İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Zamanın kaderini kim yazar: Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler

Kalbimin kaygılarını hisseder, anlattıklarıma kulak verirseniz yazının sonuna geldiğinizde benimle Kadimzamanlar’da bir gün süren bir yolculuğa çıktınız demektir. Hem belki kimbilir, Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler, Olga Tokarczuk’un dünyanın ortak kederine tuttuğu bir aynadır… 

Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler, daha okumadan vurulduklarımdan. Sonuna geldiğimde elbet sevemediğim yerler, cevabını bulamadığım sorular olacak, biliyorum, ama ben yazacaklarıma da aynı kronometre ile başlıyorum. Kitabı elime alır almaz her bir cümlesini alıntılamak gibi bir istekle kavruluyorum. Hatta romanı gibi yazdıklarının hikâyesini de yine Olga yazsın istiyorum ya da sanırım onu tam olarak anlayamazsam diye, eksik kalacak yanlarım için kaygılı bir başlangıç bu. Hissettiniz mi? Eğer hissettiyseniz yazının sonuna geldiğinizde benimle Kadimzamanlar’da bir gün süren bir yolculuğa çıktınız demektir. Kadimzamanlar kenti evrenin merkezinde bir yerdir. İnsan, kentin etrafında yürüme eylemi üzerine düşünceli olmalıdır. Her şeye uzun uzun ve dikkatlice bakıyorsa bir gün sürebilir. Aksi halde kuzeyden güneye, doğudan batıya bir saat yeterlidir. Koşar adım. Hızlı hızlı… Ama benim acelem yok, Kadimzamanlar varlığıma sirayet etsin ve diğer tüm zamanlar “diğer” olarak kalsın istiyorum. 

Hazır mısınız? 

Olga Tokarczuk

Olga’nın da romanında geçirdiği gibi, yaratmak Tanrı’nınsa, adlandırmak da insanın işi. Yaşamaya, dünyaya ve kendimizin yarattığından habersiz dertlerimize katlanmayı istiyorsak başka türlüsü güç. Olga bu konuda çok başarılı; her bir kahramanının zamanını öyle duru bir dille anlatıyor ve adlandırıyor ki, zamanda yolculuğun bir başka yolunu keşfediyorum. Her bir karakterin büyüsü başka ve sonunda kendimi tüm zamanların karması içinde gezinirken buluyorum. Onların kendi hayatlarına yabancılaşan yüzü, insanın varoluşunda yer eden yaşama derin bir tutkuyla sarılışı, yaraları ve yara bantları, bir de benim varlığından habersiz olduğum yaralarıma bastıkları tuz…

Olga Tokarczuk’un, Nobel Edebiyat Ödülü’nü (2018) kelimeleriyle hak edişine bir kez daha imreniyorum. Tıpkı kahramanlarından Başak’ın eğreltiotunun altına saklanan tavşana ve taşın altına kaçan kertenkeleye imrenmesi gibi. Romanda sanırım en çok Başak’la sarsılıyorum. Küçükken hep bir tiyatro sanatçısı olmak isterdim ve özellikle yaşamın içinde üzerime uymayacağını bildiğim karakterlerin gömleklerini giydiğimi hayal ederdim. Eğer bu gerçekleşmiş olsaydı, Başak gömleğini giymek istediğim o karakter olurdu. Çünkü ben de tıpkı onun gibi ağaç kökleri arasında bir balık gördüğümde onun yerinde olmak isterdim. Sanırım bu, çocuk hafızamda sahnede olmaktan daha ışıltılı bir hayal… Tanrı, tüm öğretilerin kalbe işlendiği Kadimzamanlar’ın merkezinde, üzerine her yaz mayıs böceklerinin toplandığı bir tepe yükseltmiştir. Mayıs Böceği Tepesi olarak adlandırılan bu tepede Başak’ın istenmeyen, katran karası yüzünün parlayışını gördüm ben… Onu gökten inen yıldızların ışığında izlerken imrendikleri ve yerinde olmak istedikleri üzerine uzunca düşündüm. Cümlelerin altını kalın kalın çizdim. Devamında şöyle anlatıyordu Başak’ın serzenişini Olga:

“… Bir ağrı daha hissetmişti, bu sefer daha güçlü ve daha korkutucu. “Öleceğim,” diye düşünmüştü,”… şimdi öylece ölüp gideceğim. Doğum başlayacak ve kimse bana yardım etmeyecek.” (sayfa 21)

Aslında başa dönmeliyim. Ben bu ânın büyüsünden etkilendiğim için önce Başak’a yer versem de kitap, Kadimzamanlar’ın insanlarından biri olan Genowefa ile başlıyor. İnsan onun da aydınlık yüzüne hayran kalıyor, düşüncelerini kalbime mühürlüyorum. Cinsiyet üzerine herkesin bir sözünün olduğu günümüze şöyle bir ifade geliyor onun zamanından:

“Hepimizin kız evlada gereksinimi var. Hepimizin kızı olmaya başlasa dünyada barış olurdu.” (sayfa 14)

Bu derin bir mevzu ya da belki biz üzerine bunca söz söylediğimizden derinleşti, bilemiyorum. Sadece böyle bir ifadenin Kadimzamanlar’da âna mühürlenmesi ve diğer tüm zamanlardaki kargaşaya bir umut olması ihtimalini düşünüyorum. Birden aklıma şu sorular geliyor: 

Kadimzamanlar’ın bugüne yansıması insan yaşamının üzerine doğmuş bir güneş mi? Doğru zamanda doğru yerde olmanın, doğru şeyi söylemenin, insanı insan olduğu için anlamanın ve sevmenin ipuçlarını vermek istiyor olabilir mi Olga? Bugün bize sınırlarını çizen dünyada, diğer tüm zamanlardan vazgeçip, Kadimzamanlar’a doğru düşünceli ve dalgın adımlarla yol alırsak, bunu gerçekten yaparsak, bir günde her şey yoluna girer mi? Eskisinden bile daha iyi olur mu? 

Acaba önce Genowefa’yı tanımasaydım, Başak yine de beni karanlık tarafıyla bu kadar etkiler miydi? Bu durumda ben Genowefa’dan daha mı çok etkilendim? Evet, onu çok sevdim, ama zaten işin sırrı burada galiba. Ben Genowefa’yı sevdim, ama sahnede Başak olmak isterdim. Bu iyi ve kötünün çabalayan dengesi ve işte insanlığın dramı da burada başlıyor. Hepimiz karanlık yanlarımızı saklayarak göstermek için belli ki spot ışıklarına ihtiyaç duyuyoruz… 

Bu soruların arasında bir de aşk hikâyesi var; tadımlık. Evet, öyle diyorum, çünkü açlıkla sahicilik arasında, işaret parmağıyla apaçık gösterilmiş o aşk, en sevdiğin yemeğin tadına doyamamaktan farksız. Bir anda kendinizi bir başkasının zamanında buluveriyorsunuz. Öylece yaşanıyor ve bitiyor. Gerçekten bir film sahnesi gibi, insanın damağında tarifsiz bir tat bırakıyor. Genowefa ve Eli’nin aşklarını kitabın o sayfasında aldığım bir notla, kendimce şöyle özetlemek istiyorum: 

Bazen öyle anlar gelir ki, öğleden sonra akşam olmasını beklersin. Diğer tüm zamanlar belki de beklemek içindir. 

Genowefa’nın zamanında olaylar şöyle gelişiyor: 

Tanrı, patateslerden çiçekler düşüp yerine yeşil meyveler geldiğinde hamile olduğunu anlayan Genowefa’nın sesini duyuyor ve ona bir kız çocuk veriyor. Savaşta olan kocası Michal, kızı Misia ile ilk kez altı yıl sonra, değirmenin önünde karşılaşıyor. Ona ilk hediyesini veriyor; savaşta bulduğu kahve öğütücü. Sarsılan dünyasıyla onu buraya, kızına kadar getirmiş. Bir başka hikâyenin perdesini araladığından habersiz… Savaş zor elbet, ama yıllar Genowefa için de çok zor geçiyor. Ne kadar süreceğini bilmediği o zaman dilimi boyunca değirmenin tıpkı kocasının bıraktığı gibi çalışması için elinden geleni yapıyor. O, kadının üretken yanının örneği. Tüm bu zorluklar arasında bir bakış işte Eli. Üzerine onca şey söylenmese bile aşk bu, hissediliyor. Genowefa’nın baktığı değil, gördüğü yerde; boşluğa baksa bile. Bir bakıştan ötesi yaşanmasa bile… 

