İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Zafer Kırtasiyedeki Gece Mavisi Elbiseli Bebeği, Bugün Hala Özlüyorum


Koşup ardından yakalayamadıklarımız, çok sevip kavuşamadıklarımız, yol alırken elimizi bırakanlarımız ya da bizim bıraktıklarımız, hep bir çizgi üzerinde sarsılmadan yürüyemeyişimizin kısa hikâyesi mi?

‘Gökyüzünün bulutlara sınır ince çizgisi üzerinde yürüdüğüm bir uçak yolculuğundayım. Pamuk şekerlerden yol alıp ruhuma yaptığım bir yolculuk bu. Bulutların da üzerinde, göğe yapıştık yapışacağız sanki. Kalbimin yerinden çıkıp ağzıma kadar gelişine hiç şaşırmıyorum. Bize uzak görünen, gitmesek de, görmesek de bizim olan köylerin eteklerindeki dağları kaplayan beyaz örtü, şimdi ayaklarımın altında. Oraya gidemeyişime; ama onların hep yerinde duruşuna ve hiç vazgeçmeyişine saygıyla, bir bulutun üzerinden şarkılar söylüyorum. Her bir kar tanesinin şarkıma eşlik eden dansı ile büyüleniyorum. Bana görünenin ardındakileri açık ediyorlar. Gözlerimi kamaştırıyor kalbimin gördükleri… Bu, bulutlara sınır çizgi, bugüne dair ruhumu heyecanlandıran enfes bir bakış açısı. Sonra bir düş daha düşüyor içime, belki diyorum, belki Turgut Uyar, yeryüzünden bildirdiği Göğe Bakma Durağı’nda, gözünü tam da bu noktaya dikiyordu… 

Şimdi bu ince çizgi üzerinde yoldan çıkmadan yürüyebilmenin hayalini kuruyorum. Çok sevdiğim bir şairle ortak hayalimin varlığına seviniyorum. Hayatta pek az sevinç böyle ayaklarını yerden kesiyor insanın, içten bir sevinçle kabul ediyorum. Her gün kırmızı balonumun salındığı bulutlarla arkadaşlık etmenin derin sessizliği üzerimde. İlk kez okuduğum bir yazarın kitabının sayfalarında kaybolurken, kendimi bulduğum en gerçek yer bu çizgi. Belki de insanın, inanırsa kendini bulabileceği tek gerçek yer burası, olamaz mı! İşte bundan düşünüyorum; insan, dans eden bulutların arasından bir zerre olduğumuz yeryüzüne bakmayı öğrenmek için geçiriyor her gününü. Sonra aynı çizgide yoldan çıkmadan yürümeyi başardığıma inanmışken, insan yanım sormadan edemiyor: Koşup ardından yakalamayamadıklarımız, çok sevip kavuşamadıklarımız, yol alırken elimizi bırakanlarımız ya da bizim bıraktıklarımız, hep bir çizgi üzerinde sarsılmadan yürüyemeyişimizin kısa hikâyesi mi?’

Bu iki paragraf, düşündüklerim, sorduğum sorular, son uçak yolculuğumdan. Son iki haftadır, -ki saymayı bıraktım akıp gidiyor günler- anlamını yitiren şeyler yerini kazananlara bıraktı. Kurduğum hayaller bile küçüldü sanki. Tabii sayısı çoğaldı. Küçük küçük, daha çok hayal! Meğer küçücük de yaşayabiliyormuşum da, o günleri çocuk zamanlarımda bırakmışım. 3 ay önce son yolculuğumdaki beni bulutlarla buluşturan uçak, çocukluğumdan, çok sevdiğim birinin yanından, içime çöreklenmiş anıların özlemi ile getiriyordu. Uçakların da istasyonları olsa, yolcular indirip bindirse, sanki özlemim zamana bölünecekti. Alışmak daha kolay olurmuş gibiydi. Ama bunca yol şimdi otobüsle de çekilmezdi ki! Özlemimi pay edemiyordum. Onun yerine birikip bulutlarda, ben yeryüzüne ayak basana dek yoğurulup yağmur olmuş, sonra tekrar üzerime yağmıştı. Özlemim benden çıkmış, bana geri dönmüştü…

Dün gece dönüp şu iki paragrafı tekrar okuduğumda, özlemimin yanına Zafer Kırtasiyedeki gece mavisi elbiseli bebeğin özlemi yerleşti. Karantina günlerinde anlam kazanan şeylerimden biri, çocukluğumun özlem dolu anılarını deşmek. Karşımda bir fotoğraf olarak duran, hiç benim olmamış gece mavisi elbiseli o bebeğe özlemim şimdi öyle taze ki! Bazen geceleri hala o bebek için ağlamak geliyor içimden. İstiyorum ki, şu hayattaki en büyük derdim, en büyük isteğim o bebeğe kavuşmak olsun. Oturup yıllar sonra o bebeğe kavuşamayışıma böyle cümleler yazayım. Bir kısır döngünün içinde aynılaşan zamanıma aldırmadan, ondan dert yanarken aynı günlerimin peşinden koşayım. O bebek hiç benim olmasın; ama ben, en çok benim olma ihtimalini seveyim…

Çok küçüktüm. İlkokulu bitirmemiştim henüz. Halamın evinden çıkıp misafir olarak gittiğimiz evlerin güzergâhında, benim gittiğim okulun tersi istikametinde bir Zafer Kırtasiye vardı. Vitrininde de gece mavisi rengi elbisesi ve şapkası olan, sapsarı kıvırcık saçlı bir bebek. Önünden geçip giderken içim erirdi; ama ‘Bana bunu alsana hala!’ diyemezdim. Çünkü biraz pahalı bir şeydi. Öncelikler listesi tamamlandığında ona sıra gelmezdi. Sonra ben o gece mavisi elbiseli bebeği böyle uzaktan izlerken hissettiğim duygunun lezzetini sevdim zamanla. Bu, zaman geçerken, ben büyürken hayat içinde isteklerime kavuşamadığımda yutkunmak yerine yeni duygular keşfetmeyi öğrendiğim dönemdi. Belki biraz erkendi; ama gerçekten hayali arkadaşları seven bir kız çocuğu için şahane bir oyundu. Sonra büyüdüm. Liseye geçtim. Ve o bebek, artık rengi solmuş kutusunda; ama hala pırıl pırıl gece mavisi elbisesinde bana gülümsüyordu. Bebek benim olmamıştı; ama bir başkasının da olmamıştı. Ben artık koskoca liseye giden bir genç kızdım ve sevgili mavi elbiseli bebeğimle vitrin ardı buluşmalarımızın keyfi bambaşkaydı…

Şimdi aradan bir o kadar zaman daha geçti. Ben, onunla karşılaştığım ilk günden başlayarak özlüyorum. Oysa şehrimden kopup gittiğimden beri Zafer Kırtasiyeyi birkaç kereden fazla görmedim. Ruhum bugün oralarda gezse de, o yoldan bir daha geçmeyeli çok oldu. Ama en son üniversitedeyken gördüğümde bebeğim hala oradaydı. Bazen bazı şeylerin hala orada olma ihtimali insanın ruhunu nasıl da dinginleştiriyor. Bir virüs tüm dünyayı evine kapattığından beri bunu düşünüyorum. Önceliklerimin sıralaması her an değişip, şu an yaşamak dışında bir önceliğim kalmamışken, kalbimde, hafızamda anılarım ve kurduğum hayaller var. Onlar ne olursa olsun gitmeyip bizi hep anda tutan şeylermiş. En kötü anısı bile insana, karantina günlerinde iyi geliyormuş. Okuduğum kitaplar, kalbimden dökülen cümleler beni hayata bağlasa da, çok öncesinde elbisesine vurulduğum bir güzel bebek, meğer benden önce ne çok şey söylemiş. Bazen böyle oluyormuş işte, sayfalarda gezinen paragraflarında, cümlelerinin zaman algısının bir önemi kalmıyormuş. Dünyanın bize sınır çizdiği şu günlerde, insanlar olarak öğrenecek çok şeyimiz varken daha, en büyük hazinemiz, -nasıl geçmişse geçmiş- çocukluğumuzmuş…

Çünkü biz büyüyüp yol aldıktan sonra, her çocukluk renklenip en güzel gece mavisi elbiselerini giyiyormuş. Zaten değerli olan hep o bebeğe sarılma, o elbiseden bir gün giyebilme ihtimalinmiş. Hiç başlangıcı olmayan şeylerin sonu da olmuyormuş ve keyfine varınca, tadı bir başka oluyormuş. Belki bazen öylece durup tavanı izlemek, insana, kendi hayatının kitabını okutuyormuş…

Nerede anlatmaya başladığımı bilmediğim, belki de hiç başlamadığım bir masal, sonunda bitivermiş…

Geriye yine bir tek, Zafer Kırtasiyedeki gece mavisi elbiseli bebeğe özlemim kalmış…

Özlemle…

Damla Karakuş


Bir yorum

  1. Zeki karakuş Zeki karakuş 04/04/2020

    Bu hikayeye başladım nasıl bittiğini fark edemedim.O kadar dalmışım ki hikâyenin bittiğini bile fark edemedim, çok sürükleyici olduğunu gördüm devamını diliyorum !.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir