James Baldwin, 1961’de söylemişti: “Yalnızca senin başından geçtiğini sandığın bir şeyi okursun, bir de bakarsın ki yüz yıl önce Dostoyevski’nin de başından geçmiş. Acı çeken, mücadele eden insan için bu müthiş bir kurtuluştur. Sanatı önemli kılan budur.” Bir yazarın ağzından çıksa da aslında tüm okuyucuların düsturudur bu: Edebiyat adlandıramadığımızı adlandırır, daha ötesi, kendimize itiraf edemediğimizi kabul etmemizi sağlar. Hayat, edebiyat olmasaydı bizim için daha anlaşılmaz kalırdı.
Yine de sormalı: Baldwin’in söylediklerinde müphem kalan bir yer yok mu? Onun deyişiyle “kurtuluş” için edebiyata kulak vermek yeterli midir?
Edebiyat, kurtuluşun reçetesi ya da kesin çözümü olmayabilir ancak edebiyatın insanın kurtuluşu için önem taşıdığı söylenebilir. Aristo, insanların trajedileri izlediğinde bir duygusal arınma yaşadığını ileri sürmüştür. Böylece insanlar rahatlamış ve dengelenmiştir. Bu açıdan bakıldığında edebiyatın bu işlevi yerine getirdiği söylenebilir.

İnsanlar edebiyatta hem kendilerine ait duygu ve düşünceleri hem de ait olmayanları bulur. Aslında birçok hayat yaşarlar edebiyat aracılığıyla, bu hayatlar onlara empati ve sempati duymayı öğretir. Böylece yaşamadıkları yaşamları, olayları, duyguları karakterler aracılığıyla ya da şiir gibi türlerde duygusal yoğunlukla deneyimlemiş olurlar. Bu da insanlarda, özellikle acıyla yoğrulmuş olanlarda rahatlama, dengelenme hissi yaratabilir. Belki kurtuluş budur. Yeni dünyalar var eden edebiyat, bir insanın birden fazla dünyada yaşamasına, birçok yaşamı pratikte olmasa da hayal dünyasında deneyimlemesine olanak sağlar. Burada şu soru da akla geliyor: Peki gerçeklikle pek bağı olmayan bilimkurgu ya da fantastik eserler aynı kurtuluşu sağlayabilir mi?
Neden olmasın: Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı da katıksız gerçek değildir, gerçek olaylara dayansa da. Bu romanı Yüzüklerin Efendisi’nden ayıran çizgiyi “gerçek” olma üzerinden çekeceksek, ancak bir derece farkından söz edebiliriz – çok büyük bir farktır ama iki roman da gerçek değildir. Amacımız kendi gerçeğimizi bulmaksa, fantastik edebiyat da pekâlâ bize yardımcı olabilir. Bugün felsefe klasiği olarak baktığımız ütopyalar hatta karşı-ütopyalar bile, siyasal kurtuluşumuza (yine aynı sözcük!) yol gösteren metinler olarak fantastik edebiyattan ışık yılı uzaklıkta değil.

Nedir, ütopyaların yol göstericiliği genel kabul görürken edebiyatta bir kurtuluş yolu aramak garipseniyor. Kaç kişi Dostoyevski’nin Budala Prens Mişkin’inden ya da abartalım, Kafka’nın Gregor Samsa’sından, insan olmaktan çıkmış ama acı çeken böceğinden kendi yaşamına bir çizgi çekebilir? Haydi, fantastiğe uğramadan geçmeyelim, kadim Ent sözüne kulak vererek Ağaçsakal’la özdeşleşen bir okuyucuyu bulmak herhalde güçtür.
Aslında okur, büyük ihtimalle Ağaçsakal’la özdeşleşmeyecek, Ağaçsakal aracılığıyla bir duygu ya da düşünceyle bağ kuracak ve özdeşleşme olacaksa bu yönüyle olacak. Ağaçsakal bir imge olarak okurda bir yer tutacak, onun söylediği ya da yaptığı şeyler aslında bir insanınkiyle benzerlik taşıyacak. Açıkçası ister daha gerçekçi ister fantastik edebiyat olsun, insan zemininden yükseldiği için önünde sonunda, eserlerin dünyasında özdeşleşecek bir kahraman bulamasak dahi bu kahramanlarla güçlü bağlar kurarız. Çünkü insan dünyasını ne kadar eğip büksek de insana benzemeyen kahramanlar yaratsak da son noktada her şeyi insani bir şeye bağlıyoruz. Sanırım bu da edebiyatın her türlüsünün (aralarında ton farkı olsa da) insana belli yönlerden iyi geldiğini, herkes için farklı olsa da insana belli kurtuluş olanakları sağladığını gösterir.

Çok okuyup, olumlu değil tam tersine olumsuz yönde ilerleyenler de var. Şövalye romanlarına meraklı kahramanı hepimiz biliyoruz, okuduklarıyla özdeşleşince başına gelmeyen kalmamıştı. Diyeceksiniz ki, olumsuz etkilenen gerçek kişi değil bir roman kahramanı, üstelik ibret değeri var. Nedir, ondan ibret aldığımıza göre, edebiyatın tedavi ediciliğine örnek olabilir.
İşte yeni bir sözcük bulduk: ibret. İbret almak, okuyucunun edilgin olmaktan çıkıp etkin bir konum almasını gerektirir. Okuyucu edebiyatla ilişkisinde etkin bir konum almazsa, özdeşleşmeden başlayıp sorgulama yönüne ilerlemezse, ne tedavi olur ne de sözcüğün herhangi bir anlamında kurtuluş bulur. Dostoyevski’nin yıllarca önce yazdığı kişinin başına gelenlere tanık olduğumuzda hissettiğimiz rahatlama, yaşamda yeni bir bakışa yol açmıyorsa geçici bir tatminden ibaret kalacaktır.
Kuşkusuz burada söylenenler hayatın birçok alanında geçerli. İnsan yaşam içinde değişmediğini düşündüğü anlarda dahi değişir, bu olumlu ya da olumsuz olabilir. Yine de burada sözü edilen bilinçli bir değişim. Yaşadıklarından öğrenen ve bu doğrultuda yaşamına uygulayan insandan söz ediyoruz. Bu insan edebiyatla bu biçimde bağ kurduğunda belki yazının başında söz edilen “kurtuluş”a doğru yol alacak. İster öyle ister böyle bilimler ya da başka insan faaliyetleri gibi insan yaşamında pratik anlamda sorunlara çözümler sunmasa da edebiyat insan olgusunun vazgeçilmez bir parçası belki de en önemli meziyetlerinden biridir.

Yazanlar: Yekta Majiskül – Serhat Sarıçoban
-1. Tablo: Wenzel Tornoe











İlk yorum yapan siz olun