Fellini Amarcord’un, 8½’un yönetmeniydi, her ikisi de başlı başına tür yaratmış filmlerdi. Bir de Tatlı Hayat var yönettiği, adını bir deyim olarak evrensel kültüre kabul ettirmiş, ayrıca paparazzi sözcüğünü hemen her dile sokmuş bir film. Bu bile yıldız olmaya yeterlidir ama saydığım üç filmden fazlası var, La Strada’dan Gemi Gidiyor’a, Il Bidone’den Orkestra Provası’na pek çok kült film bıraktı – kimi filmlerinin adını İtalyanca söylemek daha doğru, çünkü Türkçe söylendiğinde anlam kayboluyor; Fellini İtalyancanın içinde yaşamayı seçmişti, buna döneceğiz. Adını filminin adı önüne koyacak denli yıldız bir yönetmendi: Roma, Satyricon ve Casanova filmlerinin resmi adında Fellini de yazar.

Böyle yıldız olunca kıskanıldı elbette, hem de ustası sayılabilecek Rossellini tarafından. Yeni-Gerçekçilik ortaya çıktığında Fellini öncü beyin takımının içindeydi, nedir, akımdan ilk uzaklaşanlardan biri oldu. La Strada Venedik Film Festivali’nde ödül aldığında Rossellini’nin ekibi tekme tokat kavga çıkarmıştı. Tatlı Hayat gösterime girdiğindeyse Rossellini filme ve Fellini’ye “taşralı” diye hakaret etti.
Büyük olasılıkla, Fellini hakaret olan taşralı sıfatını gururla taşımıştı. Rimini’den, sahildeki küçük bir kasabadan yeteneği sayesinde Roma’ya dek gelebilen bir karikatüristti. Kökeni inkâr etmedi, yönettiği hemen her filmde karikatür görünümünde insanlar gösterdi – hatta günümüzde yapsa engellileri küçümsüyor suçlamalarına hedef olacak denli.

Senaryo yazarlığı yaparak sinema “mesleğine” girmişti, senaryo yazmayı hiç bırakmadı, başkasına yazdırdığı senaryolarda bile denetimi elinde tuttu. Sette de her şeye hâkimdi, ne var ki, yarını yazgıya bırakarak. Çekimlerin ham halini izlemeden devam eder, kurguda elinde ne görüntü varsa onunla çalışırdı. Çekimde gördüğünü göstermek Fellini için yeterliydi.
Tersini yapar görünse de el yordamıyla çalışmıyordu. Henüz 1980li yıllarda, sinemada sanatçıların değil mühendislerin devrinin başladığını öngörmüştü.

Bu anlamda, başta Yeni-Gerçekçilik olmak üzere sinemadaki tüm kuramlara boşverdi. Zaten söyleşilerinde imgelem ve gerçeklik arasındaki ayrıma karşı çıktığını söylemeye başlamasından itibaren ne Rossellini ne de herhangi bir gerçekçi ile anlaşması mümkündü. Ne kadarı doğru ne kadarı kışkırtma bilinmez ama yıldız yönetmen rahatlığına ulaştıktan sonra film yapımı için medyumlara danıştığını iddia etmekten de geri kalmadı.
Şunun getirdiği rahatlık belki: Darılıp ayrılmadığı sürece hep aynı ekiplerle çalışırdı. Çelişkisi buradaydı, hem ayrıksıydı hem de takanaklarından milim kıpırdamayan bir muhafazakâr. Dikkat edilirse, o zengin imgeleme karşın filmlerini hep benzer sonlarla bitirdi, daima benzer durumları/nesneleri sevgi ya da nefret konusu olarak kullandı. Klasik örnek: sirkleri ve palyaçoları hep “güzel” gösterdi, televizyona sürekli nefret kustu – tam Fellini çelişkisi: televizyon için ses getiren reklam filmleri çekti!

Fellini hep ötede durdu, anlatacağını kendi dilinden anlattı. Kasabalı hayalbaz karikatürist olmaktan vazgeçmedi. Yaldızlı davetiyelerle çağrıldığı Hollywood’da sete çıkmasına ramak kalmışken apar topar kaçıp memleketine döndü; binbir lehçeli İtalya’ya, milyon Dolar kazanmayı elinin tersiyle iterek, yine de kaçırdıklarına hayıflandığını itiraf ederek. İlk bakışta evrensel bir sanatçıydı, nedir, hep İtalyan kaldı, Rossellini’den daha İtalyan.

Yazan: Yekta Majiskül












İlk yorum yapan siz olun