Armağan Portakal’ın yaşam yolculuğu, kurumsal hayattan doğaya, fotoğrafçılıktan edebiyata, girişimcilikten sanata uzanan çok katmanlı bir hikâye anlatıyor. Çevre mühendisliği eğitiminin ardından pazarlama dünyasında kariyer yapan Portakal, 2005 yılında kendi yolunu çizerek üretmenin ve özgürlüğün peşine düştü. Fotoğrafla, yazıyla ve yolculuklarla şekillenen bu arayış; kitaplara, Torlak Çiftliği’ne ve kahve markası Blend1601’e uzandı. Anadolu’nun insanlarını ve kültürünü keşfetme tutkusunu “2 Kadın Anadolu’da” projesiyle sürdüren Portakal, doğayla kurduğu bağı sanatla da buluşturdu.
Kazdağları’ndan sökülerek çiftliğinde yeniden hayat bulan asırlık bir zeytin ağacından ilhamla doğan İDA Sergi, bu buluşmanın en özel duraklarından biri. 2022’de başlayan sanat yolculuğu, bu yıl üçüncü kez, 14–29 Kasım 2026 tarihleri arasında Urla’daki Pintura Urla Sanat Galerisi’nde “Işık” temasıyla sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Armağan Portakal ile doğanın, sanatın ve üretmenin yaşamındaki yerini; bir zeytin ağacının nasıl sanat yolculuğuna dönüştüğünü ve İDA Sergi’nin ardındaki düşünceyi konuştuk.
–Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Birbirinden farklı alanlarda üretim yapan Armağan Portakal’ın hikayesi nasıl başladı?
Ben çevre mühendisliği eğitimi aldım ve ardından pazarlama alanında çalıştım. Kurumsal hayatımın 13. yılında farklı bir yol seçmeye karar verdim. 2005’te uzaktan ve serbest çalışma düzenine geçtim. Bu karar, hayatımı kendi ilgi alanlarım ve değerlerim doğrultusunda şekillendirmeme olanak sağladı. Fotoğrafçılıkla ilgilendim, kitaplar yazdım, sosyal sorumluluk projeleri geliştirdim. 2015 yılında çiftçiliğe başladım ve Torlak Çiftliği’ni kurdum. 2019’da Blend1601’i hayata geçirdim. Bütün bu çalışmaların ortak noktası, benim için anlamı olan bir fikrin peşinden gitmek ve ona emek vermek.
Kendimi tek bir meslekle tanımlamıyorum. Hayatın farklı alanlarında öğrenmeye, üretmeye ve yeni şeyler denemeye devam ediyorum. Benim için önemli olan, yaptığım işin arkasında inanabileceğim bir hikayenin bulunması.
–Kurumsal hayattan çiftçiliğe geçmek oldukça farklı bir yaşam biçimine yönelmek demek. Bu kararın arkasında ne vardı?
Kendi hayatımın sorumluluğunu daha fazla üstlenmek ve çalışma biçimimi kendim belirlemek istiyordum. Kurumsal hayatta edindiğim deneyimler bana çok şey kattı. Ancak zamanla başka ilgi alanlarıma da yer açma ihtiyacı hissettim. Toprakla ilişkim güçlendikçe üretime bakışım da değişti. Çiftçilik, planladığınız her şeyin sizin istediğiniz zamanda gerçekleşmediği bir alan. Doğanın ritmine uyum sağlamayı, gözlem yapmayı ve sabretmeyi öğreniyorsunuz. Kontrol edemediğiniz koşullar karşısında esnek olmanız gerekiyor.
Bugün geriye baktığımda, farklı alanlara yönelme kararımın beni tek bir kimliğin sınırlarından çıkardığını düşünüyorum. Olması gerekenleri değil, çoğunlukla inandığım şeyleri yaptım. Kendi yolumu oluştururken de bu yaklaşımı korumaya çalışıyorum.
–Torlak Çiftliği sizin için ne ifade ediyor?
Torlak Çiftliği, doğayla ilişkimi yalnızca gözlem üzerinden değil, doğrudan üretimin içinde kurduğum bir alan. Zeytin ağaçlarıyla, toprakla ve mevsimlerin değişimiyle birlikte yaşamak bana farklı bir zaman anlayışı kazandırdı. Çiftlikte toprağın organik maddesini artırmak için çalıştım. 2015-2023 döneminde yaptığımız toprak analizlerinde organik madde oranındaki artışın yüzde 20’ye ulaştığını gördük. Bu sonuç benim için çok kıymetliydi; çünkü toprağı korumanın yalnızca bir düşünce değil, emek ve süreklilik isteyen bir uygulama olduğunu gösteriyordu.
Torlak Çiftliği’nde toprağı, tasarımı ve el sanatlarını bir arada düşünüyorum. Benim için üretmek, yalnızca ortaya bir ürün çıkarmak değil; üretimin gerçekleştiği yere, kullanılan malzemeye ve o sürecin taşıdığı değerlere de özen göstermek.
–İDA Sergi’nin merkezindeki zeytin ağacıyla başlayalım. İDA’nın hikayesi nasıl ortaya çıktı?
İDA, benim için çok kıymetli olan anıt zeytin ağacımızın adı. Kazdağları’ndan çiftliğimize gelen bu ağacın hikayesi, doğayla kurduğum bağın önemli bir parçasına dönüştü. Bir ağacın yaşını, gövdesindeki izleri ve bütün yaşanmışlıklarına rağmen varlığını sürdürmesini düşündüğünüzde, ona yalnızca bir bitki olarak bakamıyorsunuz.
İDA’nın hikayesi bana köklenmeyi, dayanıklılığı ve zamanın içinden geçerek var olmayı düşündürüyor. Bu ağaca duyduğum saygıyı ve onun bende uyandırdığı duyguları sanat aracılığıyla paylaşmak istedim. İDA Sergi fikri böyle doğdu. Sanatçı dostlarımı İDA’nın onuruna bir araya getirmek, farklı disiplinlerden eserleri aynı ortamda buluşturmak istedim. Bir ağacın hikayesiyle başlayan bu fikir, zaman içinde sanatçıların ve ziyaretçilerin de katkısıyla gelişen bir buluşmaya dönüştü.

–İDA Sergi’yi hazırlarken nasıl bir sanat anlayışından yola çıkıyorsunuz?
Benim için sanat, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi başka bir gözle görmesini sağlayan bir alan. Bir eserin yalnızca nasıl göründüğü değil, hangi düşünceden doğduğu ve hangi duyguyu taşıdığı da önemli. İDA Sergi’de farklı disiplinlerden sanatçıların kendi dilleriyle üretmelerine alan açmayı önemsiyorum. Her sanatçının malzemeyle, biçimle ve anlatıyla kurduğu ilişki farklı. Bu farklılıkların aynı çatı altında buluşması, serginin anlatısını zenginleştiriyor.
İDA’nın gölgesinde sanatçılarla ve sanatseverlerle bir araya gelmek, doğa ile sanat arasında bir ilişki kurmak istiyorum. Serginin yalnızca eserlerin görüldüğü bir yer değil, insanların düşüncelerini ve duygularını da beraberinde getirdiği yaşayan bir alan olması benim için önemli. El sanatı kadar önemsediğim zarafet de serginin temelini oluşturmaya devam ediyor.
–Bu yıl İDA Sergi’nin teması “Işık”. Bu temayı nasıl ele alıyorsunuz?
Işık, varlığını çoğu zaman fark etmeden kabul ettiğimiz ama onsuz olamayacağımız şeylerden biri. İDA Sergi’nin bu yılki temasını düşünürken ışığın yalnızca fiziksel bir olgu olmadığını, görme ve fark etme biçimimizle de ilişkili olduğunu düşünüyorum. Işık, bir eserin malzemesini, rengini ve biçimini algılamamızı sağlar. Ama aynı zamanda bir ayrıntıyı fark etmemize, daha önce görmediğimiz bir şeyi görmemize de yardımcı olur. Farklı sanatçıların ışığı kendi disiplinleri ve ifade biçimleri üzerinden yorumlamaları, bu temaya farklı katmanlar kazandırıyor.
2026 İDA Sergi’de farklı disiplinlerden ve farklı ifade biçimlerinden doğan ışık eserleriyle karşılaşacağız. Dileğim, İDA’nın gölgesinde sanatçılarla ve duyarlı ziyaretçilerle birlikte yolumuzun ışıkla kesişmesi.
–Fotoğrafçılık ve yazarlık da yaşamınızda önemli bir yer tutuyor. Bu iki alan, doğaya ve sanata bakışınızı nasıl etkiliyor?
Fotoğrafçılık bana bakmayı, gözlemlemeyi ve ayrıntıları fark etmeyi öğretti. Bazen bir görüntüde ilk anda fark etmediğiniz bir ayrıntı, fotoğrafı yeniden incelediğinizde bütün hikayeyi değiştirebiliyor. Yazmak ise düşüncelerimi ve gözlemlerimi başka bir biçimde ifade etmemi sağlıyor. Tesadüf ve Pencere kitaplarımın ardından Doğma Yavrum Dünya Çok Kalabalık adlı öykü kitabım yayımlandı. Her kitap, kendi içinde ayrı bir yolculuktu.
Fotoğraf, yazı, çiftçilik ve sanat organizasyonu benim için birbirinden kopuk alanlar değil. Hepsinde gözlem, merak ve hikaye arayışı var. İDA Sergi’de de bir ağacın hikayesinden yola çıkıp bu hikayenin farklı sanatçılar tarafından nasıl yorumlandığını ve ziyaretçilerde nasıl karşılık bulduğunu görmek beni heyecanlandırıyor.
–Torlak Çiftliği ve Blend1601 gibi girişimlerinizde de tasarım ve üretim ön planda. Bir fikri hayata geçirirken nelere dikkat ediyorsunuz?
Benim için bir işin yalnızca ticari olarak karşılık bulması yeterli değil. Ürünün bir hikayesi, üretim sürecinin bir anlamı ve arkasında emek veren insanlar olması önemli. Torlak Çiftliği’nde doğayla ve toprakla kurduğum ilişkiyi üretimin merkezinde tutuyorum. Blend1601’de ise kahve, tasarım ve el sanatları üzerinden farklı bir üretim alanı oluşturuyorum. Sanatçılarla ve ustalarla çalışmak, onların emeğini ve bilgisini görünür kılmak benim için değerli.
Her alanda aynı şeyi arıyorum: Gerçek bir hikaye, özenli bir üretim ve ortaya çıkan işe duyulan saygı. Bir fikrin hayata geçmesi kadar, nasıl hayata geçirildiği de önemli.
–Doğayla ilişkimizi yeniden düşünmemiz gereken bir dönemdeyiz. Sanatın bu konuda nasıl bir rolü olabilir?
Doğayla ilişkimizi yalnızca kaynakları kullanmak üzerinden kurduğumuzda, onunla aramızdaki bağın önemli bir bölümünü gözden kaçırıyoruz. Toprakla çalışmak bana, doğanın kendi döngülerini anlamanın ve kaynakları korumanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Sanatın bu noktada insanlara farklı bir bakış açısı sunabileceğini düşünüyorum. Bazen bir eser, uzun açıklamalardan daha güçlü bir etki yaratabilir. İnsanların daha önce dikkat etmedikleri bir ayrıntıyı görmelerini veya bir konu üzerinde yeniden düşünmelerini sağlayabilir.
İDA Sergi’nin de böyle bir alan olmasını istiyorum. Bir zeytin ağacının hikayesi üzerinden doğayla ilişkimizi, zamanı ve yaşamı yeniden düşünmek mümkün. Benim için sanatın kıymeti biraz da burada: Bir şeyi yalnızca göstermek değil, ona başka türlü bakmamıza vesile olmak.
–İDA Sergi’nin geleceğine ilişkin hayaliniz nedir?
İDA Sergi’nin kendi hikayesini büyüterek devam etmesini dilerken, sergiyi yurtiçi ve yurtdışında başka galerilere taşımayı hayal ediyorum. Her yıl farklı sanatçıların, eserlerin ve ziyaretçilerin katılımıyla yeni karşılaşmalar yaşanıyor. Benim için bu karşılaşmalar, serginin en değerli taraflarından biri.
İDA’nın hikayesinin sanat aracılığıyla daha fazla insanla buluşmasını, farklı disiplinlerin bir araya gelmesini ve doğayla sanat arasında kurduğumuz bağın güçlenmesini diliyorum. Serginin geleceğini yalnızca büyüklük ya da katılımcı sayısı üzerinden değerlendirmiyorum. Oluşturduğu anlam ve insanlarda bıraktığı iz de benim için önemli. İDA’nın gölgesinde başlayan bu yolculuğun nasıl gelişeceğini zamanla göreceğiz. Ben bu hikayeye emek vermeye ve yeni karşılaşmalara alan açmaya devam etmek istiyorum.












İlk yorum yapan siz olun