İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bugün doğmuştu: Pier Paolo Pasolini

Pier Paolo Pasolini 1922’de bugün doğmuştu. Hangi kaynağa baksanız, en başta sinemacı olduğu yazar – senaryo yazarı, yönetmen, film müziği tasarımcısı, hatta oyuncuydu. Nedir, Pasolini’yi salt sinemacı olarak düşünmek hatadır, romancı ve şairdi de. Ressamlığı da az buz değildir, meraklısı için binlerle sayılan resimleri arşivde duruyor.

Akla neden yazarlığı böyle gölgede kaldı da dünya onu sinemacı olarak tanıdı sorusu gelebilir. Yanıt yalın: İtalyanca yazdı, üstelik diğer dillere çevrilmesini güçleştirecek oranda yerel ağızları, elbette lümpen argosunu da kullanarak. Yazınsal yapıtı ülkesinde baştacı edilse de sinemacılığı denli sınır aşan olamadı.

Buna bir haksızlık gözüyle bakılabilir. 1960’ta başladığı sinema yönetmenliği 14 yıldan biraz uzun sürdü: 12 uzun, 4 kısa film, birkaç da belgesel kotardı. Yazınsal çalışmaları bu toplamdan fazladır – siyasal denemeler ve makalelerini eklersek epeyce fazla. İtalya’da şair olarak Salvatore Quasimodo ve Cesare Pavese’nin yanına yazılır, 20. yüzyılın yol açıcı şairlerindendi. Yetmedi, “sivil şair” lakabıyla nam yapmıştı – benzer şairimiz Ece Ayhan’a selam olsun!

Söyleşilerinde sık sık vurgulardı: sinemaya şiirden gelmişti. Şiirsel bir sinema yapmak istedi, sinemada da şair kalmak için. Biraz kolaycılığa kaçarak şiirsel sinemayı şöyle betimlerdi: Onun yaptıkları şiirden kaynaklanan filmlerdi, Hollywood tarzıysa düzyazı filmlerdi.

Oysa sinemaya başlangıcı şiirsel olmaktan çok yeni-gerçekçiliğe yakındı, ilk iki filmi Dilenci ve Roma Ana hem işledikleri öyküler hem biçem olarak yeni-gerçekçi havadadır. Ne var ki, müzik seçimi, belki bazı “resimsi” görüntüler Pasolini’nin safkan yeni-gerçekçi olmadığını sezdiriyordu. Zaten o filmlerin öğrenme süreci olduğunu söylemiştir, sinema eğitiminiz nedir sorusuna açıkyüreklilikle “hiç” yanıtı vermişti. Sanatlararası çalışıp düşünerek sinemada kendi kendisini yetiştirmişti.

Senaryolarını hep kendisi yazdı. İlk bakışta senaryolarının çoğu uyarlamadır: kaynağı yazınsal eserler, tragedyalar, giderek İncil oldu. Nedir, şöyle bir ayrıksılığı vardı, uyarladığı eserleri hep kendi dünyasına çekti. Uyarlanan metnin bütünlüğünü uzun boylu önemsemez, bir şeyler çıkartır, bazen eklerdi. Uyarlarken seçmeciydi, harfi harfine uyarladığı Matta’ya Göre İncil’de kendi meşrebine uygun bölümleri senaryosuna aktarmıştı. Uzak geçmişe bakan tragedya uyarlamaları da öyle: Pasolini’ye göre sinemada uzak geçmişi yeniden kurmak mümkün değildi, dolayısıyla onun Medea’sı sadece ona özgüdür, Oidipus da Pasolini Oidipus’udur, Sofokles’in değil.

Uyarlamalarındaki seçmeciliği filmlerinin kurgusunda değişik bir boyutta sürdürdü. Öyküsünü çizgisel anlatmak yerine seçtiği imgeleri belli bir kurguyla sıralayarak iletmeyi yeğledi. Bunun en aşırı hali Domuz Ahırı’dır: Tek filmde iki ayrı öyküyü koşut anlattı – filmdeki öyküler en mültefit yorumla bile birleşmez! Okuyucuyu yormak pahasına yineleme: Pasolini için sinema şiirdir, düzyazı değil.

Sinemaya başlangıcı elyordamıyla olmuştu ama geç girdiği bu sanatın kuramına hep kafa yordu. Kuram demişken, 2. Dünya Savaşı sonrasında Gramsci’yi okuyan ilk kuşaktandı. Bu özgün düşünürü kulaktan dolma değil satır satır okuyarak öğrendi. Özellikle organik aydın kuramını tüm eserlerinde, yazından sinemaya göz önünde tuttu. Bu kuramdan yola koyularak filmlerinde seçkinlere değil sıradan izleyiciye seslenmek istediğini söylemişti, gel gör ki, tam tersi oldu: Pasolini yaşarken bile filmlerini ancak belirli bir kitle izliyor, tecimsel gösterimlerde hemen her filmi boynubükük kalıyordu.

Yine de sineması adının duyulmasında etkili oldu. Günümüzde de filmlerine sıklıkla atıf yapılır, özel gösterimlerde revaçtadır, hele son filmi Salo ya da Sodom’un 120 Günü – uyarması zorunlu: Henüz izlemediyseniz, bu lanetli filmin efsanesini dinlemekle yetinmek de bir seçenektir. Sinema tarihinin en zor filmlerinden biridir Salo, yürek ve sinir yanında mide sağlamlığı da ister!

Salo’daki hırçınlığı son demlerinde alametifarikası olmuştu – gündelik yazılarında da aynı acı tat duyumsanıyordu. Tüm dikkatini giderek artan tüketim çılgınlığına yöneltmişti. Odaklandığı konu tüketime meftunluğun alt sınıflara bulaşmasıydı, Pasolini için insanlığı bekleyen en büyük tehlike buydu. O günlerde yazdıkları günümüze dair bir üzücü bir öngörüdür: “Kültürel bir çöl yaratılmışsa, orada her şey satılabilir. Çünkü çölde her şey mucize etkisi yapar.”

Sonu filmlerindekine benzer oldu: vahşice katledildi. “Ölmediğim sürece kimse beni gerçekten bildiğini iddia edemez” demişti. Öldü, ne çırak bıraktı arkasında ne de kuramlarını geliştirecek bir ardıl. İtalya’da kitapları hâlâ düzenli olarak basılıyor, Türkçede birkaç romanı ve artık basımı yapılmayan şiir ve yazı toplamaları dışında yok.

Son söyleşisinde, öldürülmeden bir gün önce, “Hepimiz tehlikedeyiz!” demişti.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir