Nevi şahsına münhasır insan deyiminin içini gerçekten doldurabilen nadir kişilerden Ertem Eğilmez, 1989’da bugün ölmüştü. Onu tek bir sıfatla anmak zor: Bakkal da olmuştu langırt makinesi üreticisi de, böyle bakıldığında tek uygun sıfat girişimci olabilir.
Sinemacılığından önce yayıncılığı var: Refik Erduran ve Haldun Sel ile birlikte Çağlayan Yayınları’nın kurucusuydu. Tanıtımdan sunuma, daha önce hiç denenmemiş yenilikler yaptılar, hayal gibi görünen (bugün bile!) satış rakamları yakaladılar. Binlerce basılan kitaplarından ayda üç-dört baskı yapanlar oldu. Tef adlı mizah dergileri otuz bin tiraja ulaşmıştı. Önce ortaklardan Haldun Sel yakın tarih kitapları basmak amacıyla ayrılıp Sel Yayınları’nı kurdu – günümüzdeki Sel Yayınları’yla adı dışında ilgisi yoktur. Onun ardından Erduran – Eğilmez ortaklığı da uzun sürmedi. Ortaklar ayrılık kararını ticari başarısızlık nedeniyle almamıştı, tam tersine, Çağlayan Yayınları darphane gibiyken dağıldı.

Eğilmez de Erduran da kendi yollarında gitmek istemişti, ikisi de onaşma nedir bilmeyen kişilikteydi. Eğilmez bu zor kişiliğini hiç değiştirmedi, hep o dediğim dedik, sinirli, ağzı bozuk duruşunu sürdürdü. Sinemaya geçtikten sonra uzun soluklu başarı yakalamasının nedenlerinden biri, belki en önemlisi, kişiliğine uygun çalışma arkadaşları bulmasıydı. İş ortağı Nahit Ataman’la, sadece deyim değil, gerçekten mezara kadar ortak kaldılar, birkaç hafta arayla öldüler. Daimi senaryo yazarı Sadık Şendil’le de yıllarca çalıştı. Her ikisi de kibar, çelebi tavırlı, öne çıkmayı sevmeyen insanlardı – tam Eğilmez’i tamamlayan, kırdığını toparlayan kişilikler.

Arzu Film, “ekol” olduğuna dair büyük ağız birliği yapılan şirket, Eğilmez’in baskın rolü denli onu destekleyen ve rahatlatan yan rollerle de oluşmuştur – tıpkı filmleri gibi takım çalışmasıyla. Eğilmez’in her şeye hâkim olma inadından kaynaklansa bile, sonuçta Türkiye’nin evrensel ölçütlerle ilk sinema yapım şirketini kurmuşlardı. Diğerleri de yapım şirketiydi ama sadece Arzu Film tek tek filmler yapmaktan öteye geçmiş, bilinçli bir yapım politikası, hatta estetik bir dil oluşturabilmişti.
Arzu Film tüm çalışanlarına, senaryo yazarından oyuncusuna, haftalık maaş ödeyen ilk yapım şirketiydi. Eğilmez yeteneği keşfetme gibi güç bulunur bir özelliğe sahipti. Umur Bugay’dan Yavuz Turgul’a yazarları, başta Kemal Sunal olmak üzere sayısız oyuncuyu sinemaya getiren Eğilmez’di. Geçerken, kartpostal çocuğu denip küçümsenen Tarık Akan’daki oyunculuk gücünü sezen, eğitip işleyen de Eğilmez’di. Sayılanların hepsi Arzu Film’e bağlıydı, sete çıkılsın çıkılmasın haftalıklarını alırlardı. Bu sistemin kaçınılmaz sonucu, hiçbiri Eğilmez’den izin almadan başka şirketlerin filmlerinde çalışamazdı. Tarık Akan’dan Kemal Sunal’a çoğu oyuncu bu “bağlanma”dan kurtulurken zorlandı – Sunal’ın özgürleşmesi Memduh Ün’ün sert müdahalesiyle gerçekleşebildi.

Arzu Film, hele güldürülerin yükseldiği ikinci döneminde, kendi yıldızlarını kendi yaratmasıyla da ayrıksıydı. Tanınmamış tiyatro oyuncularından sinemaya dışarıdan gelmiş acemilere, oyuncu fabrikası gibi çalışmıştı. Yetmedi, Eğilmez kadim dostu Münir Özkul ve Adile Naşit gibi yan rollere mahkûm oyuncuları yıldız yapmıştı. Hababam serisi afişlerinde Özkul’un adını Tarık Akan’ın üzerine yazması, günümüzde anlaması güç ama o dönemde devrimci bir hareketti – “ezber bozan” tanımlaması yetersiz kalır!
Arzu Film denince akla büyük iş yapmış, kült sıfatını ferah ferah almış filmler gelse de Eğilmez oraya kolay gelmedi. 1960’ların başında film yapımcılığı günümüzün inşaat işleri gibi tatlı kâr bırakıyordu, devlet “yerli yapımcıyı” başta vergi kolaylığı olmak üzere destekliyordu. Eğilmez biraz da Münir Özkul’la dostluğuna güvenerek Efe Film’i kurdu, sinema dünyasına daldı. Öztürk Serengil’in namına güvenip Fatoş’un Fendi Tayfur’u Yendi’yi yaptı. Yapımcı da kendisiydi yönetmen de. Film için feci demek övgü kalır, öylesine kötüydü – bunu Eğilmez söylemiştir. Eğilmez girişimciydi ama cahil cesaretine kapılacak kadar gözü karaydı. Birkaç film sonra Efe Film iflas etti. Eğilmez borçlarını ödemek için ne yaptı dersiniz, Arzu Film’i kurdu.
Girişimci dedik ama Eğilmez’in bir mesleği varsa sinemacılıktır, çünkü yapımcıdır, yönetmendir, senaryo yazarıdır. Bunların hepsini 1960’lı yılların ikinci yarısı boyunca çalışarak kapmıştır. Setin nasıl bir yer olduğunu, yönetmenin gözü olarak kameranın doğasını Kriton İliadis’in rahle-i tedrisatından geçerek öğrenmiştir. Eugene Vale’in Senaryo Teknikleri kitabını ezberlemekle kalmamış, her yazdığı senaryoda dönüp bu kitaba bakmıştır. Türkiye’de değil senaryo yazarlığı, sinema kuramı üzerine yayın yokken bu kitabı nereden bulduğu ayrı bir hikâye: Bülent Oran’ın senaryo tekniğini öğrenmek amacıyla yurtdışından getirtip Hayalet Oğuz’a çevirttirdiği kitabı işitmiş, ücreti mukabilinde Oran’dan almıştı.

Sete ilk çıktığı filmin başarısızlığı çok acı bir anı bırakmış olmalı, Eğilmez sinemacı olarak pişerken güldürüye cesaret edemedi – onun kişiliğinde biri için yenilgiyi hazmetmek mümkün değildi. Arzu Film’in ilk yılları Yeşilçam melodramlarının tipik örnekleriyle doludur. Yavuz Turgul’un yıllar sonra kotardığı filmin adında gönderme yapacağı üzere, Eğilmez “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” olarak nam salmıştı. Nedir, bu dönem filmlerini salt gişe başarısından ibaret görmemeli, iki kez çektiği (ilki siyah-beyaz, ikincisi renkli) Senede Bir Gün ve Sürtük benzeri kült melodramlar da yapmıştı.
Tatlı Dillim ve Oh Olsun’la başladığı, biraz ürkek, belki ilk teklemede vazgeçmeye hazır olduğu güldürüler, melodramlarla bezeli ilk dönemini günümüzde görünmez kıldı. 1970’ler boyunca yaptığı güldürüler öyle baskın ki melodramları handiyse anımsanmıyor bile. Gariptir, Arzu Film güldürülerinin diğer yönetmenleri, Orhan Aksoy’dan Atıf Yılmaz’a büyük emektarlar bile gölgede, sanki bu filmlerin hepsini Eğilmez yönetmiş gibi bir izlenim kemikleşmiş – Eğilmez üzerine yazarken diğerlerine saygıyı eksik etmeyelim.
Eğilmez melodramdan güldürüye, hangi film olursa olsun, uzun hazırlık yapardı. Özellikle senaryonun tasarlanması, elinde malum senaryo kitabı, yazım ekibinden oyunculara tüm ekiple her gün çalışarak geliştirilirdi. Kötü senaryodan iyi film çıkmaz, sinemaya bakışının en kunt formülüydü. Hangi konunun “çalışacağına” ilişkin feraset düzeyinde önsezisi de vardı – öngörü denebilir mi, emin değilim. Öncesinde kılı kırk yarardı ama sete çıkıp çekime başladığında çok hızlı çalışırdı, çünkü olmayan sabrı hazırlık aşamasında tükenirdi. Elbette yapımcı yanı da etkili: ne kadar az çekim süresi, o kadar az maliyet!
Bu üretim tarzı sayesinde, Arzu Film’in pek az filmi gişede başarısız olmuştur. Ender başarısızlıklarından birinin, Eğilmez’in de çok sevdiği Canım Kardeşim olması manidar. Filmde esas kadın yok, mutlu son yok, izleyicinin kanıksadığı mutat sinema dili yok. Eğilmez’in kural olarak koyduğu başarı bileşenlerinin hiçbiri yok. Kendi kendisine karşı çıktığı tek filmin hezimete uğraması, bir daha asla büyük yenilik denememesine yol açtı. Filmden kalan borç güç bela ödenebildi. Canım Kardeşim kendi türünde bir başyapıttır, Eğilmez’in sinema sanatçısı oluşunun da en büyük kanıtıdır, o diğer boyut.
Dönem boyunca çok değerli filmler çekilse de 1970’ler boyunca düzenli gişe başarısı elde eden tek sinemacı Eğilmez’di. Yükselen teröre, üretimi kanser misali ele geçiren cinsel istismar filmlerine, en önemlisi televizyonun önü alınamaz hegemonyasına karşı durabilen tek ticari sinemacı oydu. Ama Arzu Film için de deniz bitti: 1980’ler eşiğinde şirketini tasfiye edeceğini söyleyen Eğilmez, Yeşilçam’ın tükendiğini itiraf eden ilk sinemacılardandı. Arzu Film gibi kendi sistemini kurmuş bir “ekol” bile direnme gücünü yitirmişti.
Sadece sektörün koşulları değil, insan sermayesinin tükenişi de Eğilmez’i zor durumda bırakmıştı. Yetiştirdiği parlak kadrodan elinde kalan tek oyuncu Şener Şen’di, onun da film sürükleyen yıldız olmasına birkaç yıl daha vardı. Şen’i yıldız yapan Namuslu’yu yine Eğilmez yönetti ama artık Arzu Film için değil Uzman Film için.

Eğilmez 1980’lerde az çalıştı. Arzu Film hâlâ yaşıyordu ama eski gücünde değildi. Erler Film’le birlikte ortakyapımlar çektiler. Üstelik sağlığı giderek bozuluyordu. Vasiyet filmi olarak kabul edilen Arabesk’i binbir zahmetle yönetebildi, ne yazık, o da bir noktaya dek. Arabesk’in son çekimleri Eğilmez’in hasta yatağından gönderdiği notları uygulayan vekil yönetmenlerce tamamlandı.

Arabesk’in Eğilmez’in hem kendisiyle hem Yeşilçam sinemasıyla hesaplaşması olduğu iddia edilir, bir yanıyla doğrudur. Ne var, Metin Erksan’ın uyarısını da yabana atmamalı: Onun dediğince, Arabesk’i izleyen kitlenin azımsanmayacak bölüğü filmi parodi değil eski tarz Yeşilçam “kordelası” olarak kabul etmişti.
Eğilmez devrini kapatmış bir sinemacı olarak ölmedi. Ticari amaçla gelmiş, el yordamıyla öğrenmişti, tamam ama kendine özgü sinema dili oluşturabilmişti. Yönetmen olarak bambaşka yollara gidebilirdi, Canım Kardeşim bunun kanıtı olarak duruyor. Ne yazık, yönetmenin önünü yapımcı kesti: Para kazanmak amaç olmanın ötesinde yapımcı olarak alametifarikasıydı. Eğilmez’in efsanesi “Arzu Film ekolü” oluşturmaktır ama o efsane önündeki en büyük engel olmuştur.
Eğilmez’in sinema dili ve filmlerinin düşünsel yapısı üzerine bir yazı birkaç gün içinde yayınlanacaktır.










İlk yorum yapan siz olun