Kadimzamanlar’da nehirlerin başında bir melek olur ve meleklerin doğumuna şahit olduğu insanlar vardır. Bir melek genel olarak her şeyi farklı görür ve meleklerin sahip olduğu tek duygu, gökkubbe kadar ağır, sonsuz bir acımadır. İşte bundan sebep Misia’nın meleği, onun doğumunu ebesi Kucmerka’dan daha farklı görmüş ve ona acımıştır. 

Melekler, insanlar ve onların zamanları… Bu roman aslında özetle Tanrı’nın yarattığı sekiz dünyayı anlatıyor. Mitsel bir Polonya kasabasından sunduğu kesitlerde, 1914’ten 1980’e kadar geçen zamanda insanlığın değişimini anlatan Olga, Kadimzamanlar’da yaşayan üç neslin arketip fertlerini kullanıyor. Bir oyun olarak kurgulanan anlatıda, oyunu Toprak Sahibi Popielski oynuyor. Kadimzamanlar’da kendisine sıra gelen her bir karakterin zamanı belirliyor oyunun ilerleyişini. Ancak yine de insanın değil, zamanın etkisi esas ve oyunda kaçıncı dünya yaratıldıysa insanın zamanı da işte o yana eviriliyor. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanın Tanrı’ya sığınan kalbi ve kaybettiklerini bulduğunda ondan uzaklaşması arasında dönüyor belki de sekiz dünya. Ancak beşinci dünyanın kurulmasının ardından insanlar Kadimzamanlar’da yerleşik düzene geçiyor; evler yapıyor, evleniyor ve çocuk sahibi oluyorlar. 

Düzen, insana sebebini hiç sorgulamadığı bir mutluluk getirir. Oysa insan yine bir önceki dünyada ardında çöpler bırakmış, yolunun akışını da değiştirememiştir. İnsanın kendini kandırarak yol almasının bir diğer ifadesidir bu işte. 

Aşkın sahiciliğinden ve sekiz dünya oyunundan sonra bir kez daha karanlığa dönüyorum yüzümü. Karanlık yanımız daha baskınsa kötü bir insan olduğumuz söylenebilir mi bilemiyorum, ama şimdi de Kötü Adam’ın Zamanı çağırıyor beni. Kötü Adam, Kadimzamanlar’ın ormanlarında savaştan da önce ortaya çıkıyor, ancak onun gibi birinin bu ormanlarda her zaman yaşamış olma ihtimali var. Keza biz onlara bugün metrobüste dahi rastlıyoruz. Diğer zamanlara geçişi kolay oldu mu bilemiyorum tabii, ama Kötü Adam’ın yaşayacağı zorlukları da dert edinemeyeceğiz şimdi. Yine de Kadimzamanlar’da Kötü Adam’ın zamanına gidebilseydim, bunu ona sormak isterdim. Onun da yaraları vardı ve kabuk bağlamazsa işi zordu kuşkusuz. Peki, Kötü Adam’ın Kötü Adam olmasında gerçekte ne olduğunu bilmeyişine aldırmadan fütursuzca konuşan insanların da payı var mıydı? Sıradan insanlar zamanla birer Kötü Adam olmaya aday mıydı? Kötü Adamların hafızası her geçen gün biraz daha silinip düzleşebilir miydi sahiden? 

Olga, her seferinde bir başka metaforla bence içimizdeki kötülere dikkat çekiyor. Bu bazen bir karakter üzerinden oluyor bazen de doğanın kendisini kullanıyor; ıhlamur ağaçları, meyve ağaçları, mantarlar, sebzeler… Nihayetinde yaralanmadan çıkmanın mümkün olmadığı senaryoları düşürüyor insanın aklına. İnsan eşit derecede hem iyidir hem de kötü. Sonunda bunun bir başka çıkar yolunun olmadığı kabulüyle çeviriyorsunuz hep bir sonraki sayfayı… 

İşte o çevirdiğim sayfalardan birinde şu kadim bilgiyle karşılaşıyorum:

“Bir ağaç öldüğünde, bir anlamı veya etkisi olmayan düşünü başka bir ağaç devralır. İşte ağaçların ölmemesinin sebebi budur. Kendi varoluşlarından habersiz, zamandan ve ölümden azat edilmişlerdir.” (sayfa 244)

Sonsuzluğun keşfini ezelden beri yapmış olan ağaçlar, yeryüzünde insanlara ders veriyor olabilir mi? Pandeminin başından beri dünyanın bize çizdiği sınırlardan bahsediyoruz. Evet, o sözünü ettiğim dünya, doğanın ta kendisi ve ağaçlar yine konuşmadan anlatmanın bir yolunu buluyor belki de. Aynı sayfada Olga’nın ağaçlar üzerine başka cümleleri de dikkatimi çekiyor: 

“Ağaçlar zamanda değil, mekânda hapsolmuştur.

(…)

Ağaçlara göre insanlar sonsuza kadar vardırlar, ama varlıkları yokluklarıyla eşdeğerdedir.” 

Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler için klavyenin başına geçtiğimde bir tam tur yolculuk yapmanın peşindeydim. Kendi varoluşlarından habersiz ve bizim varlığımızla yokluğumuzu bir gören ağaçlara kadar uzandığıma ve saati çoktan sabaha döndüğüme göre evet, ben bir tam günü tamamladım. Ama sanırım bu sadece bir yolculuk değilmiş. Kaçırdığım bir şey kalmasın diye her şeyi tekrar düşünmeye çalışırken fark ettim bunu. Zaten hiçbir zaman tam olmaz, hep eksik kalır, eksik hissedersin. Ben her gün bir şeyleri kaçırmamak için çırpınırken de tam olarak böyle oluyorum işte. Öyleyse bu roman cümlelerden değil de ağaçların yapraklarından, insanların soldurmaya hevesli zamanlarından, meyve ağaçlarının ne anlama geldiğinden, doğumumuza şahit olan meleklerden ve mutlu olmak için çabalarımızdan oluşuyor. Kovaladığımız koca bir hayatı demek böyle anlamlandırmış Olga; dünyanın kederine bir ayna tutarak ortak olmak istemiş…

Taşınma telaşındaydım ve kargoyu dört gözle beklemiştim. Geç kavuştuk, ama su gibi içtim kitabın sayfalarını. Yayınevinin mektubunu okuduğum anda ben Kadimzamanlar’a gelecekten, sadece beni ilgilendiren bir iz bırakmak istedim. Hala yanıtını bulamadığım çok sorum var, ama kalbim yolunu bir kez daha buldu. Umarım siz de kitabın son sayfasına geldiğinizde o “Ben kimim ve neredeyim?” diye aklınıza kazınan soruya doğru yanıtı verirsiniz. Ya da bir dakika, biz bu sorunun cevabını ararken yaşadığımıza hayat demiyor muyduk? 

Evet, sona geldik; bu yazının bir yerde ve bir şekilde bitmesi gerekiyor. Tüm kahramanların hikâyesinden söz edemezdim, ama artık onlara da yabancı hissetmediğinizi göreceksiniz. Sorularınız bol, cevaplarınız zamanınıza doğrulanmış olsun dilerim. 

İyi okumalar… 

KÜNYE

Kadim Zamanlar ve Diğer Vakitler

Olga Tokarczuk

Lehçe aslından çeviren: Neşe Taluy Yüce 

Timaş Yayınları – Roman 

318 sayfa 

2 Yorum

  1. Sevinç Şahin Sevinç Şahin 18/12/2020

    teşekkürler, kitabı okumaya karar verdim yazdıklarınızı okuduktan sonra…

  2. Seslenen Adam Seslenen Adam 18/12/2020

    İsmiyle müsemma! Mürekkep hep aksın…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir