İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yusuf Reha Alp: Bir bilgisayar ve oturacak bir yer verin, yazmaya başlayayım

Yazar ve senarist Yusuf Reha Alp ile yeni işi Şeref Bey dizisinin hikâyesini ve dijital platformların günümüzde geldiği noktayı konuştuk… 

Bir yeni dijital platform daha açıldı; Exxen. En özel işlerinden biri de Şeref Bey. İzlediniz mi? Ne düşünüyorsunuz? “Karakterlerin her birini çok sevmiştim yazarken,” diyen Yusuf Reha Alp, Şeref Bey dizisinin senaristi ve bu işte çalıştığı her ismi “hayatın hediyesi” olarak değerlendiriyor. Haluk Bilginer’den Songül Öden’e, Onur Ünlü’den Devrim Yakut’a öyle özel isimler var ki, çok haklı buluyorum kendisini. Hikâyeler yazıldığında başka tabii, ama ona can veren oyuncularla ekrana taşınması da ayrı bir dünyanın kapılarını aralıyor. Hikâye artık yaşıyor… Evet, bu bir ekip işi, anca Alp’in anlatımı da bir başka lezzetli. Ben, onun öykücülüğünü ve hikâye anlatımını hep çok sevdim. Kitaplarını okumadıysanız şimdi mutlaka onlara da bir şans verin. Kendisine Şeref Bey ve dijital platformlar üzerine sorularımı sordum, samimiyetle yanıtladı. Hatta eğlenceliydi. İşte söyleşimiz…

Keyifli okumalar… 

Röportaj: Damla Karakuş

BU HAYAT DAHA NE YAPSIN!

– Yusuf Bey merhaba! Kitaplarınızın yanında yepyeni bir diziyle karşımızdasınız: Şeref Bey! Hikâyesi ve senaryosu size ait, değil mi? Bize biraz diziden ve karakterlerinizden bahseder misiniz? 

Merhaba! Hikâye Özlem (Çadırcı) ve bana ait. Ayrıca bir de Ali (Atay) var en başından beri işin içinde. Dizi de işte seyrettiğiniz gibi. Eşi öldükten sonra yalnızlığı tercih etmiş bir adamın kendini kaotik bir kalabalığın içinde bulması. Ama bu kalabalığı oluşturan insanların tümünün de aslında ne kadar yalnız olduklarını anlatan bir hikâye. Şeref Bey’in hikâyesi gibi dursa da daha çok taşınmak zorunda kaldığı evin asıl sakinleri olan kadınlara bir saygı duruşu.

– Yazım ve hazırlık süreciniz nasıl geçti? 

Süreç Ali’nin (Atay) bir telefonu ile başladı. Birlikte bir iş yapmaktan bahsetti. Sonra hayatımıza Özlem (Çadırcı) girdi. Bu hikâyeyi evirdik, çevirdik, dönüştürdük, geliştirdik, değiştirdik ortaya da bu çıktı. Konuşması, tartışması, düşünmesi, yazması, yorumlaması oldukça öğretici, eğitici ve bir o kadar da keyifli bir süreçti. Tabii ne olursa olsun sonuçta ortaya çıkarttığınız “şey”e inanan birisini bulmanız lazım. İşte biz o noktada çok şanslıydık. Çünkü bizi anlayan, bizimle aynı dili konuşan ve yazdığımıza inanan bir yapımcıyla tanıştık. Gül Oğuz bu anlamda hayatın bize sunduğu büyük bir hediye oldu. Sağ olsun hayat bir hediyeyle yetinmedi, bir de karşımıza Onur Ünlü gibi bir yönetmeni çıkartarak ikinci bir hediye daha sundu. Bu hayat daha ne yapsın!

– Karakterlerinizi kurgularken onlarla nasıl tanışıyor, bir araya geliyorsunuz? İlham mı gerekiyor ya da kurguladığınız karakterler, yaşamdan gözlemlediğiniz, yakınınızdan kimselerdi diyebilir miyiz?

Hayattaki çoğu şey ampirik elbette. Ama bunun içine kurguyu da kattığınız zaman sinema oluyor. Hani derler ya, “Hayatla kurgu arasında tek bir fark vardır: Kurgu gerçekçi olmak zorundadır.” Böyle bir durum yani.

YA HALUK BİLGİNER’İN KAFASINDA SİZ YOKSANIZ!

– Yazmasaydım nefes alamazdım diyenlerden misiniz? Yazma eyleminin yaşamınızdaki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Ooo, çok iddialı! Hayatta hiçbir şeye öyle bir anlam yüklemedim. Yazmasam da gayet nefes alırım. Yazmak bu nefes alma eylemini biraz daha keyifli hale getiriyor o kadar.

– Şeref Bey’i yazarken kafanızdan ona hayat versin diye Haluk Bilginer geçmiş miydi? Ya da başka karakterlere yakıştırdığınız isimler oldu mu? 

En baştan beri Haluk Bilginer vardı kafamızda. Ama sadece sizin kafanızda olması yetmiyor. Yapımcının da kafasında olması gerekiyor. Hadi o da oldu diyelim. Ya Haluk Bilginer’in kafasında siz yoksanız! Bu işte tüm bu zincir o kadar güzel işledi ki meğer bütün kafalar aynıymış, onu öğrendik. Hani demin yukarıda iki hediyeden bahsetmiştim ya Gül Oğuz ve Onur Ünlü diye. E, şimdi bunların üzerine bir de Haluk Bilginer’i ekleyin. Tüm bu isimleri önüne sunan hayata şapka çıkartıp, önünde eğilmezsiniz de ne yaparsınız?

– O kadar haklısınız ki… İki bölüm yayınlandı, ikisini de izledim. Hikâyenin akışını ve zekice olmasını çok sevdim. Her bölümün bir önermeyle başlamasını ve yerini bulmasını da. İlk bölüm başlarken şöyle diyordu: “Sabah, geceden akıllıdır.” Bu akışın yazarının zihnindeki oluşumu ve sonrasını merak ediyorum. Ne anlatırsınız? 

Birinci bölüm o sözle başlıyor. Bir Arnavut atasözü o aslında. İkinci bölüm de “Hayat dondurma değildir” diye başlıyor. Bu da Taner Hoca’nın (Akvardar) bir lafıdır. Diğer bölümlerin isimleri de söylediğiniz mantıkla yazıldı. Bölümün tamamı yazıldıktan sonra buluyorum o isimleri. “E, biz şimdi burada ne anlatmak istedik” sorusunun cevapları onlar. 

– İnce ve keskin bir mizahla aktarıyorsunuz hikâyenizi. Tam hüzünlenmişken birden gülmeye başlıyoruz. Sonra birden başka bir duyguya geçiyoruz. Hayatın ta kendisi, ama bir yandan da senaryo olduğu için sınırlar zorlanabiliyor. Yazarken bir kaygınız var mıydı? Şunu kesinlikle aktarmalıyım, diye düşündünüz mü? 

Bu söylediğiniz aktarım metodunda Onur Ünlü’nün büyük katkısı var. Bölüm hikâyelerini onunla birlikte kuruyoruz ve tretmanı da tamamen kendisi oluşturuyor. Dolayısıyla, aslında o beğendiğiniz akış benim elime hazır bir şekilde geliyor zaten. Yazarken kaygı duymaya ya da şunu kesinlikle aktarmalıyım meselesine gelirsek… Açıkçası üzerinde düşünmemiştim hiç. Şimdi siz sorunca düşündüm de hiç öyle bir kaygı gütmedim. Aktarmam gerektiğini düşündüğüm her şeyi aktardığımı zannediyorum. 

– Bu güçlü anlatımınızı neye bağlıyorsunuz? Sizi biraz araştırdığımda farklı şeyler denemeyi seven meraklı biri olduğunuzu gördüm. Örneğin, Kolombiya’da Şaman Kofan Kızılderilileri ile yaşadığınız bir dönem var. Siz kendinizi meraklı biri olarak tanımlar mısınız? Öykücülüğünüzü ve anlatıcılığınızı bu meraka bağlayabilir miyiz? 

Stephen King’in çok güzel bir lafı var: “Yazmanın pek çok kuralı vardır,” der. “Ama olmazsa olmaz olan sadece bir tanesidir: Okumak.” Bu kadar basit aslında.. Okumazsanız yazamazsınız. Merak elbette önemli ve çok kıymetli bir şey. Ama bu merakı ancak okumakla beslediğinizde bir işe yarıyor. 

– Sizi en çok etkileyen, tüm duyguları hissettiren karakter hangisi? Ben Songül Öden’in hayat verdiği Neşe karakterinden çok etkilendim, sevdim onu…

Karakterlerin her birini çok sevmiştim yazarken. Ama ekranda onları somut bir halde, etten kemikten varlıklar olarak gördüğümde şunu düşündüm: Çok şanslı bir senaristim, çünkü böyle muhteşem bir kadroyla çalışıyorum. Onur’u biraz önce övmüştüm, o yüzden şimdi onu söylemiyorum. (Gülüyor) Bak, şimdi bir başka hediyeden daha bahsediyorum. Haluk Bilginer, Songül Öden, Devrim Yakut, Serhat Kılıç, Ertan Saban, Şükran Ovalı, Ahmet Rıfat Şungar, Ecem Uzun, Barış Yıldız, Beyti Engin, Erdem Kaynarca, küçük kızımız Balım, hepsi ama hepsi o kadar başarılıydı ki, onlar yüzünden hiçbir karakter için “En çok ondan etkilendim,” diyemiyorum. Siz Neşe dediniz mesela. “Neşe rolündeki Songül Öden’i izlemeye doyamıyorum” diye yazmış Ayşe Özyılmazel. Katılmamak mümkün mü? Ha, kendini en çok özdeşleştirdiğin karakter hangisidir diye soruyorsanız, sanırım Ertan’ın oynadığı Luran karakteri derim. O kendini uyanık zanneden salak herif bana en yakını… (Gülüyor.)

SENARİST, YÖNETMEN YORUMUNU KATMASIN İSTİYORSA, KENDİ YÖNETSİN

– Dijital platform için üretmek nasıl hissettiriyor? Bir kıyaslama yapabilir misiniz? 

Ana akım medya ile kıyas kabul etmez. Çok daha az sayfayı çok daha uzun bir müddette yazıyorsunuz. Bundan daha büyük bir lüks olabilir mi?

– Peki bu platformlarının artışını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Sinema ve tiyatro, pandemi ile birlikte hayatımızdan çıktı. Normale dönmemiz ve eski alışkanlıklarımızı kazanmamız ne kadar zaman alacak, son derece belirsiz. İnsanlar evinden dışarıya çıkmadan her şeyin ayağına gelmesi rahatlığına alıştı. Bununla ilgili bir durum olabilir.

– Senaristlerin çevirmenler gibi bir durumu var sanki. Hikâye her ne kadar senaristten çıkmış olsa da bir dizi ya da filmde oyuncular ve yönetmen daha ön plana çıkıyor. Bu algı artık kırılmaya başlıyor gibi geliyor bana; pek çok şeyde olduğu gibi. Sizin düşünceniz ve gözleminiz nedir? 

Sinema yönetmenindir. Ben böyle düşünüyorum. Benim yaptığım iş, bir teklif sunmaktan ibaret. Onu yorumlamak yönetmenin ve yönetmenin yönlendireceği oyuncunun işi. Top benden çıkıyor yani. “Metnimi değiştirebilirsiniz, ama tarih önünde hesap verirsiniz”cilerden değilim yani. “Ben yazdım verdim, siz ne şekilde yorumluyorsanız, metin size neyi hissettiriyorsa o şekilde yönetmek ve oynamak sizin bileceğiniz iş”cilerdenim. Senarist, yönetmen yorumunu katmasın istiyorsa, kendi yönetsin. 

– Peki, siz nasıl bir rutinde yazarsınız? Yazarken nasıl bir Yusuf Reha var?

Saramago’ya sormuşlar, “Nasıl yazarsınız?” diye. “Oturarak,” demiş adam. Önce ne demek istediğini anlamamıştım. Sonra idrak ettim. Yazmak için oturduğum anda yazabiliyorum. Sessizlik, gece, kuş sesi, deniz sesi, kendi bilgisayarım, kendi odam falan gibi kurallarım, prensiplerim yok. Bir bilgisayar ve oturacak bir yer verin yazmaya başlayayım. Herhangi bir motivasyona ihtiyacım yok yani. Benim yazdığım ortamda televizyon da açık olabilir,  çocuklar da koşup oynayıp gürültü yapabilirler, birileri yüksek sesle müzik de dinleyebilir. Yazarken bol bol çay kahve içen, etrafa laf yetiştiren, arada bir televizyona bakan bir Yusuf var yani… 

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir