İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mert Bekçi: Cilalı olandan kaçmak ve otantik olana dönmek istiyoruz”

Reklamcılıktan yayıncılığa, metin yazarlığından UX yazarlığına uzanan bir kariyerin ve yıllarca süren profesyonel fotoğrafçılığın içinden konuşan Bekçi, kendi deyişiyle “türü bozuk” bir kitap yazmış. Anı, deneme ve kültür incelemesi arasında gidip gelen Meydan (Mergen Yayınları), balkonlardan mahalle esnafına, Bahçelievler’deki Haznedar Sokağı’ndan dijital çağın gürültüsüne uzanıyor. Mert ile ilk kitabı ”Meydan”ı konuştuk.

Meydan çıktı ve kapağında piksellere dağılan bir çocuk bisikletle gidiyor. Açık konuşalım: Bu, “Eskiden her şey çok güzeldi” diyen bir kitap mı?

Hayır ve bunu kitabın daha ilk sayfalarında söylüyorum.

Neden direkt böyle bir açılış yaptınız kitapta?

Çünkü bu soruların geleceğini biliyorum. Nostalji, biraz da bugün kendisini meşgul edecek uğraşıları olmayanların oyalandığı bir yer. Böyle şeylerle aram iyi değil benim. “Tamam şimdi ne yapıyoruz? Yarın ne üretiyoruz?” tarzında yarışlarım var benim. Bununla mutluyum.

Nostaljinin ise geçmişi seçerek hatırlama gibi bir özelliği var. Bazı şeyleri özlerken o dönemin sorunlarını, zorluklarını unutabiliyoruz. Benim için geçmişe dönüp bakmanın amacı eski günlerin daha güzel olduğunu kanıtlamak değil. 

“Eskiden komşular birbirlerine evlerinin yedek anahtarını verirdi, şimdi neredeyse birbirlerini gırtlaklayacaklar.” Aslında kitaptaki geçmişe dönme meselesini bu cümlelere indirgeyebiliriz. Biraz basitleştirmeyi göze alarak.

Meydan anı mı, deneme mi, kültür incelemesi mi?

Bunların arasında bir yerde. Ben “türü bozuk” diyorum. (gülüyor)

Yazarlık ve iş hayatın kitaba nasıl yansıdı?

Uzun yıllardır reklam ve yayıncılık sektöründe çalışıyorum. Metin yazarlığından UX yazarlığına kadar farklı alanlarda tecrübem var. Profesyonel olarak fotoğraf da çektim yıllarca. Yani bu işlerden para kazandım. Şükür ki bayıla bayıla yaptığım işlerden para kazanıyorum. Bu da bana hem dijital dünyayı içeriden görme hem de kültür ürünlerinin nasıl dolaşıma girdiğini anlama imkânı veriyor. 

Örneğin bizim sektörde “nostalji pazarlaması” diye bir laf vardır. İnsanların satın alma davranışlarını etkilemek için eskiden kalma bir olay aracılığıyla duygusal bir bağlantı kuruyorsun. Bir marka veya ürünle olumlu ilişkiler oluşturmak için insanların güzel anılarına oynarsın. Kitabı yazarken bu konuları da tekrar dönüp araştırdım.

Kitapta balkonlardan mahalle esnafına kadar pek çok mekânı anlatıyorsun. Bir yerin mimarisi, oradaki insanların karakterini değiştirebilir mi?

Hekimlerin “Ne yiyorsanız osunuz.” diye bir lafı vardır. Mekânların etkisi de buna benzer. Geçenlerde bir ödül törenindeydim. Saat akşam 22.00 civarıydı. Sahnede hâlâ ödüller dağıtılıyor ama herkesin uykusu geldi artık. Fakat müzik son ses devam etti. O müzik de olmasa sandalyelerde uyuyacaktık hepimiz. Böyle bir şey mekân. Biraz illüzyon da aynı zamanda.

Mekânlar insanın karakterinden önce alışkanlıklarını değiştirebilir. Alışkanlıklar da zamanla hayatı şekillendirir. Balkonları düşün. Bir balkon, evin dış dünyayla kurduğu küçük bir ilişkidir. Komşuna seslenirsin, sokağı seyredersin, bir saksıyla uğraşırsın. Bazen de hiçbir şey yapmadan oturursun. Bugün ise çoğu apartmanda balkon, sus payı için eklenmiş birkaç metrekareden ibaret. Bu durum ABD, İngiltere gibi ülkelerde de böyle şu an.

Sosyal medyanın insanı getirdiği noktayı “içerik obezitesi” olarak tanımlıyorsun. Bunun mutfağında neler kaynıyor?

Sonsuz bir içerik arzı ve buna bağlı zihinsel bir bulantı. Sosyal medya algoritmaları bizi ekranda tutmak için psikolojinin tüm açıklarını ustalıkla sömürüyor. Artık “bok” desek anında reklamını göreceğimiz bir dijital dayatma çağındayız. İnsanlar yiyemeyecekleri kadar çok veriyi aynı anda midelerine indiriyor, sonra da hazımsızlık yaşıyorlar. Ayrıca boyun düzleşmesi yolda, geliyor. Şu an yirmilerinde olan insanlarda bu durum daha erken bile başlıyor. Telefona bakmaktan hep bunlar.

mert bekçi meydan

Kitapta sık sık “beklemek” kavramına vurgu yapıyorsun ve teknolojinin bizi beklemekten mahrum bıraktığını söylüyorsun.

Yırtıcı bir hayvan avını ele geçirmek için en uygun ânı bekler. Fidanın ağaca dönüşmesi için zamana ihtiyaç vardır. Dil öğrenmek için yıllarını harcarsın. Tüm bu örnekleri artırabiliriz.

Teknoloji ise bize asla beklememeyi öğretiyor. İlişkilere de yansıyor bu. Ağaçta meyva bol… Andy Warhol’un dediği gibi, bir şeyi bekleme fikri o macerayı heyecanlı kılar. Yetişkinlik nedir? Hazzı yeri geldiğinde erteleyebilmektir. Hazzı erteleyemeyen, her şeye bir tıkla anında ulaşmak isteyen kişiler olgunlaşamaz. Bir oyun karakteriyle tırnak içinde her şey olabiliyorsun. Tekrar başlayabiliyorsun. Oyunun zorluk ayarlarını değiştirebiliyorsun. Bizim kendi hayatlarımızda böyle bir lüksümüz yok. Beklemek zorundayız. Bu beklemeler sıkıcıdır tabii. Bu sıkıcılıktan kurtulmak için insan eğlenceli bir şeyler arar kendisine. O “şey” ne olacak? Bu önemli.

Kitabın en sert iddialarından biri şu: Analog dünya zenginlere özgü bir lüks haline gelecek. Bu bir kehanet mi yoksa bir kötümserlik mi?

İkisi de değil, gözlem. Niye sert bir iddia olsun ki? Günümüzde ekransız okullar, sosyal medyadan uzak yaşam alanları, el yapımı mekanik saatler ve plaklar birer statü göstergesi. Bunları edinebilmek için para gerekiyor. Bu kadar basit. Ancak yine de somut olanı, gerçek ve insani hissettiren bir şeyi, sayısız yazılım güncellemesinde kaybettiğimiz bir şeyi aramaya başladık. Cilalı olandan kaçmak ve eski usul gerçeğe, insanî bağlantıya dönmek istiyoruz.

Kitapta sık sık “analog” ve “dijital” karşılaştırması yapıyorsunuz. Dijitalleşmeye karşı mesafeli bir tutumunuz mu var?

Mesafe güzel bir şey öncelikle. Laubaliliğe, gevşekliğe, laçkalaşmaya karşı sizi korur. Teknolojinin ve internetin sunduğu imkânları yadsıyamayız. Ben de işlerim gereği zaten dijitalin göbeğindeyim. Özellikle de hastalıkları iyileştirme noktasında teknolojiden bugün şapka çıkartacak düzeyde yararlanmak mümkün. 

Ancak dijitalleşmenin bir kolaylık olmaktan çıkıp bir “dijital dayatmaya” dönüşmesi başka mesele. Nüansı kaçırmamak lazım. Kitapta vurguladığım şey, analogun bir nostaljiden ziyade hakiki bir yaşam biçimi olduğu. “Analog” derken kastettiğim, dünyayla fiziksel iletişim kurduğumuz bir hayat.

Kitapta kişisel anılarla kültürel hafıza iç içe. Ablanın Rock’n Coke izleyip Hayko Cepkin albümü alması da var. Kendi hayatın anlatılmaya değer mi?

Kendi hayatımı tek başına anlatılmaya değer bulmadım, o yüzden kitap bir otobiyografi olmadı. Ablam, Bahçelievler’deki Haznedar Sokağı, balkonlar, bahçeli apartmanlar, müzik… Bunlar bir hayatın kronolojisi değil, bir dönemin kalıntısı. Beni içine çeken kültürü anlatırken kendim de arada bir görünür oldum.

QUIZ

En sevdiğin analog fotoğraf makinesi?
Zenit 212k
İstanbul’da zamanın durduğu o yer?
Bahçelievler Haznedar Sokağı, Ataköy Ata Park, Şişhane’den Pera Müzesi’ne giden yol, Feneryolu sokakları, Kanlıca, Şehremini, Bakırköy Balıkçı Barınağı
Çocukluğunun en keskin kokusu?
İlkokuldaki kantinin tost kokusu
Yazarken fonda kesin çalan/çalacak olan şarkı?
Witcher 3 Kaer Morhen
Yazarken olmazsa olmazın?
Yalnızlık ve sabah saat 5-6 suları

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir