Moleküler biyolog ve yazar Öyküm Kaplan Arabacı ile yaptığımız söyleşide, insan bedeninin görünmez evrenine uzanıyor; bilimin karmaşık görünen dilini merakın ve hayranlığın diliyle yeniden keşfediyoruz. Bilim çoğu zaman laboratuvarların kapalı kapıları ardında, karmaşık terimler arasında anlatılan bir alan gibi görülüyor. Oysa yazar, ilk kitabı İçimizdeki Evren ile bu algıyı değiştiriyor; hücrelerden genlere, beyinden düşüncelere uzanan görünmez dünyayı herkesin anlayabileceği, merak duygusunu besleyen bir dille okurla buluşturuyor. Arabacı ile bilim iletişimini, moleküler biyolojinin gündelik yaşamımızdaki karşılığını, beynimizin sırlarını, yapay yaşamdan kanser araştırmalarına uzanan pek çok konuyu ve elbette İçimizdeki Evren’in ortaya çıkış hikâyesini konuştuk.
Röportaj: Damla Karakuş
BİLİMLE BAŞLAYAN BİR YOLCULUK
-Öyküm Hanım merhaba, klasik bir girişle biraz sizi tanıyarak başlayalım mı?
-Merhaba, memnuniyetle. Merakının peşinden giden ve moleküllerin o gizemli dünyasını anlamaya çalışan bir araştırmacıyım diyebilirim. Akademik yolculuğum İstanbul Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde Moleküler Biyoloji ve Genetik eğitimiyle başladı. Ardından, sinir sisteminin derinliklerine inme arzusuyla Almanya’ya, Göttingen Max Planck Enstitüsü’ne giderek Moleküler Nörobiyoloji alanında doktora sonrası çalışmalarımı tamamladım. Türkiye’ye döndüğümde Koç ve Sabancı Üniversitelerinde araştırmacı olarak çalışmalarımı sürdürdüm; bu uzun soluklu serüvenin son akademik durağı ise Oslo Üniversitesi oldu. Yıllarca laboratuvarda hücrelerin, sinirlerin ve genlerin o büyüleyici dilini çözmeye çalıştıktan sonra, bu görünmez ama muazzam evrenin sadece bilim insanlarının tekelinde kalmaması gerektiğini hissettim. Laboratuvar duvarlarının dışına taşan bu heyecanımı, bilimin o karmaşık yapısını herkesin keyifle okuyabileceği bir hikâyeye dönüştürme arzusuyla birleştirdim ve böylece araştırmacılık kimliğimin yanına yazarlık da eklenmiş oldu.
-Araya sıkıştırmadan edemeyeceğim; İskandinavya’da yaşam nasıl gidiyor? Çalışmalarınıza katkıları nedir orada yaşamanın?
-Şu an Norveç’te yaşıyorum ve İskandinavya’da hayat, özellikle de şu dönemde, yani yaz aylarında gerçekten çok güzel. Oslo’da, ülkenin çok kuzeyinde olmamama rağmen bitmek bilmeyen günlerin, o batmayan güneşin keyfini çıkarıyorum. Tabii bunun arkasında, kapıda bizi bekleyen uzun ve karanlık bir kışın olduğunu bilmenin getirdiği bir motivasyon da var. Norveç doğası ve iklimi, bana galiba en çok elimizdekilerin kıymetini anlık olarak bilmeyi öğretti.
Aslında yurt dışında yaşamak, özellikle Almanya ve Norveç gibi ülkelerde uzun yıllar geçirip bambaşka kültürleri, insan davranışlarını ve alışkanlıkları gözlemlemek beni yazmaya fazlasıyla teşvik etti. Türk kültürü ile İskandinav kültürü arasında dağlar kadar fark var; ancak beni burada en çok etkileyen şey, insanların muazzam bağımsızlığı ve o kıskanılacak iş-yaşam dengesi oldu. Tüm bu gözlemlerim, zihnimde kültür, nörobilim ve davranış bilimi ekseninde yeni pencereler açtı.
-Peki, bilimsel açıdan bakarsak?
-Oslo Üniversitesi alanında oldukça güçlü bir kurum ve orada araştırma yapmak benim için çok öğretici, değerli bir tecrübeydi. Laboratuvarda, günümüz dünyasının en çok tartışılan konularından biri olan farklı antidepresanların beyin hücreleri üzerindeki etkilerini araştırdım. Biliyorsunuz, bu ilaçların kullanımı tüm dünyada geometrik olarak artıyor; oysa zihnimizin ve beynimizin çalışma mekanizmalarını moleküler düzeyde biraz olsun anlamak, belki de dışarıdan bir müdahaleye ihtiyaç duymadan kendi iç dengemizi bulmamıza kapı aralayabilir.

İÇİMİZDEKİ GÖRÜNMEZ FABRİKA
-Hücreden “görünmez fabrika” diye söz ediyorsunuz. Bu benzetmenin temelini anlatır mısınız?
-Hücre, mikroskobik boyutuna baktığınızda gözle görülmeyecek kadar küçük, ancak işleyişine odaklandığınızda ucu bucağı olmayan devasa bir dünya. Kitaba İçimizdeki Evren adını vermemin temel sebebi de tam olarak bu tezatlık. Biz bilim insanları, yıllarca bunun eğitimini alsak, laboratuvarda her gün onlarla çalışsak bile bu mikro fabrikanın büyüklüğünün ve kusursuzluğunun farkına tam anlamıyla varabildiğimizden emin değilim. Her seferinde insanı yeniden büyüleyen bir mekanizma bu.
Neden mi fabrika? Şöyle hayal edelim: İçeride her an kesintisiz bir üretim, lojistik ağ ve bilgi akışı var. DNA bizim devasa kütüphanemiz ve ana planımız; RNA bu plandan emirleri taşıyan habercilerimiz; proteinler ise fabrikanın gece gündüz çalışan işçileri, makineleri ve ürünleri. Eğer tek bir hücrenin içinde, sadece bir saniyede sentezlenen proteinleri, kopyalanan genetik kodları ve yürütülen biyokimyasal reaksiyonları matematiksel olarak hesap etmeye kalksak, yeryüzündeki en gelişmiş, en büyük endüstriyel fabrikaların kapasitesi bile bunun yanında çok ilkel kalır. Üstelik bu görünmez fabrika, hiçbir atık bırakmadan, milisaniyelik bir koordinasyonla ve tamamen kendi kendini yöneterek çalışıyor. İşte bu yüzden hücre, bence doğanın tasarladığı en kusursuz ve en büyük üretim tesisi.
-Birçok sorunun cevabının biyolojide değil, moleküler biyolojide olduğunu söylüyorsunuz. Peki, aradaki fark nedir?
-Bunu en basit haliyle bir “ölçek ve derinlik” farkı olarak tanımlayabiliriz. Biyoloji işin daha makro boyutudur; canlıları, organları, dokuları, ekosistemleri ve bunların birbiriyle olan ilişkilerini inceler. Yani bize büyük resmi gösterir, bir organizmanın dışarıdan nasıl davrandığını veya nasıl hayatta kaldığını anlatır. Moleküler biyoloji ise o büyük resmin ardındaki asıl kodları yazan görünmez dünyadır; işin mutfağı, yani temelidir.
Örneğin klasik biyoloji bize kalbimizin nasıl kan pompaladığını, gözümüzün nasıl gördüğünü ya da bir yaprağın nasıl yeşil olduğunu söyler. Ancak moleküler biyolojiye geçtiğinizde soru şuna dönüşür: O kalbin kasılmasını sağlayan proteinler milisaniyeler içinde nasıl katlanıyor? Gözdeki o tek bir fotonu algılayan reseptörün atomik yapısı nedir? İşte bu yüzden hayatın, hastalıkların, yaşlanmanın ya da evrimin asıl sırları o makro yapıda değil, atomların ve moleküllerin birbirine dokunduğu o en alt katmanda saklıdır. Temelde ne olduğunu anlamadan, yüzeydeki yapıyı tam olarak çözemezsiniz. Cevapların moleküler biyolojide olduğunu söylememin sebebi bu; çünkü biz direkt yaşamın kaynak kodlarıyla ilgileniyoruz.
YAPAY YAŞAM, BEYİN VE DUYGULAR
-Yapay zekânın yaşamımıza iyice sirayet ettiği günlerden geçerken yapay yaşam yaratmanın mümkün olup olmadığını sormak istiyorum size.
-Teknik olarak baktığımızda, biyolojik anlamda yapay yaşam yaratmak ya da var olan bir yaşamı kopyalamak artık bir bilimkurgu ögesi değil, laboratuvarlarda bizzat gerçekleştirdiğimiz bir gerçeklik. Bugün bilim insanları yapay DNA dizilimleri tasarlayabiliyor, sentetik hücreler üretebiliyor ya da genetik mühendisliğiyle canlıları klonlayabiliyorlar. Dolayısıyla işin fabrikasyon ve donanımsal kısmında yapay yaşam üretmek mümkün. Ancak burada gözden kaçırmamamız gereken, bilimin sınırlarını ve asıl mucizeyi belirleyen çok daha derin bir ortak nokta var: Beyin ve hafıza. Bugün bir canlıyı, örneğin evinizdeki köpeğinizi genetik olarak birebir klonlayabilirsiniz. Teorik olarak onun fiziksel bir kopyasını (yapay yaşamını) var etmiş olursunuz. Fakat o klon, sizin eski köpeğinizle paylaştığınız anıları, size bakarken gözlerinde beliren o sadakati, birlikte yaşadığınız deneyimleri asla taşıyamaz. Çünkü biyolojik materyali kopyalayabilseniz bile, o materyalin hayat boyu çevreyle kurduğu bağlar sonucu oluşan anıları ve benliği kopyalayamazsınız; onlar canlıyla birlikte gider. Yapay zekâ bize kodları ve verileri taklit etmeyi öğretebilir, sentetik biyoloji de hücreyi kopyalamayı mümkün kılabilir; ama “yaşamak” sadece hücrelerin yan yana gelmesi değil, o hücrelerin zaman içinde biriktirdiği yaşanmışlıklardır. Bu yüzden biyolojik bir yapay yaşam mümkün olsa da ruhu ve anıları olan bir “benlik” yaratmak hâlâ doğanın en büyük ve taklit edilemez sırrıdır.
-Beynimizdeki sinir hücreleri ile duygularımız arasındaki bağı anlatır mısınız bize?
-Duyguları genellikle kalbe ya da tamamen soyut bir alana konumlandırmayı seviyoruz; oysa hissettiğimiz her şey, beynin o karanlık odalarında gerçekleşen muazzam bir kimyasal senfoninin sonucu. Beyindeki milyarlarca sinir hücresi, birbirleriyle sürekli konuşan devasa bir iletişim ağı oluşturuyor. Bu hücrelerin birbiriyle kurduğu temasa ve aralarındaki o mikroskobik boşluklara salgılanan moleküllere ise nörotransmitter deniyor.
İşin en büyüleyici kısmı tam burada başlıyor: Soyut olarak adlandırılan o devasa duygular, aslında bu minicik moleküllerin ve onlara eşlik eden hormonların dansıyla şekilleniyor. Örneğin, sabah uyanınca hissedilen o sebepsiz neşe ya da bir başarı sonrası gelen tatmin hissi, beyinde dopamin molekülünün salınmasıyla ilgili. Birine duyulan o derin güven ve aidiyet hissi oksitosinle; hayata karşı hissedilen huzur ise serotonin moleküllerinin sinir hücreleri arasında mekik dokumasıyla ortaya çıkıyor.
Yani aslında aşk, korku, hüzün ya da heyecan dediğimiz o devasa insani deneyimler, mikroskobik düzeyde bir hücrenin diğerine fısıldadığı kimyasal cümleler. İçimizde soyut fırtınalar koptuğunu sanırken, arka planda hücreler muazzam bir simyayla bizi biz yapmaya çalışıyor. Kitaba İçimizdeki Evren dememin bir sebebi de bu; dışarıdaki evrende yıldızlar çarpışıyor, içimizdeki evrende ise moleküller çarpışıp duyguları doğuruyor.

KANSERDEN VİRÜSLERE HÜCRELERİN MÜCADELESİ
-Pek çok gelişme yaşansa da kanser hâlâ hayatımızı ciddi şekilde etkileyen bir illet. Moleküler biyoloji çerçevesinde bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
-Kanser aslında dışarıdan gelen bir düşman değil; tamamen kendi hücremizin kontrolden çıkması, vücudun ortak kurallarına uymayı bırakıp kendi komutunu dinlememesi hikâyesi. Normalde bir düzen içinde bölünen ve miadı dolduğunda sessizce veda eden hücreler, bir anda bu kuralları hiçe sayarak kontrolsüzce büyümeye ve yayılmaya başlıyor. Tabii bunun arkasında tek bir suçlu yok; kimi zaman genetik kodlarımızdaki bir bozukluk, kimi zaman da maruz kaldığımız çevresel etmenler bu süreci tetikliyor. Dolayısıyla yüzlerce farklı sebebi ve yüzü olan bir tablodan bahsediyoruz.
Ancak moleküler biyoloji sayesinde artık bu “söz dinlemeyen” hücrelerin dilini çok daha iyi çözüyoruz. Eskiden kemoterapi gibi tüm bedeni, yani sağlam hücreleri de etkileyen ve hastayı çok yoran tedaviler tek seçeneğe yakınken, bugün artık “kişiselleştirilmiş tıp” ve hedefe yönelik tedaviler öne çıkıyor. Kanser hücresinin üzerindeki o özel moleküler haritayı çıkarıp, sadece o hücreyi hedef alan akıllı ilaçlar kullanıyoruz. Bu sayede hem sağlıklı dokular korunuyor hem de insanlar tedavi sürecinde çok daha az yoruluyor. Kanseri moleküler düzeyde tanıdıkça, savaşı körlemesine değil, tam noktasına atışlar yaparak yürütüyoruz.
-Covid-19 gibi bir salgını atlattık. Peki, o gözle göremediğimiz virüsler dünyanın gündelik yaşamını nasıl böyle etkileyebiliyor? Biz aslında bilimsel olarak ne yaşıyoruz?
-Virüsler gerçekten çok sıradışı varlıklar; tek başlarına bir köşede dururken canlı bile sayılmıyorlar, adeta paketlenmiş gizemli birer genetik kod gibiler. Ancak ne zaman ki bizim bir hücremizle temas ediyorlar, işte o an canlanıp hücrenin tüm üretim bantlarını, yani o az önce bahsettiğimiz “görünmez fabrikayı” ele geçiriyorlar. Üstelik o kadar hızlı mutasyona uğruyor, kendilerini o kadar çabuk yeniliyor ve değiştiriyorlar ki, bağışıklık sistemimiz onları tanımaya çalışırken çoktan kimlik değiştirmiş oluyorlar. Tarih boyunca da hep böyle oldu; çiçek hastalığından İspanyol gribine kadar bu gözle görülmeyen yapılar, imparatorlukları yıkıp dünya tarihinin akışını değiştirdi.
-Peki, biz Covid-19’da bilimsel olarak ne yaşadık?
-Aslında insanlık olarak virüslerin bu hızına karşı muazzam bir teknolojik yanıt verdik. Birçok insan aşının bu kadar kısa sürede geliştirilmesine şüpheyle yaklaştı ama arka planda yılların getirdiği bir birikim vardı. Bilim dünyası artık aşıları sıfırdan üretmiyor; elimizde hazır “aşı platformları” var. Bunu bir araba şasisine benzetebiliriz; iskelet hazır duruyor, virüs ortaya çıktığında sadece üzerindeki motoru ve rengi değiştiriyoruz. Nitekim dünyaca ünlü bilim insanlarımız Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci’nin ekibinin geliştirdiği aşıda da süreç tam olarak böyle işledi. Platform zaten yıllardır kanser çalışmaları için hazırdı, yeni virüsün kodu o sisteme gömüldü ve görece çok hızlı bir şekilde dünyaya ulaştırıldı.
-Virüs sürekli mutasyona uğruyorsa aşı nasıl işe yarıyor?
-Evet, virüsler sürekli değişiyor ama onların da hücrelerimize girmek için kullanmak zorunda oldukları, hiç değiştiremeyecekleri “anahtar” bölgeleri var. Aşılar tam olarak o hayati bölgeleri hedef alıyor. Virüs üstündeki kıyafeti değiştirse de o anahtar değişmediği sürece bağışıklık sistemimiz onu yakalamayı başarıyor. Küçücük bir virüs dünyayı durdurabiliyor ama moleküler biyolojinin hızı da onun karşısında artık çaresiz olmadığımızı gösteriyor
GENLER BİZE NE ANLATIYOR?
-En çok ilgimi çeken konulardan biri genetik çeşitlilik. Genetik benzerlik ilginç bir şey bence öte yandan hiç tanımadığımız insanlarla da ikiz gibi benzeyebiliyoruz bazen. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
-Hiç tanımadığımız bir yerdeki yabancıyla yollarımızın sadece bir yüz benzerliğiyle kesişmesi fikri kulağa çok felsefi geliyor. Ancak işin mikroskobik boyutuna indiğimizde, o insanla sadece “aynı maskeyi” takmış gibi olduğumuzu görüyoruz. Fiziksel olarak saçımızın dalgası, gözümüzün rengi ya da gülüşümüz birebir aynı gibi durabilir, fakat o insanın hücresel dünyasına girdiğimizde, bizimle neredeyse hiçbir ortak yanı olmayan, tamamen farklı bir evrenle karşılaşırız. Bu durumun sırrı doğanın bize oynadığı tatlı bir matematik oyununda saklı. Hepimiz insan türü olarak genetik kodumuzun yüzde 99,9’unu ortak paylaşıyoruz. Geriye kalan o yüzde 0,1’lik küçücük fark ise bizim tüm çeşitliliğimizi oluşturuyor. İşte bu çok küçük dilimin içinde, sadece dış görünüşümüzü belirleyen kartlar bir gün dünyanın bir yerinde, başka bir insanda aynı sırayla dizilebiliyor. Ortaya şaşırtıcı bir fiziksel benzerlik çıksa da o insanın yaşadığı çevre, beslenme alışkanlıkları, geçirdiği hastalıklar ve genlerinin çalışma biçimi (epigenetik) bambaşka bir hikâye yazıyor.
-Çalışmalarınız sırasında sizi en çok şaşırtan bilgi ne oldu? başka bir deyişle moleküler biyolojide sizi en çok ne şaşırtıyor?
-Laboratuvarda geçirdiğim yıllar boyunca beni en çok büyüleyen ve şaşırtmaya devam eden şey, moleküler nörobilimin, yani beynin o çözülmesi en zor olan gizemli dünyası oldu. Bugün evrenin uzak köşelerini, galaksileri haritalandırabiliyoruz ama başımızın içinde taşıdığımız o yaklaşık 1,5 kiloluk et parçasını, yani beyni hâlâ tam anlamıyla çözebilmiş değiliz. En büyük bilinmeyen hâlâ orada duruyor. Beynin bir diğer eşsiz özelliği de disiplinlerarası mühendislikle çalışması. Düşünün ki karşınızda hem biyolojik hem kimyasal hem de elektriksel, yani fiziksel kurallarla çalışan muazzam bir yapı var. Bir yanda sinir hücrelerinin birbirine elektrik hızında sinyaller göndermesi, diğer yanda o sinyallerin mikroskobik boşluklarda kimyasal nörotransmitterlere, oradan da duygularımıza, hafızamıza ve kararlarımıza dönüşmesi… Tüm bu farklı katmanların milisaniyeler içinde bir araya gelmesi muazzam bir muamma.
-Birçok hastalığın genetik, biyolojik sebeplerinin yanında bir de travmatik sebeplerinden söz edilir. Bu konuya bakışınız nedir? Stresin moleküler biyolojideki yeri nedir?
-Bu konuya çok bütüncül bakmak gerekiyor. Uzun yıllar boyunca tıp dünyası zihni ve bedeni birbirinden tamamen ayrı iki kompartıman gibi inceledi; oysa bugün biliyoruz ki psikolojik olarak yaşadığımız o soyut stres ve travmalar, hücrelerimizin dünyasında son derece somut, biyolojik karşılıklar buluyor. Günümüzde vertigo, fibromiyalji, migren ya da birçok otoimmün hastalığın arkasında, kronik stresin ve geçmiş travmaların tetikleyici birer unsur olarak yattığını çok net görebiliyoruz.
İşin moleküler biyolojideki karşılığı ise tam olarak “epigenetik” kavramında saklı. Epigenetik, doğduğumuzda getirdiğimiz genetik kodun (DNA diziliminin) değişmemesine rağmen, çevresel faktörlerin ve yaşam deneyimlerinin o genlerin çalışma biçimini, yani açılıp kapanma düğmelerini değiştirebilmesi demek. Biz kronik bir strese veya travmaya maruz kaldığımızda, vücudumuz sürekli bir savaş ya da kaç modunda kalıyor. Salgılanan kortizol gibi stres hormonları, hücrelerimize sürekli “tehlike altındayız” sinyali gönderiyor. Bu sinyal de gidip bağışıklık sistemimizi, ağrı algımızı yöneten genlerin üzerindeki kimyasal şalterleri indiriyor ya da kaldırıyor. Sonuçta hücresel boyutta başlayan bu dengesizlik; bedende fibromiyalji gibi kronik ağrılara, vertigo gibi denge kayıplarına ya da bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırdığı hastalıklara dönüşüyor. Yani stres sadece zihnimizde dönen bir bulut değil, genlerimizin çalışma dilini değiştiren çok güçlü bir moleküler aktör.

İÇİMİZDEKİ EVREN VE ANLAM ARAYIŞI
-Aslında moleküler biyolojinin hikâyesini anlatıyorsunuz ama bir yandan da İçimizdeki Evren adı sanki çağımızın spiritüel algısını da karşılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
-Bu aslında üzerine düşünmesi oldukça muzip ve bir o kadar da tetikleyici bir soru. Çağımızda insanların kendi içlerine dönme, bir anlam arama ve o “büyük bütünle bağ kurma” arzusu çok yüksek; spiritüel yaklaşımlar da tam olarak bu ihtiyacı besliyor. Ancak bir moleküler biyolog olarak şuna inanıyorum: İnsanın kendi içindeki o muazzam derinliği, gizemi ve mucizeyi hissetmesi için mistik ya da soyut kavramlara sığınmasına hiç gerek yok. Bilim, yani o çok soğuk ve rasyonel zannedilen dünya, bize zaten o aranan büyüleyici hissin çok daha gerçeğini ve somutunu sunuyor.
Kitaba İçimizdeki Evren adını verirken tam olarak bu köprüyü kurmak istedim. Dışarıdaki galaksileri, kara delikleri büyük bir hayranlıkla izliyoruz. Oysa tek bir hücremizin içine odaklandığımızda, orada da atomların, proteinlerin ve sinir ağlarının oluşturduğu, ucu bucağı olmayan devasa bir evren buluyoruz. İnsanlar spiritüel olarak doğayla ve evrenle bir olma hissini arıyorlar ya, bilimsel olarak zaten durum bu. Bizi biz yapan karbon, azot, oksijen gibi tüm o temel elementler tamamen doğanın kendi döngüsünden, evrenin kalbinden geliyor. İçimizdeki o biyolojik ve moleküler mekanizmaları anladıkça, aslında her birimizin yürüyen, düşünen ve hisseden minyatür birer evren olduğunu fark ediyoruz. Dolayısıyla bu kitap, çağımızın o anlam arayışına spiritüel değil, tamamen bilimsel ama bir o kadar da hayranlık uyandırıcı bir alternatif sunuyor diyebilirim.
HÜCRELER BOZULDUĞUNDA…
-Hücre bozulmasının sonucu her zaman kanser olarak mı tanımlanır?
-Kesinlikle hayır; hücredeki bozulmanın neyle sonuçlanacağı, tamamen o hücrenin türüne ve genetik hasarın niteliğine göre değişiyor. Evet, bazı hücreler bozulduğunda ve kontrol mekanizmalarını yitirdiğinde az önce konuştuğumuz gibi kansere dönüşebiliyor. Ancak senaryolar bununla sınırlı değil.
Örneğin, bölünme yeteneği olmayan beyin hücrelerimiz, yani nöronlarımız bozulduğunda süreç kanserden ziyade Alzheimer veya Parkinson gibi hücre kaybıyla giden nörodejeneratif hastalıklara evriliyor. Diğer taraftan hücre bozulması her zaman bir hastalıkla da sonuçlanmak zorunda değil; bazen tamamen sağlıklı ve doğal bir süreç olan normal yaşlanmanın temelini oluşturuyor. Hatta vücudumuzun o kadar muazzam bir savunma mekanizması var ki, hasar gören bir hücre geri döndürülemeyeceğini anladığında “apoptozis” dediğimiz programlı hücre ölümünü başlatıyor; yani çevreye zarar vermemek için kendi kendini imha ediyor. Kısacası hücre bozulması bazen bir hastalığa, bazen yaş almaya, bazen de sistemin sağlığı için verilen fedakârca bir intihara yol açıyor.
-İlaçlara karşı alerjik reaksiyonlar moleküler biyoloji açısından nasıl açıklanır?
-İlaç alerjisi dediğimiz durum, özünde bağışıklık sistemimizin tamamen iyi niyetli ama aşırı korumacı bir yanlış anlaşılmasından ibaret. Normalde bir ilacı vücudumuza aldığımızda, o moleküllerin gidip ağrıyı kesmesini, enfeksiyonu bitirmesini ya da hücreyi tedavi etmesini bekleriz. Fakat bazen bağışıklık sistemimizin o hassas radarları, aldığımız o ilacın moleküler yapısını vücuda sızmaya çalışan tehlikeli bir yabancı, bir virüs ya da düşman gibi kodluyor. Hücrelerimiz bu molekülü görür görmez büyük bir alarm durumu başlatıyor ve savunma askerlerini sahaya sürüyor. Bu moleküler savaşın sonucunda da vücudumuzda kaşıntı, döküntü ya da daha ileri boyutta nefes darlığı gibi alerjik reaksiyonlar zinciri başlıyor. Yani ilaç alerjisi aslında ilacın kendisinin zehirli olmasından değil, kendi savunma sistemimizin o ilacın moleküler kimliğini yanlış okuyup aşırı tepki vermesinden kaynaklanıyor.
-Bu kişisel bir soru ben migren hastasıyım. Teşhisim auralı migren. Ama tabii net bir tedavisi yok bu hastalığın. Moleküler biyolojide bu ve bunun gibi hastalıklar hakkında neler söylersiniz?
-Öncelikle çok geçmiş olsun, auralı migren gerçekten insanın yaşam kalitesini anlık olarak çok zorlayan, o atak öncesi görsel ya da duyusal değişimlerle kendini hissettiren çok özel bir durum. Moleküler biyoloji ve nörobilim penceresinden baktığımızda, migren aslında beynin dışarıdan gelen uyaranlara karşı verdiği aşırı duyarlı bir elektriksel ve kimyasal tepki zinciri. Tam bir tedavinin olmaması, aslında beynin o az önce bahsettiğimiz “muazzam muammasının” bir parçası.
Burada az önce konuştuğumuz stres ve epigenetik konusuna çok güçlü bir köprü kurmamız gerekiyor. Kronik stres, vücudumuzda sadece psikolojik bir ağırlık yaratmıyor; sinir sistemimizi sürekli bir “tetikte olma” modunda tutuyor. Bu durum, beyindeki nöronların hassasiyet eşiğini düşürüyor. Auralı migrende gördüğümüz o dalgalanma, beyin kabuğunda yayılan bir elektriksel sessizlik dalgasıyla başlar ve ardından damarların genişlemesiyle o şiddetli ağrı kimyasalları salınır. İşte stres, tam bu noktada o kimyasal şalteri indiren en büyük tetikleyici oluyor. Hücrelerimiz genetik olarak bu hassasiyete yatkın olabilir, ama o atağı başlatan ya da hastalığı kronik hale getiren şey çoğunlukla yaşam tarzımız, biriken travmalar ve stresin genlerimiz üzerinde bıraktığı o moleküler izlerdir. Bu yüzden migren gibi karmaşık hastalıkların çözümü sadece tek bir kimyasal ilaçta değil, zihni ve bedeni stresten arındıracak bütüncül bir yaklaşımda saklı.
DÜŞÜNCENİN MOLEKÜLER DİLİ
-Bir de şu soru dikkatimi çekti: Düşünceler moleküllerden mi oluşur? Okurlarımız için bundan da söz edelim mi?
-Bu soruya verilecek cevap hem “evet” hem de “hayır” gibi görünebilir, çünkü düşünce dediğimiz şey, tek bir molekülden ibaret değil, moleküllerin oluşturduğu muazzam bir orkestranın sonucudur. Düşünceyi başlatan şey, nöronlar arasındaki o elektriksel sinyallerdir. Ancak bir nöron diğerine “bir şeyler düşün” dediğinde, aradaki boşluğa nörotransmitter dediğimiz kimyasal moleküller salgılanır. Yani düşüncenin iletimi tamamen moleküler bir dille gerçekleşir.
İşin en ilginç kısmı ise düşüncelerin hafızaya dönüşme sürecidir. Beynimiz market listesi gibi kısa süreli bilgileri tutarken, sadece nöronlar arasındaki mevcut bağlantıların elektriksel gücünü kullanır. Bu çok hızlı ve geçici bir süreçtir; protein sentezine ihtiyaç duymaz. Ancak bir dil öğrenmek, bir enstrüman çalmak veya derin bir anıyı saklamak istediğinizde, beyin bambaşka bir mekanizmayı devreye sokar: Uzun süreli hafıza. Uzun süreli hafızada, sinir hücreleri arasında fiziksel olarak yeni bağlantılar kurulur ve bu süreç mutlaka “protein sentezi” gerektirir. Yani hücreniz o bilgiyi kalıcı kılmak için yeni moleküler yapılar inşa eder. Özetle düşüncelerimiz havada uçuşan soyut kavramlar değil, beynimizin içinde sürekli inşa edilen, yıkılan ve yeniden düzenlenen moleküler bir mimarinin ta kendisidir. Biz farkında olmasak da zihnimizdeki her yeni bilgi, hücrelerimizde yeni proteinlerin üretilmesiyle somut bir yapıya dönüşür
-Çağımızın en çok konuşulan hastalığı DEHB. Sosyal medya sayesinde teşhisimizi de kendimiz koyuyoruz malum. DEHB olmayanımız yok gibi bir şey. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
-Sosyal medyada kısa videoları izlerken hepimiz kendimizden bir parça buluyoruz ve dijital çağda neredeyse “DEHB olmayanımız yok,” gibi bir algı oluştu, haklısınız. Burada nörobilimin çok temel bir kuralını hatırlamak gerekiyor: “Fire together, wire together”, yani birlikte ateşlenen nöronlar, birlikte bağlanır. Beynimiz dinamik bir yapıya sahip; onu neyle beslersek, hangi uyaranlara maruz bırakırsak nöronlar o yönde bağlar kuruyor ve şekilleniyor. Bugün sabah uyanır uyanmaz saatlerce ekranda yukarı kaydırma yapıyorsak, her üç saniyede bir değişen videolara maruz kalıyorsak, beynimizin dikkat mekanizmasını aslında biz kendi ellerimizle “kısa vadeli ve sürekli bölünen” bir yapıya doğru eğitiyoruz. Yani yaşadığımız her odaklanma sorunu doğuştan gelen genetik bir DEHB değil; çoğunlukla dijital dünyanın yarattığı bir “kazanılmış dikkat dağınıklığı”.
-Peki, gerçek bir DEHB ile bu dijital dezenformasyonu nasıl ayıracağız ve ne zaman doktora gitmeliyiz?
-En büyük anahtar süreklilik ve işlevsellik kaybı. Gerçek DEHB, sadece sosyal medyayı çok kullandığınız günlerde ortaya çıkan geçici bir odaklanma problemi değil, kişinin çocukluğundan beri hayatının her alanında var olan biyolojik bir durumdur. Eğer bu odaklanamama, plan yapamama, dürtüsellik veya içsel huzursuzluk hali sadece işteyken ya da ders çalışırken değil; ikili ilişkilerinizde, günlük basit işlerinizde, hatta çok sevdiğiniz hobilerinizi yaparken bile yakanızı bırakmıyorsa ve hayat kalitenizi, işlevselliğinizi ciddi şekilde düşürüyorsa işte o zaman uzman bir hekime danışma vakti gelmiştir diye düşünüyorum. Sosyal medya videolarıyla kendimize etiket yapıştırmak yerine, beynimizin o muazzam plastik yapısını korumak adına önce dijital bir detoks yapıp, durumun derinliğini öyle tartmak çok daha sağlıklı.
BİLİMİ HERKES İÇİN ANLATMAK
-Konuşacak o kadar çok şey var ki, tabii mümkün değil. Peki, sorayım, sizin kitapta da yer verdiğiniz, en önemli gördüğünüz konular neler?
-Kitabı bölümlere ayırırken aslında yaşamın ve bilimin farklı katmanlarını bir araya getirmeyi hedefledim. Tabii ki bölümleri birbirinden ayırmak, birini diğerine üstün tutmak bir yazar olarak benim için çok zor, çünkü hepsi birbirini tamamlayan birer parça. Yine de okurlarımızın kendi meraklarına göre rehberlik etmesi açısından birkaç vurgu yapabilirim. Örneğin; hücrenin o görünmez fabrikasını ve kontrolden çıktığı anları merak edenler için “Hücre Kontrolden Çıkarsa: Nörolojik Hastalıklar ve Genetik” bölümünü; bilimin laboratuvardan çıkıp mutfağımıza, masamıza nasıl geldiğini görmek isteyenler için “Günlük Hayatın Biyoteknolojisi” kısmını; az önce konuştuğumuz o soyut ve somut arasındaki köprüyü, hafızayı ve bilinci arayanlar içinse “Zihin, Beyin ve Düşünce” bölümlerini özellikle tavsiye ederim.
Ancak bu kitabın benim için en büyük misyonu, sadece bu bilgileri aktarmak değil, ülkemizde “bilim iletişimi” kültürünün gelişmesine ufak da olsa bir katkı sunabilmek. Oslo Üniversitesi’nde çok güzel bir uygulamaya şahit oldum: Orada yayınlanan bilimsel çalışmalarda araştırmacılarla röportajlar yapılıyor, o akademik bilgi halkın anlayacağı samimi bir dille medyada kendine geniş bir yer buluyor. Bilimi laboratuvar duvarlarının dışına çıkarıp onun toplumla bağ kurmasına yardımcı olmak harika bir his. Benim de en büyük temennim, ülkemizde bilimin günlük hayatta, medyada ve popüler kültürde çok daha fazla görünür olması, düşünme ve sorgulama kültürünün daha çok konuşulması. İşte İçimizdeki Evren tam olarak bu köprüyü kurmak, bilimin o büyüleyici dilini laboratuvardan alıp her evde konuşulur kılmak için atılmış bir adım. Umuyorum ki bu topraklarda bilime duyulan o ortak merakı ve heyecanı hep birlikte büyütebiliriz.




















İlk yorum yapan siz olun