İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Rauf Hamdi Salacaklı ile “Kafka’nın Kayıp Mektupları”nı Konuştuk

Yazar Rauf Hamdi Salacaklı ile Siyah Beyaz Yayınevi’nden çıkan kitabı “Kafka’nın Kayıp Mektupları” üzerine konuştuk.

– Rauf Bey, sorularıma ilk sayfadan başlamak istiyorum. Kitabı açar açmaz görüyoruz ki, ilk sayfada “Hayat, Tanrı’nın; roman, yazarın yazdığı bir kurgudur” diyorsunuz. Bu cümleyi kurarken Tanrı’ya yaklaşmayı mı, yoksa ondan bir şeyi geri almayı mı amaçladınız?

Sorunuza geçmeden önce, yazın dünyasının taşıdığı gücü hatırlatarak başlamak isterim. Yazarlık, sanıldığı gibi yalnızca masaya oturmakla, kelimeleri yan yana dizmekle başlamıyor. Yazın hayatının bir öncesi vardır; yaşanmışlıkla, yüzleşmeyle, insanın kendine katlandığı uzun süreçle başlar. Yazın hayatına girmek için hep yürürsünüz. Yol, adım adım sizi taşır; günün sonunda sizi başka birine dönüştürür. Bir bakış, bir kâğıda yazılmış eski adres gibi cebinizde kalır; bir ses, çakıl tanesi gibi ayakkabınızın içine girer. Kapılar açılır, kapılar kapanır; cereyandan filtrelenir kelimeler, sadece bazı cümleler içerde kalır, temiz,duru,ferah. Yazı, o içerde kalanların kendine bir çıkış bulma hâlidir aslında. Kalem de, yürürken sustuklarınızın dili. Bir insanın kalabalıklar içinde nasıl yalnız kaldığını görmeden, zamanın bazı anları neden geri vermediğini kavramadan, beklemenin insanı nasıl içten içe aşındırdığını öğrenmeden yazı size açılmaz. Yazı, aceleye kapılmaz, ağırlaşmış bilinçle konuşur. Bu derinliği yaşayamayan için kalem hep dirençlidir, mürekkep suskun.

Gün gelir, kendinizi hazır hisseder, o koltuğa oturursunuz. Elinizde bir kalem vardır ama aslında tuttuğunuz şey kudrettir. Kalemin ucundaki mürekkep nereye akacak, hangi karakter hangi kaderle sınanacak, kim sevecek, kim terk edecek, kim ölecek -buna siz karar verirsiniz. Beğenmediğiniz bir cümleyi karalarsınız; bir hayat silinir. Yeni bir cümle yazarsınız; yeni bir kader yaratırsınız.

Aşkı uzatabilir, ölümü erteleyebilir, nefreti bir virgülle yumuşatabilirsiniz. Bir bakışı, unutulmuş bir şarkının tınısı gibi ölümsüz kılabilir; bir gülüşü, geceye bırakılmış bir fenerin titrek ışığı gibi çoğaltabilirsiniz; bir sessizliği, düşen bir yaprağın rüzgârdaki titremesi kadar hassas ve kalıcı hâle getirebilirsiniz. Bir anıyı, ilk karla tanışan bir çocuğun gözlerindeki şaşkınlık gibi parlak ama geçici; bir acıyı, bir çınarın köklerine işleyen fırtına kadar derin ve sarsıcı hâle getirebilirsiniz. Aşkın kanadını, ölüme inat çırpabilir; öfkenin gölgesini, bir noktayla sonlandırabilirsiniz; hayatın tüm kırılgan saatlerini, tek bir cümlede durdurabilirsiniz. İnanın bana, bunlar yazarın tadabileceği en tehlikeli sarhoşluktur: yaratma yanılsaması.

Tam da burada durur, hüzünlü bir fark edişle kendimize döneriz. Bizler kalemlerimizin ucuyla hayatlar yaratıp, hayatlar sonlandırırken, aslında Tanrı da sizinle aynı şeyi, sizin için yapmakta olduğunu anlarsınız. Tanrı’nın yazdığı kaderinizin, adınıza imzaladığı hayat adlı romanında sayfalar arasında yürüyen insanlar olduğumuzu anlarız. Hangi satırda tökezleyeceğimizi, hangi bölümde aşık olacağımızı, son sayfanın nerede kapanacağını bilmeden yürüyüp dururuz. Oysa biliriz ki kitabımız çoktan yazılmış ve baskıya gitmiştir. Tanrı’nın kalemindeki bize ayrılan mavi mürekkebin bittiğini, kurguda bize de bir yer verdiğini, her şeyin çoktan yazılmış ve çizilmiş olduğunu anlarız.

Ama her şey o kadar kolay değildir bizim için. Hayat romanımızın editöryal düzenlemesinin olmadığını fark edersiniz. Çünkü Tanrı, yaşam cümlelerimizin ritmine karışmaz, yaptığınız hataları kırmızıya boyamaz, içsel sancılarımıza dokunmaz. Boşluklar, pişmanlıklar, yanlış adımlar, eksik aşklar… hepsi olduğu gibi kalır. Son okuma, ölüm döşeğinde, yine size kalmıştır… Kendi kendimize yapılacaktır; müdahale olmadan, karalanıp,yerine yeniler konmadan, yalnızca vicdana okunan son okuma, son sözcükler…

Bu cümleyi kurarken ne Tanrı’ya yaklaşmak gibi küstah bir niyetim vardı, ne de O’ndan bir şey geri alma cüreti. Ama bu da bir gerçektir: Tanrı ve yazar, kendi kulvarlarında benzer işler yapıyor. Ve ben tüm içtenliğimle diyorum ki: hayat, Tanrı’nın; roman, yazarın yazdığı bir kurgudur. Tanrı ve yazar; aşkı, kaygıyı, sevinci… noktayı, virgülü, soru işaretini… ne zaman ve nereye koyacağına yalnızca onlar karar verir.

– Bu kitabı yazarken sizi çok zorlayan ne oldu: Kafka gibi güçlü bir edebi figürle yürümek mi, yoksa Milena’nın sessizliğini duyabilmek mi? Bizlere kitabınızın oluşum sürecinden bahseder misiniz?

Bu kitabı yazarken beni zorlayan, Kafka’nın gölgesinde yürümek değildi. Asıl mesele, Milena’yı yeniden hatırlatabilme arzusuydu. Çünkü Kafka hiç susmadan hep konuşur; cümleleri titrer, kelimeleri insanın üzerine kapanan demir kapılar gibi serttir. Ama Milena… O hep susar, ölü gibi sessizdir. Herkes onun hakkında konuşur; o tek kelime edemez. Bu romanla ona bir çıkış yolu, konuşması için bir fırsat tanıdım. Gözyaşlarını, özlemlerini, beklemelerini, dünyada kadın olmanın zorluğunu, başarılı olduğu hâlde gölgede kaldığı anları… Yani içinde birikmiş tüm sözlerini, yüksek bir tepeden akan bir şelale gibi özgürce dökebileceği bir çıkış yolu, bir imkân tanıdım. Yalnız, tüm bu sözcükler sadece, okunacakları ve Milena’yı tam manasıyla anlayacağımız günü bekliyor.

Kitabın oluşum sürecini çok net hatırlıyorum: 23 Temmuz 2015, saat 13.25. Prag’da Kafka Müzesi’nin önündeydim. Orada, güneş yüzümü ısıtırken tuhaf bir şekilde içime bir fikir düştü; kontrolsüz, ani, kaçınılmaz. Bir yazar için en korkutucu ve en baştan çıkarıcı olan da budur: fikrin sizi seçmesi. Bu, görünmez bir çağrıydı. Ben sadece bu çağrıya uydum.

– Yarım kalmış bir aşk ve ulaşılamayan bir mektup fikri, romanda derin bir hüzün taşıyor. Sizce insanı asıl yaralayan şey kayıp mıdır, yoksa hiçbir zaman tamamlanamamış olan mı?

Romeo ve Juliet’i düşündüğümde… Acı kayıpla geldi. Aşk yaşandı, dokunuldu, öpüldü, sonra ölüm her şeyi ellerinden aldı. İnsan Romeo ve Juliet’in hazin  hikayesine ağlar ama bilir: “En azından yaşandı.”  Der. Kayıp, insanın içini kanatır ama aynı zamanda bir tür kapanış da sunar; yas tutarsınız, mezar taşına çiçek koyarsınız, acınızın bir adresi vardır. Anlayacağınız kayıp acımasızdır ama nettir.

Oysa Leyla ile Mecnun’u düşündüğümde… Burada acı hiç bitmeyen bir cümle gibidir; aşk vardır ama temas yoktur, yakınlık vardır ama kavuşma yoktur. Mecnun’un deliliği, kaybettiği bir Leyla’nın yasından ziyade, hiç sahip olamadığı bir hayatın boşluğundan doğar. Acı, mezarlıkta değil, çöldedir; yani adresi yoktur. Tamamlanamamış olan, insanın içinde durmadan tekrarlanan bir “Ya olsaydı” düşüncesidir. Bu beklenti, bu tekrarlanan ses kayıptan daha zalimdir, çünkü bir ömür hiç susmaz.

İşte bu yüzden derim ki insanı asıl yaralayan kayıp değildir; çünkü kayıp bir noktadır, ama tamamlanamamış olan ise üç noktadır… Ve o üç nokta, insanın ruhunda sonsuza kadar uzar. Biliriz ki insan, her zaman tamamlanamamış olanı içinde taşıyarak yaşlanır; çünkü kayıp geçmişte kalır, ama tamamlanamayan hep şimdiki zamandadır. Yazdığım bu romanın hüznü de buradan doğuyor: bir aşkın sona ermiş olmasından çok, hiç tamamlanamamış olmanın bitmek bilmeyen boşluğunda.

– Prag’ın sisli sokaklarıyla başlayan bu yolculuk, okuru unutulmuş bir aşka davet ediyor. Unutulmuş bir aşk gerçekten biter mi, yoksa yalnızca hatırlanmayı mı bekler?

Gitmiş olanlar bilir. Prag’ın sisli sokakları bir şehirden çok, anlamın ve hatıranın mimarisidir. Sis, unutmaktan çok, hatırlamanın ertelenmesini fısıldar. İşte bu yüzden orada başlayan bir hikaye, okuru unutulmuş bir aşkın gölgesinden çıkarıp, henüz uyanmamış bir hatıranın ışığına yönlendirir. Çünkü bazen gerçek aşk sona ermiş sanılır; oysa biçim değiştirir, sessizliğe çekilir, insanın içinde görünmez bir varlık gibi konaklar, zamanı geldiğinde yeniden hatırlanmak üzere sabırla bekler ve büyümeye devam eder.

Aşk deniyorsa, o kelime artık basit bir sözcük olmaktan çıkar. Bu üç harflik bir ses dizgesi, üçlü bir sarmala dönüşür; tıpkı genetik bir kod gibi insanın varlığına işlenir. Nasıl ki genler kuşaktan kuşağa taşınır ve bir bakışta, bir yürüyüşte, bir suskunlukta kendini ele verirse; aşk da kolektif bilinçte ve bireysel hafızada yok olmaz. Bastırılır, ertelenir, gömülür, bitti zannedilir -ama silinmez, yok olmaz. Çünkü bence aşk, öğrenilmiş bir duygudan çok; içinize yer etmiş, kalıtsal bir hatırlayıştır.

İnsanın içine gerçekten işlemiş olan kaybolur mu?

Kayboldu zannedilen, kimi zaman rüzgârın içine gizlenmiş bir kokuyla geri döner -ıslak taşların, eski bir parfümün, yaz akşamlarının kokusuyla. Kimi zaman bir müzikle… Daha ilk notasında kalbinizin hızlanmasına neden olan, sebebini açıklayamadığınız bir melodiyle. Bazen, nefesinizle buğulanmış bir tren camına yansıyan yüzünüzde, bazen bir sokak lambasının altında aniden beliren o tanıdık gölgede. Siz “unuttum” dersiniz; o ise yalnızca doğru anı beklemiştir. Unutmak dediğimiz şey, çoğu zaman bir savunma mekanizmasıdır aslında; kendimizi kandırmanın en zarif, en sessiz yolu. Çünkü insan kalbi her zaman, acıyla baş edebilmek için hafızaya yalan söyler. Ama beden yalan söylemez. Bir cümleye gereğinden fazla anlam yüklediğinizde, bir sessizliği olması gerekenden uzun tuttuğunuzda, bir vedayı hâlâ içinizde tamamlayamadığınızda, kurtuluş yoktur aşk kendini ele verir. Unutulmuş değildir; yalnızca üstü zaman denen yorganla örtülmüştür.

Bu yüzden unutulmuş zannedilen bir aşk gerçekten bitmez. O, hatırlanmayı beklemez bile; hatırlanacağı anı bilir. Bir gün, hiç ummadığınız bir anda, hayatın tam ortasında sizi yakalar. Sizi geçmişe sürüklemez; bugünün içine düşer. Çünkü aşk geçmişte yaşamaz; zaman mevhumunun dışında konaklar.

Prag’ın sisli sokaklarında dolaşırken okur, aslında bir şehrin dışında, kendi hafızasının ara sokaklarını da gezecek buna inanıyorum. Ve fark edecekler ki bazı aşklar mezarsızdır. Gömülmezler ve asla ölmezler. Yalnızca sessizce beklerler -kalbin bir anlık dalgınlığını, zihnin bir anlık boşluğunu. Ve o an geldiğinde, ilk günkü kadar taze, ilk günkü kadar canlı, ilk günkü kadar yakıcı bir gerçeklikle geri dönerler.

Çünkü aşk, unutulacak bir hikâye olmaktan çok, hatırlandıkça yeniden yazılan bir kaderdir.

– Romanda sık sık “zaman” kavramıyla karşılaşıyoruz: mühürlenmiş sırlar, yüzyıllık sessizlikler, geçmişe açılan kapılar… Zaman sizin için bu romanda bir anlatı aracı mı, yoksa başlı başına bir karakter mi?

Zaman bu romanımda bir araç olamayacak kadar kudretli, bir dekor olamayacak kadar zalim. O, ölümlü bir yaşamın tek canlı kalan öğesi bence. Her şey ölür: beden, ses, hatıra, hatta acı bile… Ama bilinen bir gerçek vardır. Zaman asla ölmez. Sürekli akar, fakat tükenmez. Ve insanı, kendisine tanınmış dar bir aralıkta yaşamaya mahkûm eden görünmez bir gardiyandır.

Aslında zaman size yaşamanız için bir hücre verir. Başlangıcı belli, bitişi gizli olan. O hücrenin duvarları ne geriye açılır ne ileriye. Kaçmak istersiniz, bu zaman dilinin dışına çıkmak; çocukluğunuza dönmek, bir cümleyi geri almak, bir vedayı ertelemek… Olmaz. Geleceğe sıçramak, sonucu görmek, acının biteceği günü önceden bilmek istersiniz… O da olmaz. Zaman, sizi belirlenmiş bir tarihte, belirlenmiş bir bedende, belirlenmiş bir kaderde, belirlenmiş bir coğrafyada kilitler. Anahtarlar hep ondadır, kemerine takılı,şıngırdatarak,umursamadan hep yürür. Bu yüzden zamanı bir karakter gibi anlatılmaya değer bulurum. Çünkü, insanın sınırlarını çizer, yarayı açan da saran da yine odur…

Romanımda bir noktadan sonra siz de fark edeceksiniz ki zaman yalnızca anlatılan değildir; anlatandır. Hayatınızın sahnesine çıkan başrol oyuncusu odur aslında. Aşk sahneye girdiğinde alkışı zaman tutar. Ayrılık olduğunda perdeyi zaman indirir. İnsanlar gelir geçer, kelimeler eskir, şehirler karanlıklara boğulur; zaman hep kalır ve her şeyi hatırlayan tek tanık olarak yerinde durur. Bu yüzden romanımda zaman başlı başına bir karakterdir. Hem acımasızca kural koyar, hem de sabırla bekler. Bazen bir cellat kadar kesin, bazen bir bilge kadar sessizdir. Kimseye özel davranmaz; ama herkese farklı izler bırakır.  İşte bu yüzden bu romanımda zaman, bir anlatı aracından çok, anlatının ta kendisidir. Çünkü düşündüğümüzde insanın hikâyesinin, aslında zamanın içinde kısa bir parantezden ibaret olduğunu anlarız. Ve biliriz ki, o parantez kapandığında, geriye yalnızca ve yine zaman kalır -sessiz, diri ve her şeyi hatırlayan.

– Kafka’nın Milena’ya yazdığı ama ona asla ulaşmayan mektuplar, romanda neredeyse yaşayan bir varlık gibi. Sizce bir mektubu değerli kılan şey ulaşması mı, yoksa içinde taşıdığı söylenememişlik mi?

Bir mektubu değerli kılan şey, zarfın doğru adrese ulaşmasından çok, asıl değer, kelimelerin çıkmayı göze aldığı yolculuktadır; çünkü inanın bana bazı mektuplar varmak için yazılmaz. Kaybolmak, suskun kalmak, bir sırrı taşımak ya da yıllar sonra kendiliğinden ifşa olmak için yola çıkarlar. Kafka’nın Milena’ya yazdığı ama ona asla ulaşmayan mektuplar da bu yüzden romanda yaşayan bir varlık gibidir; bir iletişim aracı olmaktan çok, yazanın ruhunu ve söylenememiş olanı taşıyan bir varoluş hâlidir.

Ben mektuba her zaman başka bir gözle bakarım. İçinde aşk mı vardır, kayıp mı, bazen kelimeleri okumaya gerek kalmadan bir bakışla anlarsınız. Sayfayı elinize aldığınız anda, mektup zaten sizinle konuşur. Mektup için ele alınan dolmakalem mürekkebi, kâğıdı yalnızca kelimelerle boyamaz. Kelimelerle birlikte fiziksel öğelerde bırakır. Beyaz kâğıdın yazıldığı anda kalbin nasıl attığını, elin neden titrediğini, cümlenin ortasında niçin duraksandığını, kararsızlıkta ve yanlışta nasıl karalandığını, kazındığını kaydeder. Dolma kalemin ucunu bir an kâğıtta tutarsınız; siz farkında olmadan mürekkep ağır ağır akar, koyu bir gölge bırakır orda. İşte o gölgede, beklemek, tereddüt, içe dönüş olarak okunur. Bu yüzden mektuplar, gören göz için sıradan kelimelerden oluşan nesneler değildir. Onlar duyguların elektrokardiyogramıdır; harflerin iniş çıkışları, satırların nefesi, kelimelerin ani susuşları kalbin ritmini ele verir.

Bir de, ulaşan mektupların genelde cevap aldığını, tamamlandığını, bir ilişkiye eklemlendiğini düşünürüm. Ulaşmayanlarsa sanki Araf’ta kalırlar: bir çekmecede, unutulmuş bir posta kutusunda, zihnin en kuytu yerinde. Kafka’nın Kayıp Mektupları da böyledir. Milena’nın ellerine değmemiştir belki ama Kafka’nın ruhunu taşımayı sürdürür. Çünkü onlar bir kadına yazılmamıştır yalnızca; aşka yazılmıştır. Ve aşk kelimelerin ruhunu yaşatıp, taşımayı sürdürür. Ve aşk cevaptan çok sadakat ister.

Söylenememişlik eksiklik değildir bence. Bazı kelimeler ulaştığı anda anlamını yitirir; oysa ulaşılamayan bir mektup ihtimallerle doludur. İçinde yazılanlar kadar yazılamayanlar da yaşar: yarım kalan cümleler, titreyen elin vazgeçtiği kelimeler, suskunlukla mühürlenen satırlar… Bunlar mektubu ağırlaştırır, derinleştirir, canlı kılar.

Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektuplar bu yüzden nefes alır gibidir. Okunmamış olmaları onları eksiltmez; aksine zamana dirençli kılar. Okunmuş bir mektup geçmişe aittir, ulaşılamamış olan ise hep şimdiki zamandadır. Bitmemiştir; tıpkı bazı aşklar gibi.

 İşte bu yüzden bir mektubu değerli kılan, varacağı adresten çok, içinde taşıdığı söylenememiş sözlerdir. İnsan en derin duygularını çoğu zaman kelimelere emanet eder. Ve bazen o kelimelerin bir adrese ulaşmaması, onları ölümsüz kılar. Belki de bu yüzden mektuplar, özellikle de ulaşılamayanlar, susmaz. Cevaplanmadıkları için yaşamazlar; hâlâ söyleyecek sözleri olduğu için yaşarlar.

İşin özü, bir mektup yanıtlandığında kapanır, yanıtlanmadığında edebiyata dönüşür.

– Kafka gibi tarihsel ve edebi bir figürü merkeze alırken, “ona yaklaşmak” ile “ona dokunmak” arasındaki mesafeyi nasıl korudunuz?

Kafka’ya yaklaşmakla ona dokunmak arasında, insanın kendi sınırlarını test ettiği, tehlikeli bir mesafe var. Ben bu mesafeyi bilinçli olarak korudum; çünkü Kafka asla dokunulacak bir figür değildir, hissedilecek bir iklimdir. Ona fazla yaklaşırsanız mitini boğarsınız, fazla uzak durursanız ruhunu kaçırırsınız. Yazarlık tam da bu aralıkta başlar. Kafka’ya yaklaşmak, metinlerini, mektuplarını, korkularını, hastalığını, o bitmeyen hesaplaşmalarını bilmekti. Onun kelimelerindeki sıkışmışlığı, bürokrasinin soğuk nefesini, varoluşun insanın boğazına dolanan o görünmez ipini içselleştirmekti. Ama Kafka’ya dokunmak… İşte orada durmak gerekir. Çünkü dokunmak, sahiplenmektir. Ve bence hiçbir yazar, başka bir yazarın iç dünyasına sahip çıkma hakkına sahip değildir.

Ben Kafka’yı bir karakter gibi kullanmadım; onu bir merkezkaç kuvveti olarak ele aldım. Romanın etrafında döndüğü ama asla tamamen içine giremediği bir çekirdek gibi. Onun ne düşündüğünü iddia etmedim, onun yerine düşündüklerinden kaçtığı anları dinledim. Kafka’yı konuşturmadım; suskunluğunu yazdım. Çünkü Kafka’nın hakikati, söylediği cümlelerden çok, söyleyemediği yerde durur. Bu yüzden ona dokunmak yerine, gölgesini izledim. Bir insanın gölgesi, bedeninden daha dürüsttür. Gölge abartmaz, rol yapmaz, kendini savunmaz. Kafka’nın gölgesi de kendisi gibi korkaktı, zekiydi, incelikliydi ve fazlasıyla yalnızdı. Ben sadece o gölgenin yere düşüşünü takip ettim; şeklinin bozulmasına izin verdim ama kendisini bozmamaya özen gösterdim.

Psikolojik olarak da mesafeyi korumak şarttı. Kafka’nın iç dünyasına fazlaca girerseniz, orada kaybolursunuz. Çünkü o dünya bir çıkmazdır; çıkışı yoktur, yalnızca derinliği vardır. Ben oraya misafir gibi girdim. Ayakkabılarımı kapının önünde çıkardım, hiçbir eşyaya dokunmadım, sadece etrafı dinledim. Dinlemek, yazarlığın en ahlaklı hâlidir.

Sonuçta Kafka’ya yaklaşmak, onu anlamaya çalışmaktı; ona dokunmamak ise onu anlamaya çalışırken kendimi yazmaktı. Bu mesafeyi koruyabildiğim için Kafka romanda bir ikon olarak kalabildi; bir roman karakterine indirgenmedi. Çünkü bazı insanlar anlatılmaz, çevresinde dolaşılır. Ve ben Kafka’yı yazmadım -Kafka’nın etrafında oluşan sessizliği yazdım.

Belki de edebiyatın en dürüst hâli budur: Dokunabileceğini sandığın yerde durmak, söyleyebileceğini bildiğin yerde susmak. Ve tam o noktada, hem kendine hem yazdığın figüre sadık kalabilmek.

– “Hiçbir sır sonsuza dek sahibine sadık kalmaz” diyorsunuz. Bu roman bir sırrın ifşası mı, yoksa yeni bir sır yaratma çabası mı?

“Sır” dediğimiz şey, insanın kalbiyle zihni arasında imzalanmış en kırılgan anlaşmadır. O, gizemli bir kristal gibidir; kalbin en kuytu yerinde, kadife bir kumaşa sarılı hâlde saklanır. Ne erir ne de parlar -sadece ağırlık yapar. Kimseye gösterilmeyen, gösterilirse eksileceğinden korkulan, bilinirse dağılacağına inanılan bir değerdir sır. İnsan bazen bir mücevheri saklamaz; onun tarafından saklanır. Bu romanda söylediğim “Hiçbir sır sonsuza dek sahibine sadık kalmaz” cümlesi, bir itiraftan çok; bir kehanettir. Çünkü sır, taşıyana ait değildir. Zamanla ağırlaşır, sahibinin yürüyüşünü bozar, nefesini kısaltır. Ve bir gün, en beklenmedik anda, sahibini terk eder. Ya bir cümleye sızar, ya bir bakışta ele verir kendini, ya da hiç niyet yokken yazıya dökülür. Sır, eninde sonunda bir yol bulur.

Bu roman bir sırrın ifşası mı? Hayır. Çünkü ifşa, gerçeği çıplak bırakır. Ben bunu yapmadım. Bu roman, gerçeği giydirdi. Kat kat anlamlarla, suskunluklarla, boşluklarla… Okurun eline net bir cevap vermedi, ağır bir his bıraktı. Zaten, ifşa edilen sırlar biter; hissedilen sırlar yaşar.

Peki yeni bir sır yaratma çabası mı? Evet -ama bilinçli bir çabayla değil. Çünkü bazı sırlar icat edilmez, davet edilir. Roman boyunca anlatılan şey, herkesin bir yerinden tanıdığı ama adını koyamadığı o içsel karanlıktır. Aşkın içinde saklanan suçluluk, suskunluğun ardındaki arzu, söylenmeyen bir cümlenin insanı ömür boyu takip etmesi… Bunlar okurun kendi sırlarıyla çarpıştığı alanlardır.

Psikolojik olarak sır, bastırılmış bir gerçektir ama aynı zamanda korunmuş bir incinmişliktir. İnsan bazı şeyleri başkalarından çok, kendinden saklar. Çünkü bilmek, sorumluluk doğurur. Bu romanda sır, çözülmesi gereken bir düğümden ziyade; dokunulunca acıtan bir yara gibidir. Kabuk bağlamıştır ama iyileşmemiştir.

O yüzden bu roman ne tam anlamıyla bir ifşadır ne de yalnızca yeni bir sır üretme arzusu. Bu roman, sırrın yolculuğudur. Kalpte saklanan bir kristalin, zamanla kadifesini yırtmasıdır. Okur sayfaları çevirdikçe, romanın sırrı açılmaz; okurun kendi sırları yer değiştirir.

Ve belki de en rahatsız edici hakikat şudur:
Bu kitabın sonunda açığa çıkan sır, Kafka’nın, Milena’nın ya da anlatıcının değildir. Okurundur. Çünkü hiçbir sır sonsuza dek sahibine sadık kalmaz -eninde sonunda, onu okuyanın kalbine sığınır.

– Prag, romanda güçlü bir şekilde hissediliyor. Bu mekânlar sizin için yalnızca birer arka plan mıydı, yoksa romanın karakterlerinden biri mi?

Prag bu romanda bir arka plan olamayacak kadar hafızalı, bir dekor olamayacak kadar canlıydı benim için. Çünkü bazı şehirler içine girildiğinde seyredilen bir yer olmaktan çıkar, bakışın kendisine dönüşür. Prag da onlardan biri. O, yalnızca üzerinde yürüdüğünüz Arnavut kaldırımlarından ibaret olmanın ötesinde; yüzyılların hüzünlerini, suskunluklarını, yarım kalmış dualarını ayaklarınızın altına seren bir bilinçtir. Romanda geçen “Çok güzel bir şehir, tıpkı bir şiir gibi… Ve biz de o şiirin içindeyiz… Dizelerinin bir parçasıyız” cümlesi bir benzetmeden ziyade, bir teslimiyettir. Çünkü Prag’a girdiğiniz anda şehrin sizi seyretmeye başladığını hissedersiniz. Sokakları okunur, binaları dinlenir, köprüleri hatırlanır. Bir şiirin içinde yürür gibisinizdir; her adım bir dize, her duraksama bir virgüldür. Ve fark edersiniz ki artık o şiiri okumuyorsunuz -o şiir sizi yazıyordur

Prag güzeldir; içine girdikçe kendinizi o şehrin parçası gibi hissetmenizin nedeni, sizi misafir etmemesi, sizi içine almasıdır.

Prag, insanın iç dünyasına benzeyen bir şehirdir. Dar sokakları bilinçaltı gibidir; kıvrılır, karanlıklaşır, ansızın genişler. Sis çöktüğünde şehir saklanmaz, derinleşir; insanı kendi düşünceleriyle baş başa bırakır. Bu romanda anladım ki bir şehri anlatmıyordum, onun içinde yazıyordum. Okur da bir hikâyeyi okumaktan çok, şehrin ruhuna yaklaşacak. Çünkü bazı şehirler fonda durmaz; anlatının kalbidir. Prag da bu romanda, kelimelerin arasından nefes alan, şiir kadar güzel, şiir kadar yaralayıcı ve şiir kadar hüzünlü bir karakterdir.

– Romanın sonunda okura yöneltilen soru çok net: “Kafka’nın Milena’ya yazdığı o son mektubu açmaya hazır mısın?” Peki sizce her okur bu mektubu açmaya gerçekten hazır mı?

Romanın sonunda okura yöneltilen o soru “Kafka’nın Milena’ya yazdığı o son mektubu açmaya hazır mısın?” Bu aslında bir edebî merak çağrısı değildir. Bu soru, okurun kendi iç dünyasına yöneltilmiş sessiz bir sınavdır. Çünkü o mektubu açmak, yalnızca Kafka’yı okumak anlamına gelmez; insanın kendi kırılganlığıyla yüzleşmesi anlamına gelir.

Ben şuna inanıyorum: Kafka okurları o mektubu açmaya hazırdır. Zaten Kafka’yı okumaya devam eden herkes, bu hazır oluş hâlini çoktan kabul etmiştir. Kafka kendi dönemini aşmış, zamanın tortusunu üzerinden silkelemiş, yalnızlığını evrensel bir dile dönüştürmüştür. Bugün hâlâ kalbimize değebiliyorsa, bunun nedeni yarasının kapanmamış olmasıdır. Ve kapanmamış yaralar, okunmayı beklemez; tanınmayı ister. Biz Kafka severler o son mektubu açmak zorundayız. Çünkü o mektup, tarihsel bir belge olmanın ötesinde, insan ruhunun sınırlarına bırakılmış bir nottur. Kafka’nın ölmeden önce Milena’ya yazdığı o son cümleler, yalnızca bir kadına hitap etmekle kalmaz, insanın kendi eksikliğine de seslenir. Açılmadığı sürece bir efsanedir; açıldığında ise aynaya dönüşür. Okur orada Kafka’yı bırakıp, kendini görür.

Kafka’yı sevmek, huzursuzluğu kabullenmektir. Rahat bir koltukta okunmaz Kafka; insanı yerinden kaldırır, içini yoklar. O yüzden bu mektubu açmak, bir tercih olmaktan çok bir devamlılıktır. Her okur hazır olmayabilir; ama hazır olan, bir kez mektubu açtığında geri dönemez. O zarf kapanmaz; Kafka’nın Milena’ya yazdığı son mektup bir sona ait olmadan, okurun kalbinde yeniden başlayan bir başlangıca taşınır. Edebiyat işte budur: zamanı aşan bir cesaret anı.

– Ve son olarak, okurlarınıza neler söylemek istersiniz?

Okurlarıma sözüm şudur: Unutmasınlar ki yazarlar ve şairler kelime savaşçılarıdır; kendilerine acımadan kalplerinin kanını mürekkep yapan, dışarıda güneşin parlak ışığı varken onu bırakıp solgun bir lambanın altında kendi gölgeleriyle konuşmayı seçen insanlardır. Kalabalığın gürültüsünden çekilir, yalnızlığa sığınırlar; çünkü bilirler ki kelime onların tek nefesi, tek silahı, tek mirasıdır. Oysa asıl yaşam dışarıdadır: tenin sıcaklığı, dostun sesi, sevdanın soluğu yanı başındayken, onlar kendilerini bilerek tecrit eder, ruhlarını kendi elleriyle kurdukları hücrelere kapatırlar; çünkü tek bir satırda ebediyeti yakalamak için gerçek anlarını feda etmeleri gerekir. Kelimeleriyle sonsuza dek yaşamak uğruna her gülüşten, her dokunuştan, her hayattan bir parça eksiltir; her cümlede biraz daha gömülür, her mısrada biraz daha kaybolur, her hikâyede biraz daha ölürler ama yine de yazmaya devam ederler. Çünkü insan, yaşayarak ve dokunduğu kalplerin içinde bıraktığı izlerle tamamlandığını bilir. İşte bu, şairin sürgünü, yazarın kaderidir; ruhun en sessiz köşesinde verilen görünmez bir savaştır bu: yaşamak mı, yoksa yazıp zamanın içinden sonsuza dek akmak mı?

Sevgili okur, bilmelisin ki yazın dünyası da böyle bir savaş alanıdır; sessiz ama acımasız, kılıçsız ama yaralayıcı… Kimi zaman en sahici kitaplar görmezden gelinir, en derin cümleler raflarda unutulur; günü çoğu kez  popüler olduğu için yüz binlerce satan, ertesi yıl hafızanın öğütücü çarklarında kaybolup, unutulup gidecek olan sesler belirler. Ama edebiyat acele etmez: gün batar, yeni bir güneş doğar, mevsimler değişir; içi kof olan tohumlar yeşermezken sabırla toprağın altında bekleyen, kış geçirmiş kelimeler bir bahar sabahı ansızın çiçeklenir.

İşte bu yüzden okura düşen görev, alışılmışın güvenli kıyısında kalmamak; yeni yazarlara ve kitaplara cesaretle yaklaşmak, onlara şans tanımak, her yeni tohumun taşıdığı ihtimale inanabilmektir. Toprağa atılan her tohum, neye dönüşeceğini önceden göstermez; belki sessizce bekler, belki hiç umulmadık bir anda muhteşem bir çiçeğe dönüşür. Okur, farklı tohumları zihninin bahçesine korkmadan ekmeli ve onların nasıl filizleneceğini, hangi renkte açacağını, hangi kokuyu bırakacağını zamana bırakmalıdır.

Edebiyatta kalıcı olan gürültüden çok, sabırlı büyümedir bence. Sabırla yazılmış ve sabırla okunmayı bekleyen kelimelerdir.

 Herman Melville, Moby Dick ile büyük bir maddi ve manevi zorluk yaşadı; eser yayımlandığında ilgi görmedi, Emily Dickinson şiirlerini gizli gizli yazdı, yayımlanmadı; Kafka eserlerini arkadaşına vasiyet etti, yaşarken neredeyse görünmedi; John Keats genç yaşta öldü, şiirleri ölü kaldı sanıldı; Henry James kendi zamanında eleştirmenlerin gölgesinde kaldı… Ahmet Hamdi Tanpınar Huzurile, Sait Faik Abasıyanık hikâyeleriyle, Halit Ziya Uşaklıgil Aşk-ı Memnu ile, Mehmet Rauf Eylül ile, Cahit Sıtkı Tarancı şiirleriyle başlangıçta yeterince görülmedi, yeterince anlaşılmadı. Ama şimdi? Tarih onları konuşuyor; kelimeleri çağlar boyunca nefes alıyor.

İşte bu yüzden sevgili okur, yeni kelimelere, yeni seslere cesaretle yaklaşmalı, bilinmeyenin tohumuna inanmalı. Çünkü kim bilir, belki bugünün sessiz yazarları yarının ölümsüzleri olacak.

 Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonnası İngiltere’de bir best seller oldu; gerçek edebiyat budur: sınır tanımayan, zamanın ötesine geçen sessiz bir zafer.

Bilebilseniz… Bu ülkenin sokaklarında, kitap raflarında, kalplerin en sessiz köşelerinde hâlâ sayısız birer Sabahattin Ali, hâlâ sayısız birer Kürk Mantolu Madonna gizli. Her biri, zamanı geldiğinde sessiz bir zaferle çiçek açmayı bekleyen kelimeler…

Ve siz, sevgili okur, bilmelisiniz ki sizler bu kelimelerin bahçıvanısınız; onları bulacak, sevecek, toprakta filizlenmelerine izin verecek tek kişi.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir