krallığından Yılmaz’cığım, sinemada iki kral olur mu? Sinemada tek bir kral var, o da Ayhan Işık. Ayhan Işık kesme şeker gibi dört dörtlük bir erkek güzeli. Jön! Ya sen Yılmaz’cığım?”
Yılmaz Güney: “O kralsa Aga’cım, ben de kralım.Ne yapalım, Ayhan Ağabey kesme şeker gibi düzgün bir kralsa, ben de çirkin kralım. O güzelse, ben de çirkinim Aga’cım. O güzel kralsa, ben de çirkin kralım, olmaz mı yani?”

Leblebitozu.com

Güney’in o dönemde izleyiciyle buluştuğu filmlerden biri de Çirkin Kral’dı. Bu filmden sonra Çirkin Kral olarak anılmaya başlayan aktör, senaryosunu kendisinin kaleme aldığı, Ömer Lütfü Akad’ın yönetmenliğini yaptığı Hudutların Kanunu filmindeki sade ve abartısız performansıyla Türk sinemasında yeni bir oyuncu tipi yarattı. Efsaneleşmeye doğru hızla giden aktör, Yeşilçam’daki iyi karakterlerin yakışıklı, kötü karakterlerinse çirkin oyuncular tarafından canlandırıldığı sistemi tersine çevirdi. Onunla birlikte sade ve doğal oyunculuk taçlandı.

Güney’in yönetmenlik süreci At, Avrat, Silah isimli filmle start aldı. 1968 yılındaysa filmografisinde ilk önemli filmi olan Seyyit Han’ı çeken Güney, filmde doğu topraklarındaki bir sevda öyküsünü anlatıyordu. Üslup ve anlatım açısından büyük övgü alan bu filminden sonra Aç Kurtlar ve Bir Çirkin Adam için yönetmen koltuğuna oturan Güney vatani görevini yapmak için askere gitti.

1970 yılında Türk sineması için önemli bir yere sahip olan Umut adlı filmi izleyiciyle buluşturdu. Umut, eski faytonu ve atıyla kalabalık ailesini geçindirmeye çalışan Cabbar’ın mücadele dolu hayatını anlatıyordu ve Güney’in yaşamıyla paralellikler içeriyordu. Anlatımının gerçekçiliğiyle dikkat çeken film, Adana Altın Koza Film Şenliği’nde en iyi film ödülünün sahibi oldu. Ancak sansür kurulu tarafından yasaklanmasının ardından Danıştay kararıyla yeniden izleyiciyle buluştu. Umut, yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da büyük ilgiyle karşılandı ve Yılmaz Güney sinemasında bir dönemi kapayıp yepyeni bir dönemi açan bir film olarak Türk sinema tarihinin de başyapıtları arasında yerini aldı. Türk sinemasının kırılma noktalarından biri kabul edilen Umut filminin yönetmeni Erden Kıral kendi kuşağını kastederek, “Hepimiz Cabbar’ın o faytonunun merdivenlerinden indik sinemaya,” der.

Güney’in 1971 yılında yönetmenliğini yaptığı Ağıt, Acı ve Umutsuzlar adlı filmlerinin üçünün de Adana Altın Koza Film Şenliği’nde dereceye girmesiyle festival tarihinde bir ilk gerçekleşiyordu. Aynı yıl, gözaltına alınan Güney bir hafta süreyle gözaltında tutulduktan sonra 3 aylığına Nevşehir’e sürgüne gönderildi.

12 Mart 1972’de gerçekleşen darbe sırasında adının siyasal olaylara karıştığı gerekçesiyle tutuklanan Güney 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Aynı yıl Boynu Bükükler adlı romanını Boynu Bükük Öldüler adıyla yayımladıktan sonra Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanan yönetmenin mahkûmiyeti, Bülent Ecevit’in iktidar olduğu 1974 senesinde genel affın yürürlüğe girmesiyle sona erdi. Bu zorlu sürecin ardından filmografisi için oldukça önemi olan ve aynı adı taşıyan şarkısıyla da klasikler arasına giren Arkadaş’ı çeken Güney, filmde iki üniversite öğrencisinin, aralarındaki toplumsal uçurumların farkına varmalarını işliyordu. Ülkemizdeki kültür şokunun resmedildiği film büyük ilgiyle karşılandı.

Yılmaz Güney, Endişe ismindeki filminin Adana’daki çekimleri sırasında karıştığı bir olay sırasında bir yargıcın hayatına son verdiği için 19 yıl hapis cezasına mahkûm oldu. Cezaevinde bulunduğu dönemde Güney adlı bir dergi çıkaran ve senaryo çalışmalarına devam eden rejisörün, o dönemde kaleme aldığı Sürü, yönetmen Zeki Ökten tarafından beyaz perdeye aktarıldı. Büyük ilgi gören filmden sonra Şerif Gören tarafından çekilen ve senaryosunu Güney’in yazdığı yol filmi Türk sinema tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Babil filmiyle Oscar’a aday olan Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu, sinemacı olmaya, Yol filmini izledikten sonra karar verir.

1981’de Isparta yarı açık cezaevinden izinli olarak ayrılan ve sonrasında yurt dışına kaçan Güney, Yol’un kurgusunu tekrar yaptı ve Cannes Film Festivalinde en iyi senaryo ödülünün sahibi oldu. Güney yurda dönme çağrılarına uymaması sebebiyle 1983’te Türk vatandaşlığından çıkarıldı ve aynı yıl Fransa’da Duvar adlı filmin yönetmenliğini yaptı. Film, Türkiye cezaevlerinin insanlık dışı şartlarını tasvir eder. Güney, 1976’da Ankara Kapalı Cezaevi’nde tanıklık ettiği, tüm cezaevine yayılan bir isyanı bu filme konu alır. Bu olaydan derinden etkilenen Yılmaz Güney, isyanın arkasından gönderildiği Kayseri Cezaevi’nde Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz ismiyle bir roman yazar ve film Fransa’da bu roman üzerinde kurulu senaryo ile çekilir. Yıllar sonra film çekimi sırasındaki görüntüler ve kamera arkası, Patrick Blossier tarafından Duvarın Etrafında adlı bir belgesel olarak kurgulanır.

Güney’in çektiği Baba adlı filmde, çocuklarının geleceği uğruna hayatını mahveden Cemal’e, hapishane arkadaşları baba lakabını takar. Filmdeki rolüyle Güney, Adana Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanır, fakat jüri kararı değiştirerek ödülü Cüneyt Arkın’a verir. Cüneyt Arkın ise ödülü reddeder.

Yılmaz Güney’in fırtınalı yaşamı 9 Eylül 1984’te son yıllarını geçirdiği Paris’te mide kanseri sebebiyle sona erdi. Yılmaz Güney, ardında 68 tane film, senaryolarının kitap haline getirilip basılmasıyla birlikte 25’den fazla kitap, sayısız öykü ve senaryo bıraktı. Şimdi tekrar düşünelim Yılmaz Güney mi? Yoksa Vatandaş Abuzer mi?

kaynak: https://www.on5yirmi5.com
https://www.sabah.com.tr
https://www.biyografi.net.tr

Bir yorum

  1. Fereç Ezda Roda Fereç Ezda Roda 09/11/2019

    Yılmaz Güney, Gerçek bir sanatçı olmasaydı, toplumun aydını, düşünürü olmasaydı, darbelerle, sansürlerle, cezaevleriyle ve sürgünlerle baş edebilir miydi? Böyle zor koşullarda Türkiye sinemasını şaha kaldıran ve dünyada ona Yol açan bir sanatçı olabilir miydi? Yılmaz Güney’in hayatı emek ve mücadele ile geçmiştir. O, halkların Ağıt’ı, Umut’u Arkadaş’ı kurtuluş Yol’u olmuş büyük bir devrimcidir, aynı zamanda. İnsani değerleri sıcak kalbinde hep taşımış merhametli biri, aynı zamanda kesin kararlı bir kişilik göstermiştir, asla onurdan vazgeçmemiş, dürüstlüğü bu dünyada hiç bir şana, şöhrete, ünvana değiştirmemiş bir Çirkin Kral’dır. Onun ne kadar çirkin olduğunu görüyorsunuz daha fazla söyleyecek bir şey bulamıyorum…. yüreğinize elinize emeğinize sağlık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir