İki kardeş, başları öne eğik, evlerine doğru ağır adımlarla ilerliyorlardı. Büyük olanın eli, küçük kardeşinin omzuna atılmıştı, sanki onu her şeyden korumak istercesine sıkı bir şekilde. Küçüğün burnundan akan kan, gözyaşlarıyla karışıp dudaklarına kadar süzülmüş, ağlarken üst dudağında kurumuş kalmıştı. Her adımda bir acı vardı ama bir yandan da bir güven hissi, ağabeyinin ona verdiği o sözde gizli bir huzur.
Büyük kardeşi, içindeki öfkeyi ve çaresizliği bir kenara bırakıp bir yemin etmişti. “Yarın,” demişti, “Kimler seni dövdüyse, onlara aynı şekilde karşılık vereceğiz. Kimse, seni incitemez.” Bu söz, sadece bir tehdit değil, bir koruma duygusuydu. Ağabeyi, yüreğindeki gücüyle küçük kardeşine güven vermek istiyordu. Kimse, bir başka insanın acısını hafife alıp geçemezdi; çünkü o, kardeşinin koruyucusuydu, hem bedenen hem de ruhen.
Hollanda’ya geldiklerinde, ikisi de minicikti. Davut henüz kelimeleri yeni yeni söylemeye, Musa da ilk adımlarını atmaya başlamıştı. Aralarında sadece bir yaş fark vardı. Evde Türkçe konuşuluyordu, bu yüzden ana dillerini unutmamışlardı; ama okula başladıklarında her şey değişecekti. Büyüdükçe duyguları, kelimelere dökülemeden içlerinde birikiyor, kimseye anlatılmadan büyüyordu.
Bir hayalet gibi evde dolaşan annelerini ihtiyaç duyduklarında hatırlıyorlardı. Acıktıklarında, sevgiye ihtiyacı olduklarında, ellerini annelerinin ellerinde aradıklarında. Sevcan Hanım, sessiz bir kadındı, kendi dünyasında kaybolmuştu. Kocasının zoruyla Trabzon’daki köyünden koparılıp buralara getirilmiş, ama her geçen gün, alışmak yerine yalnızlıkla daha çok iç içe geçmişti. Burada bir tane bile arkadaş edinmemişti. Halbuki çevrede bir sürü Türk vardı, ama o, kimseyle bağ kurmayı reddediyordu. Kocası, onu arkadaşlarının eşleriyle tanıştırmıştı; birkaç ev gezmesi yapmış, ama daha öteye götürememişti.
Sevcan Hanım aklınca cezayı, kendi yalnızlığıyla vermişti. İçindeki hüzün, onu dünyadan soyutlayarak daha da yalnızlaştırıyordu. Herkes etrafında gülüp konuşurken, o, karanlık bir köşede kendi sessizliğine gömülüyordu. Kocası onu burada zorla getirmişti, ama içindeki özlem her geçen gün biraz daha derinleşiyor, yalnızlık bir tür direnişe dönüşüyordu.
Evden dışarı çok az çıkıyor, eksik ve ihtiyaçları işten gelirken kocasından istiyordu. Kocası Zekeriya, kendi açtığı fırını işletiyordu. Sabah dörtte evden çıkıyor, akşam sekizden önce gelmiyordu. Çocukların okul yaşı gelince Sevcan iyice gömülmüştü evin içine. Önce Davut okula başlamış, bir sene sonra da Musa başlamıştı. Davut çok başına buyruk, haylaz bir çocuktu. Musa öyle değildi. Annesi gibi çekingen ve içine kapanıktı. Okuldaki diğer çocuklar, Musa’yı çok örseliyor, Davut’un da başı kardeşini korumak ve onların ağzının payını misliyle vermek için çok derde giriyordu. Birkaç kez okuldan uzaklaştırma aldı, birçok kez babası okula çağrıldı. Fakat, kardeşi zorbalık gördükçe, o da her seferinde daha çok zorba oluyordu. Acı ve öfke, içinde birikiyor, her geçen gün daha karanlık bir hale geliyordu. Kardeşine yapılan haksızlıklar, onu başka birine dönüştürüyordu; içindeki kırgınlık ve çaresizlik, başkalarına acı vermeye dönüşüyordu. Her darbeyle, her hakaretle, o da kendi içinde bir yabancıya dönüşüyordu, aslında hiç istemediği birine.
Yine olmuştu. Musa sınıfındaki bir çocukla kavga etmiş ve yine dayak yemişti. Kavgayı başlatan komşularının oğluydu, emindi. Yarın onu anasından doğduğuna pişman edecekti.
Babaları Zekeriya’nın hayatı hepsinden zordu. Ülkesinde bir dikiş tutturamamıştı ama köylüsünün tavsiyesi sayesinde geldiği bu ülkede, Türkler’in ve Araplar’ın yoğunlukla yaşadığı bölgede, bir fırın açıp işleri yoluna koymayı başarmıştı. Zamanla, sabırla, her bir ekmeği, her bir rızkı kazandıkça hayatına istikrarı getirmişti. Fakat artık, her geçen gün bedeni daha çok yoruluyor, yaşının ilerlediğini hissediyordu. Eskisi gibi sabahın erken saatlerinde uyanıp geceye kadar çalışmaya dayanamıyordu. Vücut artık eskisi kadar genç değildi; kasları ağrıyor, uykusuzluk yüzünü daha çok yaşlandırıyordu. Oğulları büyüdükçe, içindeki umut da büyüyordu. “Bir gün,” diye düşünüyordu, “onlar bu işi devralacak, fırının kapısından girip çıkarken benden çok daha güçlü olacaklar.” O günü sabırla bekliyor, her geçen ayı oğullarının bir adım daha büyüdüğünü görmek için sayıyordu.
Maalesef, işler babasının hayal ettiği gibi gitmedi. Küçük oğlu Musa, liseyi bitirdikten sonra okumak istemedi. Babasının umutlarını, arkasında bıraktığı o yılların hepsini bir kenara iterek, kendi yolunda ilerlemeyi tercih etti. Sabahlara kadar fırının işine yardım etmek yerine, ekmek dağıtmak için sabahları arabaya biner, zamanla şoförlüğü öğrenirdi. Öğrenmişti de.Babası, bir yandan işlerin yoluna girmesiyle geleceğe dair umutlanıyor, “Hayallerim gerçek oluyor,” diyerek için için seviniyordu. Ancak bir akşam yemeğinde, Musa aniden ailesine uzun yol şoförü olacağını açıkladığında, o an her şey değişti.
Annesi, her zamanki gibi sessizdi. Ne bir onay, ne de bir karşı çıkış geldi dudaklarından. O sadece kendi köşesinde, kelimelerle pek iş birliği yapmazdı. Ağabeyi, adeta bir koruyucu gibi kardeşine destek çıktı, onun hayaline inandı. Ama babası… Babası, yıkılan hayalleriyle masanın başında donakaldı. İçindeki tüm umudu, yıllar süren çabayı, gözlerindeki beklentiyi bir anda kaybetmişti. Sadece sessizce masadan kalktı ne söz ne bakış, ne de başka bir şeyle bir tepki verdi
Musa’nın uzun yol şoförü olma kararı, aile içinde derin bir kırılma yarattı. Babası Zekeriya, yıllar boyu büyük bir emekle kurduğu fırını oğlunun devralmasını, birlikte çalışarak işleri büyütmeyi hayal etmişti. Ancak Musa’nın kararı kesindi; o, fırınla değil, yollarla ilgilenmek istiyordu. “Baba, bu benim hayatım. Her gün dörtte kalkıp un çuvallarını taşımak bana göre değil,” demişti, kararlılıkla. Zekeriya, oğlunun bu sözleriyle yıkılmıştı, ama o an ne söyleyecek bir kelime bulabilmiş ne de karşı çıkabilmişti.
Sadece sessizce odasına çekildi, gözlerinde bir umutsuzluk ve kırıklıkla. O günden sonra, Zekeriya tüm yükü tek başına sırtlanmaya devam etti. Her sabah erken kalkıp fırındaki işleri tek başına yürütse de eskisi gibi güçlü değildi. Yorgunluk hem bedenini hem de ruhunu sarmıştı. Bir zamanlar umutla başladığı işin yükü, şimdi ona hem fiziksel hem de duygusal olarak ağır geliyordu. Oğlunun hayali, kendi hayallerini geride bırakmıştı. Ama yine de yaptığı işi sürdürdü, çünkü başka bir seçeneği yoktu. Davut’tan da hiç ümidi yoktu ama büyük oğlu onu şaşırtacaktı.
Davut, hayatın ona sunduğu zorluklara karşı koymak için sürekli bir mücadele içindeydi. Genç yaşlarda, ailesinin geçirdiği zorlu dönemlere tanık olduktan sonra, hayatının merkezine onları korumayı koydu. Kardeşini zorbalardan korumak için girdiği her kavga, onun içindeki mücadeleci ruhu daha da pekiştirmişti. Liseyi tamamlamak normalinden çok daha uzun bir zaman almıştı, ama ne de olsa her şeyin bir zamanı vardı. Üniversiteyi kazandı, belki de hayallerinin peşinden gitmesi gereken yerdi orası; ama bir an bile tereddüt etmedi.
“Kardeşim yollarda, babam bu haldeyken ben okuyamam,” dedi bir gün, kararını verirken. Aileyi koruma görevi, onun omuzlarına ağır bir yük gibi oturmuştu. Yüksek öğrenim, bir başka dünyanın kapılarını açarken, o bu dünyayı geride bırakıp, içindeki sadakat ve sevgiyle yürümeyi seçti. Davut, genç yaşta büyümüş, olgunlaşmıştı. Kendisini eğitmek yerine, ailesinin yaralarını sarmak için elinden geleni yaptı.
Bunu yaparken içinde bir gurur vardı, çünkü her adımında ailesine olan sevgisini ve bağlılığını hissediyordu. Üniversiteyi bırakmıştı belki, ama gerçek hayat okulunun çoktan başlamış olduğunun farkındaydı. Ve o hayat, her gün, her saat, her dakika, onu sınavlarla karşı karşıya getiriyordu.
Fırında babasına yardım ederken, Davut’un iç dünyası başka bir yerdeydi. Ekmeğin kokusu, hamurun ellerinde şekil alışı, fırının sıcaklığı—bütün bunlar ona aşina olduğu şeylerdi. Ama bir yerlerde, derinlerde, başka bir hayatın hayalini kuruyordu. Fırında işler öğlene kadar sürüyordu; o zaman diliminde her şey belirli bir düzene oturmuştu. Ancak bir de öğle sonrası vardı, boşluk… Ve bu boşluk, onun gerçek hayalinin kapılarını aralıyordu.
Fırından sonra, kollarını sıvayıp dışarı çıkmak için can atıyordu. Şehirde gezmek, bilinmeyen sokaklarda kaybolmak, yıllardır hayalini kurduğu o tarihi atmosferin içinde kaybolmak istiyordu. Her bir müze, onun için farklı bir dünyaya açılan kapıydı. Bu müzeler, eski duvarlarda saklı sırlar gibi Davut’un ruhuna dokunuyor, her eser ona başka bir kimlik kazandırıyordu. Girdiği her müzede, bir başka Davut doğuyordu. İçindeki farklı kişilikler, o tarihe ve kültüre her adım attığında ortaya çıkıyordu. Eserlerin içinde kayboluyor, zamanın ve mekânın ötesine geçiyordu. O anlarda, fırında babasına yardım eden kişi değildi; o, başka bir zamanın ve başka bir dünyanın parçasıydı.
Ancak, bu iki hayat arasında sıkışıp kalıyordu. Gerçek ile hayali, ellerinin arasındaki kum tanecikleri gibi birbirine karışıyordu. Bir tarafta sorumluluklar, ailesine duyduğu sevgi, hayatta kalma mücadelesi… Diğer tarafta ise o müzelere, tarihe ve düşlerine olan tutkulu arzusu. Bu iki dünya arasında gidip gelmek, ona hem huzur hem de acı veriyordu. Bazen geçmişe ve sorumluluklara dönmek zorunda kalıyor, ama içindeki başka dünyaya da her zaman bir adım daha yaklaşmak istiyordu. Bir yanda hayalini süsleyen özgürlük, diğer yanda ailesine duyduğu bağlılık… Davut, iki yaşam arasında sıkışmış, ikisi arasında seçim yapmaya çalışırken, en çok kendini kaybediyordu.
Bazen her şey o kadar üstüne geliyordu ki, Davut, fırının içindeki sıcaklığa o kadar yakındı ki, ekmekleri sürdüğü o fırının içine kendisi girmek istiyor gibi hissediyordu. İçinde biriken öfke, sıkışan duygular öylesine yoğundu ki, bazen fırın küreğiyle birilerine vurmak, dünyadan bir süreliğine de olsa kaçmak istiyordu. Ama sonra, her şeyin içinde sıkışıp kaldığı o dar alandan bir çıkış yolu arıyordu.
Bir gün, her zamanki gezilerinden birinde, tarihi eserlerin arasında kaybolurken, bir müzenin kapısında güvenlik görevlisi ilanı gözlerine çarptı. O anda, hayatında bir şeylerin değişeceğini hissetti. Karanlıkta yürüdüğü yolun sonundaki ışığı gördü sanki. O ilan, yalnızca bir iş fırsatından daha fazlasıydı; Davut için bir çıkıştı, hayalini gerçeğe dönüştürebileceği bir kapıydı. Hızla başvurdu, içi umutla doldu.
Görüşmeye çağrıldığında, geçmişteki gezilerinin ve tarih bilgisiyle dolu anlarının, müze müdürünü etkileyip etkilemeyeceğini merak ediyordu. Ancak müze müdürü, Davut’un anlatımlarına hayran kaldı. Davut, yalnızca gezdiği müzelerle değil, o gezilerde edindiği bilgi ve içsel tutkusu ile müze tarihine olan olası katkılarını sergiliyordu. Her kelimesi, her detay, müze müdürünü derinden etkiledi.
Ve kısa bir süre sonra, o beklediği haber geldi: Davut, müzede güvenlik görevlisi olarak işe alındı. Her şey, bir ilanla başlamıştı ama Davut için bu, bambaşka bir hayata açılan kapıydı. Artık, fırının sıcaklığından ve sıkışan dünyasından uzakta, hayalini süsleyen tarihin içinde, kendi yolunu bulmaya başlamıştı.
Bu haber ailede şok etkisi yaratsa da Musa’ya ses çıkarmayan Zekeriya Bey, Davut’a da bir şey diyememişti. Davut, Gevengenport Müzesi’nde güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başlamıştı. Zamanla Gevengenport Müzesi’nde güvenlik görevlisi olarak görev yapmak, Davut’un hayatının sadece başlangıcı oldu. Müzede, güvenlik görevini yerine getirmenin ötesinde, zaman zaman rehberlerin yerine de bakıyordu. Her geçirdiği gün, ona daha fazla bilgi kazandırıyor, Hollanda’nın tarihi ve kültürüyle daha derinden bağ kurmasına olanak sağlıyordu. Yavaş yavaş, müzenin bir parçası haline geldi. O adımlarla, yalnızca işin değil, hayatın içindeki yerini de bulmuştu. Artık, hayatını yönlendiren tek şey hayalleri değil, aldığı sorumluluklardı. Geliri de arttı. Bu artan gelir, fırına yeni işçiler almasına ve babasının yükünü hafifletmesine olanak sağladı. Zekeriya Bey, fırındaki işlerin daha düzenli ve rahat hale geldiğini gördükçe, bir nebze olsun rahatladı. Fırın işleri artık daha kolay yürüyordu ve Davut’un aldığı bu sorumluluklar, babasının yaşadığı yükü bir nebze olsun hafifletmişti.
Aile, nadiren de olsa bir araya gelmeye başlamıştı. Uzun yol şoförüolan kardeşin evde bulunma zamanlarıdüzensizdi, ancak bazen ona da denk geliyor, birlikte yemek yiyorlar, eski günlerden sohbet ediyorlardı. Bir masa etrafında toplandıklarında, hayatın en basit ama değerli anlarını paylaşıyorlardı. Zekeriya Bey, Davut’un gözlerindeki huzuru görürken, oğlu da babasının emeklerinin karşılığını bir şekilde ona gösterdiğini hissediyordu. Her şeyin karmaşasına rağmen, o anlarda aile bir arada, birbirine yakın ve güçlüydü.
Aylar böyle monoton geçerken, Davut’un hayatı, ansızın zorlaşan bir hale bürünmüştü. Gevengenport Müzesi’nde müdür değişimi, her şeyin başladığı nokta oldu. Yeni müdür, genç ve enerjik biriydi, ancak kendisinde hemen fark edilen bir şey vardı: Zorba ve ırkçı bir tavır sergiliyordu. Başlarda Davut, kendisine yönelik bu tavırları görmezden gelmeye çalıştı, kişisel almadı. Ancak, zamanla, bu tavırların büyüdüğünü ve daha da derinleştiğini fark etti. Her gün, bir şekilde daha ağır hakaretlere, küçümsemelere maruz kalıyordu. Söylenenler, yalnızca sözde kalmıyor, bir şekilde onun içindeki çocukluk travmalarını yeniden uyandırıyordu.
Davut, içindeki o eski hüzünle, sessizleşmeye başladı. Çocukken yaşadığı korkuları, bastırdığı acıları, yıllar sonra yeniden yüzeye çıkıyordu. Kimse, Davut’un içindeki bu değişimi fark etmedi. Ama annesi, onu her zaman en yakından tanıyordu. Anneler, bazen görünmeyen izleri daha derinden hissederler. Davut, giderek içine kapanmış, kimseyle konuşmamaya başlamıştı. O anlarda, etrafındaki dünya onun için daha uzak, daha soğuk bir hale geliyordu.
Bir gün, annesi, oğlu ile ilgili daha da derin bir huzursuzluk hissetmeye başladı. Davut’un, eskiden sadece ilgisini çeken şeyler yerine, etrafındaki her canlıya karşı öfkesini dışa vurduğunu fark etti. Özellikle böcekler… Davut, gördüğü küçük büyük tüm böcekleri öldürmeye başlamıştı, ama sadece öldürmekle kalmıyordu. Onları, hınçla, öfkeyle öldürüyordu. Annesi birkaç kez buna tanık olmuştu ve o anlar, içinde derin bir korku uyandırıyordu. Oğlunun içine gömülü bir öfkenin, onu ne kadar zorladığını fark etmişti.
Bir akşam, kapı çaldığında, Sevcan Hanım kapıya doğru yöneldi. Açtığında ise, yine aynı manzarayla karşılaştı. Davut, kapı önünde gördüğü bir böceği, garip hareketlerle, acımasızca öldürüyordu. O an, ne söyleyeceğini bilemedi. İçindeki korku, her şeyin üzerini örtmek isteyen bir sessizliğe dönüştü. Ama o gece, Davut’un halindeki değişimi daha fazla görmezden gelemezdi. Yemekler yenilip herkesin odasına çekildiği saatlerde bir süre oğlunun kapısınınönünde durduktan sonra, içeri girmeye karar verdi.
Odanın kapısını yavaşça açtı, Davut yine derin sessizlikteydi. Sevcan Hanım, Davut’un yanına oturdu, önce derin bir sessizlik içinde gözleriyle onu inceledi. Sonra, yavaşça ama kararlı bir şekilde, “Davut, sana ne oluyor, oğlum?” dedi.
Davut, gözlerini annesinin gözlerine dikti. O an, içindeki acı ve hınç, bir anlığına dışarı çıkmak üzereydi. Ama yıllardır kendisini kapalı tutmaya alışmış olan Davut, bir türlü kelimeleri bulamıyordu. Annesi, onun bu halini izlerken, bu sessizliği daha fazla kabul edemeyeceğini fark etti. “Davut, seni anlamaya çalışıyorum. Lütfen bana anlat, neler oluyor?” dedi. Bu, oğlu için belki de bir çıkış yoluydu.
“Oğlum, sende bir değişiklik var. Eskiden böyle bir huyun yoktu. Böceklerden niye korkuyorsun?” diye sordu tekrar. Aldığı cevap, dilinin tutulmasına sebep oldu ve o sessiz, içine kapanık Sevcan, oğlunun ve tüm ailenin başının büyük dertte olduğunu anlamıştı..
“Böceklerden korkmuyorum anne. Gördüğüm her böcek, öldükten sonra gelip beni yiyecek. Biliyor musun, doğanın kanunu bu. Sırasıyla gelip bizi yiyecekler. Yemekle kalmayacaklar, üzerimizde çiftleşecekler, yavruları olacak, onlar da bizden beslenecek. Sonra bizden geriye hiçbir şey kalmayınca, sofrada kalan bomboş tabaklar gibi, bizi de terk edip gidecekler, ardımızda hiçbir iz bırakmadan. Dünyadaki bütün böcekleri ve hatta sinekleri öldürmek istiyorum anne. Hiçbirinin beni yemesine müsaade etmeyeceğim.”
Davut, müze müdürünün ırkçı ve zorba tavırlarına karşı, kendisinden beklenen agresifliği sergilemiyordu. Aksine, her geçen gün daha da içine kapanıyor, ruhsal olarak değiştiğinihissediyordu. Bazen eve gitmiyor, müzede kalıyordu; işin içinde kaybolmuş, kendisini evinin sıcaklığından bile uzak hissediyordu. Ailesinden giderek daha da uzaklaşıyor, yalnızlaştıkça içinde yeni bir dünyayı keşfeder gibi oluyordu. Müze, onun için bir tür yeniden doğuş alanına dönüşmüş, her köşesinde geçmişin izleriyle, geleceğin hayalleriyle şekillenen bir evren yaratıyordu. Orada, kimseye ait olmayan, yalnızca kendisine ait bir kimlik inşa ediyordu. Dış dünyadan uzak, ama içsel olarak her geçen gün yeniden varlık buluyordu.
Bir gece, müze müdürü rutin kontrol için geldiğinde, Davut’u müzelik imparator kıyafetleri içinde gördü. O an, eline büyük bir koz geçmişti. Davut’un tuhaf tavırları, müdürüne onun zayıf noktasını gösteriyordu. Müze müdürü, Davut’u hemen işten atmayı düşündü ama aynı zamanda onun garip davranışlarından bir şekilde ürkmeye başlamıştı. Davut’un içindeki huzursuzluğu ve değişimi görmek, müdürünü tereddütte bırakıyordu.
Davut artık hiç eve gitmez olmuştu. Uzun bir yolculuktan dönen Musa, ağabeyini evde bulamayınca annesinin de anlam veremediği ısrarıyla onu müzede ziyaret etmeyi kabul etmişti. Fakat hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaşmış, ağabeyi tarafından müzeden kovulmuştu.
“Sakın bir daha buraya gelme! Çabuk git buradan, yakınından bile geçmeyeceksin buranın anladın mı?”
Bu olaya şahit olan müze müdürü, Davut’un gözlerinde o ana kadar hiç görmediği bir şey fark etti. O bakışlar Davut’a ait değildi!
Aynı şeyi kardeşi Musa da görmüştü. Eve döndüğünde annesine;
“Anne, ağabeyim iyi değil, o bakışları, o ses tonu sanki başka birine ait. Neredeyse beni yaka paça dışarı atacaktı.”
Bu olaydan sonra Musa birkaç gün daha kalıp yine uzun yola çıkmıştı. Aklında bir sürü soru ve ilerleyen günlerin getireceği belirsizlikle…
Musa gittikten bir gün sonra ansızın eve dönen Davut, evde kardeşini bulamayınca aniden sinirlenip bağırmaya başladı.
“Musa nerede? Ne yaptınız ona? Kardeşime ne yaptınız?” diye haykırdı. Sesi evin her köşesine yankılandı. Gözlerindeki öfke, uzun zamandır bastırdığı duyguların patlamasına neden olmuştu. Annesi ve babası, oğullarının bu sert çıkışı karşısında donakaldı.
Sevcan’la Zekeriya ilk şoku üzerinden atınca bir şeyler yapmak zorunda olduklarını anladılar. Zekeriya, korku dolu gözleriyle oğluna bakarak, “Oğlum, kardeşin işe gitti, biz ne yapacağız kardeşine ne saçmalıyorsun?” dedi ama Davut, artık zıvanadan çıkmıştı. Öfkesinin kontrolünü kaybeden Davut, evi adeta bir yangın yerine dönüştürmüştü. Camlar, çerçeveler, ne varsa yere düşüp parçalanmıştı. O an evin içinde bir fırtına gibiydi; öfke ve acı, her şeyi silip süpürüyordu.
Sesten korkan komşular çoktan polis çağırmıştı. Kısa bir süre sonra gelen ekipler, Davut’u sakinleştirerek gözaltına aldılar. Polis merkezinde birkaç saat boyunca tutulmuş, içinde biriken fırtına biraz olsun dinmişti. Sakinleşince, sonrasında serbest bırakıldı. Ama o gece, herkesin içinde bir soru işareti kalmıştı: Davut’a neler oluyordu?
Müzeye döndüğünde, Davut, kardeşi dönene kadar sakin günler geçirmişti. Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünüyordu, ama içinde bir şeyler hala kırılmaya devam ediyordu. Davut sakindi, ama gece ve gündüz fark etmeksizin, böcek öldürmeye devam ediyordu. Bu alışkanlık, giderek daha fazla dikkat çekiyordu. Müze müdürü, Davut’un bu garip tavırlarını fark ettikçe, içinde büyüyen bir korku hissiyle ne yapacağına karar verememişti. Her geçen gün, Davut’un içindeki karanlığın daha da derinleştiğini görmek, müdürü endişelendiriyordu. Sonunda, Davut’u işten atmayı değil, kendi güvenliğini düşünerek başka bir müzeye atanmak için ilgili mercilere başvurmayı düşünmeye başlamıştı. Müdür, Davut’un davranışlarının sadece işyerindeki düzeni değil, kendi huzurunu da tehdit etmeye başladığını hissediyordu.
Soğuk ve kasvetli bir gün, müzeye gelen turist kafilesi, rehberin müzenin tarihini ve 17. yüzyılda Hollanda’nın lideri olan Johan de Witt’den bahsettiği sırada, arkada sessizce bekleyen Davut birden haykırmaya başlamıştı. Aniden yükselen sesi, müzenin soğuk duvarlarında yankılandı. Turistlerin ve rehberin şaşkın bakışları arasında, Davut’un gözlerindeki delilik Hollanda’nın gri gökyüzünden yansıyan soluk ışığa rağmen parlıyordu. Davut’un bağırışları, adeta geçmiş zamanda yaşanan bir felaketin yankısı gibi tekrar canlanıyordu. Her kelimesi, geçmişin acı hatıralarını gün yüzüne çıkarır gibi, müzenin duvarlarında yankı buluyor ve oradaki soğuk atmosferi daha da yoğunlaştırıyordu. Sanki zaman, Davut’un sesiyle birlikte geriye doğru akıyor, geçmişin karanlık anıları şimdinin üzerine çökmeye başlıyordu. Bir an, müze duvarları ve tarih arasındaki zaman sınırları silinmiş, Davut’un içindeki acı ve öfke her şeyi kaplamıştı.;
“Hayır! Bunu yapmanıza izin vermeyeceğim, çabuk dağılın. Onun bir suçu yok! Size dağılın diyorum!Bizi ayıramayacaksınız!”
Turistler, bir anda bağıran müze görevlisinin, rehberin anlattıklarına istinaden bir mizansen yaptığını sanmışlardı. Fakat duvarda sergilenen baltalardan birini alıp, hızla üstlerine doğru geldiğini görünce yanıldıklarını fark ettiler ve korkuyla kaçmaya başladılar. Davut’un bu şekilde bağırmasının sebebi, o anda gözlerinin kapıdan içeri giren Musa’yı görmesiydi. O an, zaman ve mekân birbirine karışmış, geçmişin ve şimdinin sınırları silinmişti. Davut’un içindeki fırtına, yalnızca geçmişteki vahşetin yankısı değil, kardeşinin varlığıyla yeniden alevlenen bir öfkenin dışa vurumuydu.
Uzun yoldan dönen Musa, olanları öğrenmiş ve ağabeyinin kendisini müzeden kovmaktan pişman olduğunu düşünerek, ona bir kez daha ziyarette bulunmayı karar vermişti. Ancak bu, çok büyük bir hataydı.
Turistler panik içinde kaçarken, müze müdürü, Davut’un elindeki baltayı almak için hızla hamle yaptı. Aynı anda, Musa da koşarak müdüre yardımcı olmaya çalıştı. Bir anda müzenin içini kaos sarmıştı. Güvenlikten sorumlu olan Davut’u, panikleyen kalabalıktan uzak tutabilmek için hızla onu içeri çekmeye başladılar. Müze müdürü ve Musa, Davut’u sürükleye sürükleye, mahzene benzer bir odaya sokmayı başarmışlardı. Odaya adımını attığında, her şey bir anda durdu. Davut içeri girdiği anda, her şey sessizleşti. O an, Musa ve müdür, sanki o korkutucu fırtına geçiyor sanmışlardı. Ama ne yazık ki, Davut’un sakinleştiğini düşündükleri an, sadece daha büyük bir fırtınanın başlangıcıydı
Davut, kendisinden hiç beklenmeyen bir hareketle kapıyı hızla çarparak kilitlemişti. Yüzyıllar öncesinden kalan demir kilidi, dışarıdan asla açılamayacak şekilde indirmişti. O an, oda bir mezar gibi sessizleşti. Musa ve müze müdürü, korkudan donakalmış, gözleri kocaman açılmıştı. Hiçbir şey yapamayacaklarını fark ettikleri o an, bir anlığına tüm dünya durdu gibi hissediliyordu. Davut’un gözlerinde beliren delilik, her geçen saniye daha da büyüyordu, içlerindeki korku ise her şeyin önündeydi. O an, sadece kalp atışları duyuluyordu.
Müze müdürü titrek bir sesle, “Davut yapma, bak herkes gitti, artık tehlike kalmadı, bırak hadi o baltayı,” demişti. Fakat bu, onun son cümlesi olmuştu. Davut, gözlerinde yanıp sönen deli bir hiddetle, elindeki baltayı hızla müze müdürünün boynuna indiriverdi. O an, zaman adeta durmuştu. Fışkıran kan yüksek tavanlı odanın avizesini kana bulamıştı. Avizenin kristal taşlarından üstlerine kan damlıyordu. Ancak Davut, bununla da yetinmemişti. Odada, dışarıdan gelen siren sesleri duyuluyordu. Musa, donakalmış bir şekilde, gözleri büyüyerek ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Görüntüleri, gerçek dışı bir kâbus olduğunu, her şeyin bir yalan olmasını dileyerek izliyordu. Ama gerçek, her geçen saniye daha da dehşet verici bir şekilde önünde duruyordu.
Davut, müze müdürünün etlerini parçalayıp avucuna alıp çiğ çiğ yemeye başlamıştı. Musa korkudan artık bayılacak hale gelmişti. Bu sırada mahzenden bozma odanın kapısı polislerce zorlanmaya başlanmıştı bile. Sesi duyan Davut, avucundaki kanlı etleri bu sefer zorla Musa’ya yedirmeye başlamıştı.
Polisler odaya girdiğinde, Davut Musa’nın üstünde, ona zorla et parçalarını yedirmeye çalışıyordu. Gördükleri dehşet verici manzarayla dumura uğrayan polisler, avizeden üstlerine damlayan kanlara aldırış etmeden Davut’un üzerine atladılar.Her şey sona ermişti. Ancak o odada yaşananlar, o korkunç manzarayı görenlerin aklından asla silinmeyecekti.
2 hafta sonra…
Sevcan Hanım, Parnassia Hastanesi’ne oğlunu ziyarete gitmişti. Onu gördüğünde, verilen ilaçların etkisiyle oğlunun adeta bir ölüden farkının kalmadığını görmüştü. Ona baktığında büyük bir acı içinde kahrolmuştu, ancak aynı zamanda iki oğlunun da hayatta olmasına içten içe bir mutluluk duyuyordu. Evet, Davut katil olmuştu ama Sevcan Hanım’a göre, bu, oğlunun suçu değildi. Davut’a şizofreni teşhisi konulmuştu.Bu nedenle hapishane yerine hastanede tutulup tedavisi yapılacaktı. Ölen müze müdürü ise, ırkçı davranışlarıyla Davut’taki bastırılmış travmaları gün yüzüne çıkartmıştı. Küçükken kardeşinin maruz kaldığı zorbalıklar, ülkede yabancı olmanın getirdiği tedirginlik ve yalnızlık, belki de içte yatan ruhsal bozukluğu tetiklemişti.Düşük sosyoekonomik durum, stres ve çevresel faktörler, şizofreni gelişiminde büyük rol oynuyordu. Yoksulluk ve sosyal izolasyon da Davut’un durumunu tetiklemişti. Doktorunun söylediğine göre, Davut’a konan teşhis, Stres-Diatez Modeli’ne dayanıyordu. Bu model, genetik yatkınlığın çevresel stres faktörleriyle birleştiğinde şizofreni gelişiminde etkili olduğunu öne sürüyordu. Örneğin, genetik olarak yatkın bir birey, stresli yaşam olayları, travmalar veya uyuşturucu kullanımı gibi şeyler yaşadığında, daha yüksek bir riskle karşı karşıya kalabiliyordu. Davut’un durumunda ise, bu stres faktörü müze müdürünün davranışları olmuştu. Müze müdürünün tavırları, Davut’u öyle derinden tetiklemişti ki, kendini halkı tarafından çiğ çiğ yenen Hollanda’nın eski lideri Johan de Witt ve Musa’yı da onun kardeşi ve aynı kaderi paylaştığı Cornelis de Witt olarak görmeye başlamıştı.
Davut’un zihni o kadar karışıktı ki, gerçek ile hayal arasındaki sınırlar tamamen silinmişti. Müze müdürünün tavırları, onun kafasında patlayan bir fırtına gibi yankı bulmuştu. O an, zaman ve mekân birbirine karışmıştı. Bir anda kendini 20 Ağustos 1672tarihinin Hollanda’sında, halkı tarafından ihanete uğramış ve linç edilen Johan de Witt ile kardeşi Cornelis de Witt’in yerinde buldu. Geçmişten gelen travmalarıyla, o ikilininki gibi, hayatlarının tehdit altında olduğunu hissediyordu. Kardeşini kaybetme korkusu, derin bir acıya dönüşerek tüm vücudunu sarmaya başlamıştı.
Davut artık gerçekliğin ötesine geçmişti. Kendisini bir lider, bir kahraman gibi görmeye başlamıştı. Herkesin onun gibi düşünmediğini, ona karşı olduğunu hissediyordu. Onun için tek bir gerçek vardı ki, kardeşini korumak zorundaydı. Ve bunu, müdürün ölümünden başka bir şekilde yapamayacağını düşündü.
Musa’nın müzeye gelmesi, Davut’un içinde gittikçe büyüttüğü düşünceleri ateşle besledi ve ona harekete geçme gücü verdi. Zihnindeki karmaşa, bir anda netleşmeye başlamıştı; her şey, bir anlık kararlılıkla bir araya geliyordu. O an, kendilerini linç etmek için bir araya geldiğini sandığı kalabalığı dağıttıktan sonra, zihni o kalabalığın müdürün bedeninde şekil bulmasını sağlamıştı. Müdür, kargaşanın ortasında yalnızca bir figür gibi kalmış, her yönüyle öfkenin ve kaosun yansıması olmuştu. Tüm güç ve karmaşa, onun bedeninde vücut bulmuştu; artık sadece bir isim, bir yüz, bir hedefti. İçindeki tüm öfkeyi ve korkuyu taşıyan o figürü ortadan kaldırarak, hem kendisini hem de kardeşini koruyabilirdi.
20 Ağustos 1672
Lahey’in taş sokakları o gün hüzünlü bir sessizlikle güne uyanmıştı. Kimse, Johan ve Cornelis de Witt kardeşlerinkaderini şekillendirecek olan bir trajedinin, güneşin batışına kadar yaşanacağını tahmin edemezdi. Oysa bu iki kardeş, yıllardır omuz omuza verdikleri mücadeleyle Hollanda Cumhuriyeti’nin kaderini ellerinde tutuyorlardı.
Johan, akıl dolu bir devlet adamıydı; kardeşi Cornelis ise cesur bir denizci ve sadık bir müttefikti. Ülkesi için ömrünü uzak denizlere adamıştı.Johan’ın diplomasi masasında geliştirdiği stratejiler, Cornelis’in gemilerinde hayat buluyordu. İkisi, Hollanda’nın yalnızca yönetiminde değil, ruhunda da derin izler bırakmışlardı.
Küçük yaşlardan beri ayrılmaz bir bağa sahip olan de Witt kardeşler, Dordrecht sokaklarında büyümüşlerdi. Johan, kitaplara ve matematiğe düşkün bir çocuktu; Cornelis ise maceracı ruhuyla denizlere ilgi duyuyordu. Yıllar geçip her ikisi de kendi alanlarında ustalaştığında, ülkeleri için bir bütün haline gelmişlerdi.
Johan, Hollanda’nın “Büyük Pensi” seçildiğinde, Cornelis her zaman onun yanındaydı. Johan’ın stratejik aklı, Cornelis’in sarsılmaz sadakatiyle birleşince, Hollanda Cumhuriyeti gücünü iki kardeşin omuzlarında bulmuştu. Ancak ikisinin de bilmediği bir şey vardı: Yükselmek, her zaman daha büyük bir düşüşü beraberinde getirirdi.
1672 yılına gelindiğinde Hollanda karanlık bir döneme sürüklenmişti. Fransa, İngiltere ve Almanya’dan gelen saldırılar ülkeyi kuşatma altına almış, halk korku ve çaresizlik içinde kalmıştı. Bu felaket yılında, halkın sevgisi hızla nefrete dönüşmüştü.
Monarşi yanlıları, Johan ve Cornelis’i düşman ilan etmişlerdi. Halk arasında, bu kardeşlerin ülkeyi felakete sürüklediği söylentileri yayıldı. Oysa Johan barışı sağlamak için elinden geleni yapmış, Cornelis de cephede Hollanda’yı savunmuştu. Ama halk gerçeği duymak istemiyordu; öfke ve açlık, sağduyunun önüne geçmişti.
Cornelis, bir gün yalan bir suçlama ile tutuklandığında, Johan’ın yüreği sarsıldı. Kardeşi işkence altında suçlarını itiraf etmeye zorlanıyordu. Ancak Cornelis dimdik durdu. Ne onurundan ne de doğrularından ödün verdi. Johan ise kardeşini kurtarmak için tüm yetkisini kullanmaya kararlıydı. Kimseye güveni kalmamıştı, kardeşini sadece kendisi kurtarabilirdi.
20 Ağustos sabahı Johan de Witt, Lahey’e doğru yola çıktı. Cornelis’in tutulduğu, sonradan müze haline getirilen Gevangenpoort Cezaevi’ne gelen Johan, bir yandan kardeşini teselli etmeye çalışıyor, bir yandan da bu durumdan çıkış yolu arıyordu. Ancak ikisi de farkında değildi: Dışarıda kalabalık bir grup toplanmış, kardeşinin kanının peşine düşmüştü.
Monarşi yanlıları tarafından kışkırtılmış öfkeli halk, cezaevi önünde toplanmıştı. Çığlıklar arasında, iki kardeşi hain ilan eden nidalar yükseliyordu. Cezaevinin kapıları zorla açıldığında, iki kardeş birbirlerine son bir kez baktılar. Johan, Cornelis’in elini sıkıca tuttu. “Bizi ayıramayacaklar,” dedi Johan kararlılıkla. Cornelis ise bir gülümseme ile karşılık verdi.
Kalabalık içeri dalıp iki kardeşi dışarı sürüklediğinde, nefretin soğuk yüzüyle karşı karşıya kaldılar. Yumruklar, taşlar, hakaretler… İnsanlık o gün meydanda kendini yitirdi. Klabalık tarafından linç edilen bu iki kardeş, önce yumruk ve tekmelerle ağır şekilde dövüldüler. Ardından, çırılçıplak soyulup kalabalığın ortasına atıldılar. Gözleri dönmüş bir grup fanatik, ikisini de ağır yaralı haldeyken yakındaki halka açık darağacına doğru çekmeye başladılar.
Ama iş burada bitmedi. Öfke içinde kaybolmuş halk, çılgınca bir şekilde de Witt kardeşlerin karınlarını deşerek iç organlarını çıkarıp çiğ çiğ yemeye başladılar. İki adamın bedenleri, hiçbir insana yakışmayacak şekilde parçalanmaya başlandı. Vücutlarından koparılan kulaklar, burunlar, parmaklar ve cinsel organları, şehirdeki açık artırmalarda satıldı.
Bu olay, halkın öfkesinin ne kadar yıkıcı olabileceğini ve tarihsel bir figürün, yalnızca bedensel değil, manevi olarak da nasıl yok edilebileceğini gözler önüne serdi. De Witt kardeşlerin trajik ölümü hem Hollanda’nın siyasal tarihinde hem de insanlık tarihindeki en korkunç linçlerden biri olarak unutulmaz bir iz bıraktı.
Yazan: Banu Akeloğlu









İlk yorum yapan siz olun