Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann 1973’te bugün ölmüştü, trajik sıfatını tam karşılayan bir ölümle: 26 Eylül’de uykusunda yanmıştı. Sonradan yapılan tahminlere göre, elinde sigarasıyla uyuyakalmıştı, geceliği tutuşmuş, vücudunun büyük bölümü alevler içinde kalmıştı. O gece hastaneye yetiştirilmişti, resmi açıklamaya bakılırsa yanıkları ölümcül değildi. Ne yazık, Bachmann uzun süredir ağrı kesiciler ve sakinleştirici ilaçlarla yaşıyordu, tam bir bağımlıydı. Tedavi sürecinde yoksunluk krizine girince durumu hızla kötüledi, iki anlamda da acı biçimde öldü: Hem yanık acıları içinde, hem biraz özenle kurtularıbileceği bir kazadan ötürü.
Tesadüf deyip geçmek kolay, kazadan birkaç ay önce Polonya’daki toplama kamplarını ziyaret etmişti, insanların yakılarak yok edildiği ölüm kamplarını. Bu deneyimi neden bu denli ertelemişti sorusuna yanıt bulmak güç. Bachmann Nazi faşizmiyle yazıp söyledikleriyle yüzleşmeyi yıllardır sürdürüyordu. Çünkü kişisel geçmişini faşizmle birlikte taşıyordu, ağır bir yük ve yazdıklarının en belirgin damarlarından biri olarak.
Bachmann, Klagenfurt doğumluydu. Bu küçük Avusturya şehri Bachmann ve Musil’in, Alman edebiyatının iki büyük ustasının doğduğu yerdir. Beri yandan o bölgenin en tutucu şehridir – bugün bile, Avusturya aşırı sağının oy depolarından biridir. Bachmann’ın babası da Avusturya Nazi Partisi’nin üyelerindendi. Bachmann faşizmi çocukluğunda içeriden yaşamıştı.

O günlerde ayırdına varmış mıydı, bilmek olanaksız. 1971’de, yaşandıktan yıllar sonra, Nazi birliklerinin Klagenfurt’a girişinin yaşattığı travmadan söz açmış, yaşamının kırılma anı olarak o günü işaret etmişti. Gelgelelim, Bachmann o gün 12 yaşındaydı. Söylediğinin ne kadarı o günkü durumuydu, ne kadarı sonradan o güne yüklenmişti, orası belirsiz. Geçmişi bugünden bakarak değerlendirmek hepimize musallat galiba.
2. Dünya Savaşı sona erdiğinde Avusturya haraptı. Şehirleriyle birlikte çökmüştü, yetmedi, nasıl bir devlet olacağını savaşın galipleri pazarlıkla belirlemişti – Habsburg geçmişiyle övünen bir toplum için büyük utanç. Bachmann tam o günlerde yükseköğrenime başladı. Üç büyük Avusturya şehrinin üniversitelerinde felsefe okudu. Nazilerle işbirliği yaptığı için lanetlenen Heidegger üzerine çalıştı, tezi de Heidegger üzerinedir. Yoğunlaştığı alan dil felsefesiydi. Ömrünün sonuna dek dil konusunda düşünmeyi sürdürdü, yazarlığında da biçemini belirleyen daima dile bakışı oldu.
Bachmann yazmaya şiirle başlamıştı. Adını şair olarak duyurduğu sırada, bir başka şairle, Paul Celan’la tanıştı. Celan vatansız bir mülteciydi. Günümüzde Ukrayna topraklarında kalan Kuzey Bukovina bölgesinden yasadışı yollarla Viyana’ya gelmişti. Almanca yazan konuşan bir Yahudiydi. 2. Dünya Savaşı’nda köle-işçi olarak çalıştırılmış, ebeveynleri bir toplama kampında öldürülmüştü. Celan çok sevdiği annesinin ölümünü resmi yollardan değil, kaçak gönderilmiş bir mektuptan, neredeyse rivayet olarak öğrenebilmişti.

İki şair birbirlerini çok sevdi, küllenip yeniden alevlenen, uzun süre mektuplaşmayla sürdürülen bir aşkla. Bu mektuplar yıllar sonra yayınlandı, hepsi değilse de çoğunluğu, üstelik Kalp Zamanı adıyla dilimize de çevrildi. Mektuplaşmadan anlaşıldığı kadarıyla, iki şair birbirlerine yazdıklarını gönderdiler, görüş sordular, karşılıklı şiirlerini beslediler. Nedir, birlikte olmaları olanaksızdı. İkisi de Almancayı harika kullanıyordu ama Celan için Almanca annesini öldüren cellatların diliydi. Celan’ın gözünde Yahudi olmayan herkes soykırımla dolaylı ya da dolaysız ilgiliydi. Ailesinin Nazi geçmişinden ötürü Bachmann’ın düştüğü durum Yunan tragedyalarına layıktı. “Sevgi her engeli aşar” formülü koca bir yanılgı, kimi engeller aşılamaz, aşk büyük olsa bile.
İki şair kendi yollarına gitti. Celan Paris’e yerleşti, Almancanın hiç sevilmediği şehre. Bachmann göçebe oldu, Roma ağırlıklı olmak üzere Avrupa’da yer değiştirip durdu, arada ABD’de yaşamışlığı bile var. Bachmann’ın göçebeliğinde değiştiremediği tek alışkanlığı vardı: küçücük dairelerde yaşadı.
Kendi yollarına giden ama hep bir yerlerde yolları kesişen iki şair, birbirlerine eşlerini sevgililerini tanıştırdı, gönül işlerinde akıl alıp verdi. Celan deneme yazsa da hep şair kaldı, Bachmann kalemini özgür bıraktı, tiyatroya, öyküye, romana dek her türde yazdı. Bachmann dilin nereye dek anlatabileceğinin peşine düşmüştü, bunu denerken kendisini bir yazınsal türle sınırlamadı. Frankfurt’ta konuk olarak verdiği derslerde, dil ve yazın üzerine kuramsal düşüncelerinin örgüsü dikkat çekiciydi.

Garip bir yan notu vermeden geçmemeli: Huysuz görünen, taviz vermez duran Celan, Heidegger ile görüşmeyi kabul edebildi. Nazi düşüncesinin devşirebildiği tek “yıldız” düşünür Heidegger’in evine gitti, onunla baş başa sohbet etti. Bununla kalmadı, düşünürden etkilendiğini itiraf etti, görüşmenin peşi sıra güzel bir şiir yazıp Heidegger’den beklentisini gösterdi: düşünürün Nazi geçmişinden pişmanlığına dair bir işaret umudu – beyhude bir umut. Bu Bachmann’ın asla yapmayacağı, yapanı onaylamayacağı bir davranıştı.
Bachmann’ın yaşamında ağırlıklı yer tutan bir erkek daha var: Max Frisch. İsviçreli namlı yazarla birkaç yıl süren gönül birlikteliği, yarı anlatılan yarı sezdirilen kıskançlık krizleriyle bitti. Frisch’in Bachmann’ı kıskandığı üzerinde uzlaşılan bir yargıdır, yine de neyi kıskandığı pek söylenilmez: kadın Bachmann’ı mı yazar Bachmann’ı mı? Frisch “kıskanç” yaftasından öyle rahatsızdı ki, Bachmann öldükten birkaç yıl sonra yayınladığı Montauk adlı özyaşamsal anlatısında savunma geliştirdi. Metnin arasına Bachmann’a dair anılar gömdü – bir tür hileli defi!

Biraz paparazzilik olacak ama eklemeli: Bachmann, Celan ve Frisch’i tanıştırdı, iki erkek hiç de kötü anlaşmadılar, Frisch Celan’ı kıskandıysa bile hiç renk vermedi.
Frisch’ten ayrıldıktan, tuz biber olarak Celan’la mektuplaşmayı kestikten sonra Bachmann’ın ruh sağlığı baş aşağı gitti. Sık aralıklarla, uzun tedaviler gördü, hastanelerde yattı. Celan aynı dönemde Fransa’da, başta ailesine yönlendirdiği şiddet ve intihar eğilimi nedeniyle tedavi görürken Bachmann ağır depresyon tedavisindeydi. Bachmann bu sıralarda şiir yazmayı tamamen bıraktı, Rilke gibi düşünüyordu: Şiir üzerine çalışılamaz, şiir ancak sana “gelirse” yazılabilir.
Bachmann tedavi sürecinde ilaç bağımlısı oldu, artık ilaç yutmadan yaşaması mümkün değildi – belki şiiri de bu bağımlılık yüzünden bırakmıştır. Ama yazmayı bırakmadı, yazıdan vazgeçemezdi. Ölümün türleri üzerine bir roman dizisi kurgulamaya başladı, belki Proust’un zaman peşinde koşması misali ölüm peşinde koşacağı bir dizi roman.
İlk roman Malina üzerinde çalışırken Celan Paris’te, Seine Nehri’ne atlayarak intihar etti. Nasıl manidar: Celan su içinde öldü, Bachmann ateş içinde – şairlerin yolları kesinlikle ayrılmıştı.
Malina yayınlanır yayınlanmaz büyük kabul gördü. Bu ünlü romanın dili de kurgusu da yepyeniydi. Gerçi Bachmann konunun binlerce yıllık olduğunu söylemişti, konu aşkın mümkün olup olmadığıydı. Yine de sormalı: Malina’nın bu denli çok okunmasının nedeni yazınsal yeniliği midir, okuyucunun romanda Bachmann – Celan aşkına dair bir şeyler öğrenme umudu mu? Roman Celan’ın ardından yayınlanmıştı, evet, pekiyi de romandaki erkek Frisch olamaz mı?
Bu sorulara Bachmann en çok alıntılanan sözleriyle yanıt vermişti: “Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz. Üzerine her gazetede yazılabilecek terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar. Faşizm, bir erkekle bir kadın arasındaki ilişkide ilk rastlanan şeydir.” Malina’da ne Celan’ı ne Frisch’i yazmıştı, yazdığı tüm erkeklerdi.
Bachmann kendini en rahat duyumsadığı şehirde, Roma’da öldü, ölüm öyküsünü bir kez daha yazmak gereksiz. Onu yaşamına giren erkekler olmadan düşünmek güç, erkekler onu yaralamış ama yazdıklarını beslemişti. Beri yandan o da âşıklarının yazdıklarına büyük etki yaptı. Elli yaşını bulmadan ölmeseydi, hiç olmazsa Malina’nın kardeş romanlarını yazsaydı ama güzel bir şiir dizisinde dediği gibi “kaçarken söylenen şarkılar” bu kadarmış.

Yazan: Yekta Majiskül










İlk yorum yapan siz olun