İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sanat Nedir?


Soruyu cevaplandırmadan önce iyi düşünün. Basit bir soru gibi görünse de pek çok sanat tarihçisi tarafından hala tartışılmaya devam ediyor.  Sanat Tarihi üzerine lisans eğitimi almaya başladığım ilk sene hocalarım tarafından bana ve sınıftaki diğer öğrencilere bu soru sorulduğunda hepimizin bir fikri vardı ve tanımlama için yetersiz olan pek çok cümle kurduk. Yüksek lisansa başladığımda da yeniden aynı soru karşıma çıktı: “Sanat Nedir?” Bu sefer ben de dahil olmak üzere sınıftaki herkes bu sorunun zor olduğunu biliyordu. 

Tanımlama yapmak zor. Çünkü sanat, birden fazla değişken barındırıyor. “Bilim nedir?”sorusunun cevabı gibi nesnel bir gerçekliğe dayanmıyor. Sınırları keskin çizgilerle çevrilmemiş. Bilimde, bilginin değerlendirilebilmesi bilimsel yöntemler eşliğinde sağlanabiliyor. Ancak sanat bundan çok farklı. 

Önceleri bir ihtiyaç sonucu var olduğunu ve zanaat olarak görüldüğünü söylemek mümkün. Var oluşundaki en temel dürtü, ifade ihtiyacı. Bunu mağara resimlerinde de anlayabiliyoruz. Rönesans dönemine kadar özgünlükten yoksun, belli kalıplar dahilinde zanaat olarak var olsa da Rönesans’tan sonra sanat var olmayı başarmıştır. Yine bu dönemde ilk defa sanatın ne olabileceğine yönelik yazılı kaynaklar oluşturulmaya başlanmıştır. Günümüzde bu kaynakların yetersiz olduğunu görsek de yazılı sanat tarihçiliğinin başlangıç noktası olması sebebiyle önemseriz.  

Sanat, soyut bir kavramdır. Söz konusu soyutluksa onu tanımlama kısmında zorlanmalara neden olunca bazı sanat tarihçileri somut olan sanat eserlerini incelemeye yönelmiştir. Soyut bir kavram olan sanatın sınırları, somut olan eserlerin incelemeleriyle netleştirilmeye çalışılmıştır. 

Sistine Şapeli

Sanat tarihi üzerine kronolojik olarak geriye gittiğimizde mağara resimlerine dönüyoruz. İletişim dili olarak karşımıza çıkan sanat, ifade ihtiyacının bir sonucu olarak var oluyor. Taşıdığı kaygı kesinlikle sanatsal değil. Medeniyetin ilerlediği tarihlere gidersek, devlet liderlerinin, din adamlarının siparişleri üzerine ilerlediğini de görüyoruz. Rönesans’tan sonra sanatta özgünlük ve özgürlük biraz daha fazla olsa da aslında bizler  Michelangelo’nun Sistine Şapeli’nin tavanındaki o görkemli sanat eserini özel bir sipariş ile ve papanın müdehaleleri doğrultusunda yaptığını da biliyoruz. Hemen belirteyim, Michelangelo’yu eleştirmek ne haddime ancak sanatın, sanatçıya müdahale edilmeden ortaya çıkması gerekliliğine vurgu yapmak istiyorum. Üretim kısmı tamamen sanatçıya ait olması ve ticari hiçbir kaygı taşımaması gereken sanat, müdahaleye uğradığında yine sanat olarak kalır mı?

Sanatçıya yapılan en ufak bir müdahale sanatçının, özgünlük ve özgürlüğünün ihlalidir. Ancak yapan kadar gören ve alanın da  bir aşamada önemli olması sanatın ticari hale gelmesine neden olabilir. Ki günümüzün en önemli sorunlarından biri de tam olarak budur. Gören ve alana ulaşma isteği. E taş mı yesin bu sanatçılar? Farklı bir açıdan bakarsak hak vermemek zor. 

Marcel Duchamp

Duchamp, sanata “ikiyüzlü” dedikten sonra her şey çok değişti. En başında da sanata yüklenen estetik algısı. Bir pisuvarın ters çevrilmesiyle sarsıldık. Elbette bu hemen olmadı. Şimdi burada size olayı çok basite indirgesem de pisuvarın sanata kabulü uzun bir zaman aldı. Ancak kabul edildikten sonra büyük bir değişim yaşadık. Kosuth, “Felsefeden Sonra Sanat” makalesinde tam da bu sebeple sanatı Duchamp’tan önce ve Duchamp’tan sonra olarak ikiye ayırır. İlk keskin kırılmayı burada yaşadık ve sanatın en önemli çizgilerinden biri silindi. Estetik algımız kırıldı. Güzellik görecelileşti. Fikrin ön plana çıkmasıyla sanat bambaşka bir oluşum haline büründü. 

Şimdi bir örneklendirmemiz gerekirse; Amerika’da politika üzerine okuyan bir yüksek lisans öğrencisi bir forum açıyor ve insanlara “Amerika, kapitalist bir ülke ve isterseniz oylarınızı bile satabilirsiniz” diyor. Araştırma yapmak için siteyi açan öğrencinin bu hareketi olay yaratıyor ve tepkiler sonucunda öğrenci siteyi kapatmak zorunda kalıyor ancak kapatacağı sırada Avustralyalı bir sanatçı o siteyi kapatmamasını ve kendisine satmasını istiyor. Öğrenci bu teklifi kabul ediyor ve sanatçıya hesabı devrediyor. Sanatçıyla öğrenci arasında bir anlaşma sağlanıyor ve öğrenci hesabı Avrupalı iş adamlarına sattığını duyuruyor. Olaylar büyüyor ve CNN’de bir canlı yayında bu durum hararetli bir şekilde tartışılıyor. Bu tartışma sırasında avrupalı bir iş adamı olduğu sanılan sanatçı, ısrarlı bir şekilde kendisine yöneltilen Amerika düşmanlığı ve demokrasiye saldırı  suçlamasını kabul etmeyerek “tam tersine Amerika’ya hayran olduğunu, kapitalizmi benimsediğini hatta çok sevdiğini ve yeri gelince halkın oylarının da satılabileceğini” söylüyor. Bahsettiğim olay bir sanat performansıdır. Bu performans sanatının en önemli özelliği, çizgileri hissettirmesidir. 

Şimdi bu örneği bir inceleyelim. “Normalde” alışılagelmiş sanat algımızın dışında bir şey var karşımızda. Bager Akbay, bu örnekteki o ilk duraksama anını ve bu performansı sanat olarak alıp almama anın,  pisuvarı kabul edip etmeme anına benzetiyor. Analizi son derece başarılı. Çünkü tam da o ana benziyor. Bu aslında bir eserin onu gören kişiye dokunduğu an. Bu önemli çünkü yaratıcısından başka kimseye dokunamamış bir eserin sanat olup olmadığı da tartışmaya açık. 

Bir de mekan ve kimlik algısı var. Bir şeyin sanat eseri olduğuna yönelik fikrimiz onun nerede sergilendiği ve kim tarafından yapıldığıyla ilişkili. Hatta onun nasıl adlandırıldığıyla da alakalı. Bu  örneğe bir sanatçımız dahil olmayıp aynı eylemleri sonuna kadar bir üniversite öğrencisi gerçekleştirmiş olsaydı ve dikkat çekmeye çalıştığı şey yine aynı olsaydı biz buna sanat der miydik? Ya da öğrencimiz bunun bir performans sanatı olduğunu söyleseydi bunu kabul eder miydik?  

Bir resmin karşısına geçtiğinizi düşünün. Soyut bir çalışmanın tam karşısındasınız. O çalışmayı bir sanatçının yaptığını biliyor ve buna göre bakıyorsunuz. Peki bir çocuk yapsaydı da yine aynı şeyleri düşünür müydünüz?

Ortaya çıkış süreci, sonuç, izleyiciyle buluştuğu an hepsi o eserin sanat olup olmadığı noktasında değerlendirmelere yönlendiriyor bizi. Sanatın sınırları yok ancak belli bir zeminin üzerine oturduğunu söylememiz mümkün. En önemli değişkenin insan olduğunun da altını çizmek istiyorum. Bu ise bizi karmaşık denklemlere yönlendiriyor.


2 Yorum

  1. Murat Kurul Murat Kurul 12/11/2021

    Muhteşem bir anlatım , akıcı bir yazı 🌸🎉🌸
    Tebrikler 👏👏

  2. […] önceki yazım olan “Sanat Nedir?”de Michelangelo’yu eleştirdiğime yönelik eleştiri aldım. Onun sanatçı kimliğini […]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir